DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

Mekrup38: işin Başı BABİL EKOLÜ ve MISIR EKOLÜ

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
Ağustos 22 düzenlendi Kategori DERİNDUNYA MEKTUPLARI


İngiliz-Alman, Sovyet-ABD, Batı-İslam Kutupları Biterken…  
NEOBABİL ve YENİ MISIR EKOLLERİ

Malum! Bazı yazılarımızı, e-mailimize gelen sualler üzerine bina etmekteyiz. Son e-mail, Tigin Kayhan’a ait... Diyor ki bir mesaj-mektubunda Tigin: “Öncelikle şunu belirtmek isterim; seni çok seviyor, yazılarını ilgiyle takip ediyor ve yenilerini merakla bekliyorum. Bu arada, birkaç sorum olucak size. Her yazınızı, birkaç kere okumama rağmen, hala tam anlamıyla çözemediğim bir ilişkiler ağının karmaşası içinde kalmış gibiyim. Mesela…  Safaratlar, Ashkenazlar, Levantenler, Papalık, İngilizler, Amerika, Pentagon, Trump, CIA, FBI, Almanya, Rockefeler, Rotshcild, Sabetaycılar, Pakraduniler, Karbonari, Opus Dei, Rex Deus,  Çin, Hindistan,  Rusya vb… Bahsetiğim bu unsurların birbirleriyle ilişkilerini, henüz çözebilmiş değilim. Kim kimle dost, kim kimle düşman belli değil? Her şey bir alacakaranlık içinde olup bitmekte…  

Yani CIA’yı kim kullanıyor: Ashkenazlar mı, Safaradlar mı yoksa İngilizler mi? Bunun gibi FBI’yı kim kullanıyor, yukarıdakilerden?  Safaratlar ile Ashkenazların ayrı ayrı Levantenlerle ilişkisi nedir?  Acaba Levantenler, Safaradlar, Papa ve Üçüncü Reich bir tarafta ve Ashkenzlar ve İngilizler bir başka tarafta mı desem?  Bu bağlamda Rex Deus ve Keltik İrlandalılar kimin tarafında? Kısacası, dolaşmış bir yün çilesi var orta yerde. Açılması lazım… Yani bütün bu ve bunun benzeri bazı soruların cevaplarını çok merak ediyorum doğrusu. Sonuç olarak… Yukarıda saydığım unsurları, “Dostlar ve  Düşmanlar” olarak kendi aralarında sınıflasak diyorum. Nasıl bir sıralama çıkar? Bu durumda ortaya çıkacak tablo nasıl olur?

Aslında, çeşitli platformlarda özellikle H.Ajanda  dergisinde kaleme aldınız yazılar, çizmeye çalıştığınız çok parçalı tablonun büyük bir kısmını yerine oturttu. Anlayamadıklarımdan, anladığım o ki hala eksik parçalar var. Çünkü yukarıda da görüldüğü üzere hala aklım, soru işaretleri üretmeye devam ediyor. Şunu da söylemeliyim ki arzuladığım tabloyu oluşturmama ramak kaldı. Her şey dilimin ucunda gibi; aklımın ucunda sanki... Eğer, kafamda sona kalan bir kısım soru işaretlerini çözebilirsem, meselem hallolacak diye düşünüyorum. Bu hususta, küçük dokunuşlarınıza ya da birkaç rötuşa ihtiyacım olduğunu sanmaktayım.  

Hazır yazmışken… Bir başka husus daha var aklıma takılan… Acaba Levatenler, Mustafa Kemal’e yardım etti mi? İtalyanlar, 1. Dünya Savaşının ardından işgal ettikleri toprakları, saçma sapan bir nedenle bırakmış olamazlar diye düşünüyorum. Ya da olabilir mi? O halde, fethedilmiş toprakları bırakmak, bu kadar kolay mı? Üstelik İtalyanların giderken o kadar silahı, sırf İngilizlerle ters düştüler diye ortalık yerde unutmaları mantıklı mı?

*

Sevgili Tigin... İnşallah yakında, sorularını çözmene yardımcı olacak birkaç "KÖK Video" yapacağız. Tadımlık olması için ilk adım olarak, bu hususta bir klasör açmaya karar verdik. Klasör açmamızın nedenini izah için, konuya şöyle başlayalım: Yukarıda sözünü ettğin unsurlar ve muhatapları, 2000’li yıllardan itibaren, siyaset ilişkilerini sondan başlayıp başa doğru, kısa aralıklar mesela on yıllarla ve yüz yıl içindeki münferit olaylar üzerinden sara sara ve kura kura çözüme doğru gidiyorlardı. Diyebiliriz ki üç yüz yıldan beri bu böyleydi, çözümün tekniği yüz yıllık dönemler halinde ve içindeki onar yıllarla ilerliyordu. Yani hesaplaşmalar, kısa zamanlarla sınırlıydı. Zaten, bu yüzden biz de öyle işletiyorduk aklımızı. Aynı şekilde yukarıda saydığın güçler, kendi aralarındaki  tarihi siyaset  husumetlerini de aynı takiple hal yolunda ilerliyorlardı. Ve hatta güncel sorunlarını dahi, bu metodla çözmekteydiler yani son husumetlerinden başlayıp geriye doğru onarlı yıllar şeklinde çözüm yolunu tercih etmişlerdi. Lakin yakın tarihe atıf yapılarak,  "Geriye doğru işletilen derin plan" Dünyaya yön verme derdinde olanların önündeki  "Karmaşık Yün Çilesi"ni 2000 yılı itibariyle ya da 2015 ve 16 ile başlayan “Yeni Dönem”den sonra şimdiye kadar olmadığı ölçüde karıştırdı ve nihai çözümü imkansızlaştırdı. Zira artık onlu ve yüzlü yıl paketleri tatmin etmemeye başladı tarihi, siyaseti ve devletleri. Çünkü 2000’le beraber dünya, “Yeni Milenyum/Binyıla” da girmişti. Bu sebeple çözüm, bin yıl hatta binli yılları gerekli kıldı. Buna bağlı olarak at izi, it izine karıştı yani atlar ve itlerin savaşı, nihayet itlerle itlerin, atlarla atların savaşını doğurma sancılarını da beraberinde getirdi. Şu an sancı başlamış durumda. Ve birkaç yüz yıldan beri sanal olarak kurgulanmış olan yapay husumetlerin çözümü esnasında olan oldu. Ve asıl husumetler, birdenbire ortaya çıkıverdi. Böylece görüldü ki işin aslı bambaşkaymış.

Bu durum, çözüm için yeni bir yöntemi gerekli kıldı. Aciliyet, "Dünyanın Karmaşık Yün Çilesi"nin sondan değil, başından başlanarak çöze gidilmesini gündeme soktu. Böylece eskiyen "Sondan Başa Tekniği"yle çözülme ameliyesinden mecburen vazgeçildi veya o noktaya vardı dayandı dünya siyaseti. Artık dünyanın meselelerinin nihai çözümü için işlemin, tarihin en başından başlanarak gerçekleştirleceğinin gereği ortada. Şimdilerde durum, “Silbaştan” noktasında. Siyaset, bidayetten başlananın gereğini zorluyor gibi duruyor. Vaktaki öyle de olacak kanaatimizce…

*

Üç yüz yıllık “Sondan Başa Tekniği" uygulanarak yürütülen, uzun çözüm devresinde, kararlaştırılan  İslam''ı ve Müslümanları” dünyanın “Karmaşık Yün Çilesi"nden kesip atmak, her şeyi halledecek sanısı çürüdü artık. Aksine, bu işlemin yapılma halinin doğuracağı tehlikenin sinyalleri çalmaya başladı. Hatta İslam’ı yok etme ihtimali imkansızlaştı. Ve hatta bunun yani “İslam ve Müslümanlar”ın “dünya siyasetinden hatta dünya haritasından ve hatta insanlık sermayesinden kesilip atılmasının çok rantabl bir girişim olmayacağı anlaşıldı. Ek olarak, böyle bir “Kesip Atma Hamlesi”nin "Çözüm Kontrolü"nün kaybına ve spontan ve gerçek bir Kıyamet  Savaşına sebep olacağı görüldü.

Bu ihtimal, "Dünya Efendilerini" cidden korkuttu. Zira onların öngördüğü 3. Dünya, Son Savaş veya Armegedon’un hedefi dünyanın yok edilmesi üzerine değil; aksine, “Yeniden Varedilmesi” için bir "Kontrollü Kıyamet"ti. Böylece dünya yüzeyinde yeni bir “Nuh Dönemi”ni başlatmak, içinde özellikle İslam’ın ve Müslümanların olmadığı, “Üçüncü İnsanlık” dönemine start vermek, temel amaçtı. Ki bu aşamada öngörülen Tufan, bir Anti-Tufan; öngörülen  Nuh da bir Anti-Nuh’tu yani Yeşil Dolar Lordlarının ve Tanrı Soylu Baronların Aperatif Tufan’ı ve Spesiyal Nuh’uydu.

Ancak plan tutmadı; “Beyaz Tufan’ın Anti-Gemisi,” teorik olarak keşfedilmemiş karalara vardı kıç üstü oturdu. Böylece Beyaz Efendiler, kafalarındaki söz konusu “Yeni Anti-Nuh Dönemi”nin, Ortadoğu üzerinden imkansızlığını görmüş oldular. Bu durumla birlikte, eski planın kışkıtmasıyla dünya siyasasında biriken azgın enerjinin normal ölçülere indirgenmesi şart hale geldi. Bu nedenle Tanrısal Efendiler, dünyanın işkembe gazını almak ve küresel felaketin ne anlama geldiğini kendileri görmek ve tüm insanlığa da göstermek adına  "Ön Kıyamet" anlamında denemelerinin yeni icra alanının araştırmasını sürdüüyorlar. Çünkü kesinlikle belli ki artık  kabak, artık "İslam Dünyası" ve Ortadoğu üzerinde patlatılamayacak. Şimdi, kabak, patlayacak başka kafalar aramakta. Allah, İslam’ı böyle de koruyor Allahualem!

**

Bütün bunları konuşurken, 2017’nin yaz mevsiminin sonuna yakınız. Son ayların analizinden çıkardığımız sonuç o ki… “Yapay Kader Yazmanları,” hala vazgeçmedikleri; Türkiye ve İran üzerinden ya da Sünni ve Şii ekseninde Ortadoğuluların  sırtına bindirecekleri “Sahte Kıyamet Savaşı”nı artık "Kontrollü Tufan" olarak çok uzak ve lokal bir bölgede "Kuzey Kore"de yapacaklar gibi duruyor veya daha da uzakta, Guam Adasında belki… Ya da terazideki adil dağıtılsın diye, belki de “Lüsifer’in Tek Gözbebeği”nde yani Amerika’nın tam ortasında, Avrupa’nın sakin bölgelerinden başlayarak adım adım merkeze doğru… Yani acıyı yeterince tatmış olan Ortadoğu’nun dışında kalan her yerde; mesela, İspanya’dan başlayarak… Yani dünya, her ücra köşeye kadar dağıtılmış bir “Lokal Tufanlar Zinciri”ne doğru gidiyor. Ve bu hamleyle insaniyet, bir kez daha "TÖ ve TS"noktasına ulaştırılacak. Yani Tufan’dan Önce ve Tufan’dan Sonraya...  Bundan böyle MÖ ve MS yani Milattan Önce ve Milattan sonraya ölçüsüne kimsenin itibar ettiği yok. Hatta şu günlerde, bizim Forumdan başlamak üzere, Hz. İsa’nın gerçek doğum tarihi tartışılmaya başlandı/başlanacak… Bunun gibi “Tarihte ne Hz. İbrahim, ne Hz. Musa ve ne de Hz. İsa diye biri yaşamış değil!” iddiası birden bire dönmeye başladı. Bunun gibi Ehramlar da MÖ 3100 yılında değil, 35000 yılında inşa edildi deniyor. Kısacası Batı Medeniyetinin tüm yalanları, yerlerde sürünmeye başladı. Dikkat! Tek tartışılmayan Hz. Muhammd ve Kabe’nin Tarihi… Şimdi burada, bir kez daha, yukarıdaki; “Allah, İslam’ı böyle de koruyor Allahualem!” cümlesini mi tekrarlayalım yoksa “Aman ha! Ortadoğu’nun bundan böyleki sakinliği üzerine yepyeni bir Münafıklık komplosu bina ediliyor, derin mahfellerde…” mi diyelim? 

İşte, yaklaşmasını sürdüren ve olabildiğince  “Kontrollü Felaket”in ardından, yukarıda sözünü ettiğimiz "Baştan Sona Doğru Çözüm Tekniği"nin zamanı doğmuş olacak. Ha bugün, ha yarın!

Nasıl mı?

İnsanlık ve dünya, tufanların ilk Tufanı’na  yani “AnaTufan”a ulaştığı esnada da iki kutupluydu; tıpkı, bugünkü gibi: Efsanevi kutuplar, Habilyanlar/Şitîler ve Kabilyanlar, akıl almaz bir yarışın içindeydi. Ve bir gece ansızın iki merkezde birden düğmeye basıldı. Böylece “Ana Tufan” koptu. Galiba insanlık, bu felakete gemisiz yakalanmıştı. Ya da gemiler, yer altına inşa edilmiş olan kozmik sığınaklardı. Tabii ki bu sığınaklarda korunanlar ise sadece, Hakk ve Batıl’ın rahipleri olmalıydı. Bu esnada takvimlerin, Milattan Önce 70,025’i gösterdiğini yazmakta tarihler

Tabii ki “Habil-Kabil Savaşı”nın yeryüzünde bıraktığı etki geçince, geride kalanlar yeniden ortaya çıkarak kaldıkları yerden başladılar, insanlığı oluşturma ameliyesine. Ve aradan otuz bin yıl geçti. MÖ 40 binli yıllara gelindiğinde, İnsanoğlu, ”Medeniyete doğru Tekamül”de epey bir yol almıştı ve kendi Medeniyet Ekolünü kotarmanın hazzını yaşamaktaydı.

Bu kez Habilyanlar ve Kabilyanlar değildi iki kutbun etiketi; İsimler değişmiş ve etiketler “Atlantisliler” ve “Mulular” olmuşlardı. Efsanelere göre, yeni medeniyetin vadileri iki okyanustu; Atlantis ve Hind Okyanusları. İlaveten, bu iki, Medeniyet sahibi toplumu Kur’an’da geçen Ad ve Semud Kavimleri sayarsak, adresler değişikti: Bugünkü Umman Sultanlığının üzerine oturduğu “Aden” bölgesini merkeze alan bir “Ad-Land/Ad Ülkesi” ve Seylan Adasını merkez edinen bir “Se-mu-d land/Mu Ülkesi”nden söz etmek mümkün. Bu iki merkezin, nüfuz alanları ise elbette, bugünlerde çöl olan Arabistan yarımadası ve Musonik Hindistan…  Buradan hareketle Tevratta Enoş adıyla bilinen Hz. İdris’in yıldızlara çekilmeden önce yakınlarına söylediği “Su ve Ateş Tufanı”nın dehşetli haberini hatırlamak durumundayız: Enoş’un Kehanetindeki “Su ve Ateş Felaketi”ne işaret ediyoruz çöl ve muson derken…

Bu haberin ayak seslerini duyan Hz. İdris ve iki medeniyetin “Beyaz Rahipleri” yer altına göz dikmişlerdi. Birincisi bunun için yaptı “Kubbeli Mezarlarını” ve ikincileri ise canlarını korumak için yaptılar atomik sığınaklarını. Enoş göğe, Beyaz rahipler sıgğınaklarına çekildiler. Ardından Ateş ve Suyun Tufanı bindi dünyanın üzerine. Ya da sadece “Ateş’in Tufanı” mı desek? “Suyun Tufanı”na daha bir zaman vardı. Bu bağlamda Hz. İdris’in Ateş Tufanı hayata geçmişti ve dünya, birkaç bin sonrasında gerçekleşecek Hz. Nuh’un Su Tufanı’na hazırlanıyordu yeni medeniyetinin basamaklarını tırmanırken. Allahualem!

Ateş Tufanının saklı Atlandlıları ve rakib Mulandlılar, yllar yıllar sonra sığınaklardan çıkma ve “Üst Dünya”yı yeniden oluşturmanın vaktine erdiler. Bunlar, dünyanın da ilk “Beyazlar”ı olmuşlardı; dünyanın yüzeyindeki “Taş Devri”nin ilkel hayatına şahit olduklarında. Ve bu Beyazlar, bir karar vermiş olmalılar üst dünyaya çıktıklarında: “Medeniyetlerinin şifrelenmiş bilgi birikimini” saklı tutmak ve “ayağa” düşürmemek hususunda…” Ellerindeki bilgi ve teknolojik şifreleri, kurdukları “Beyaz Biraderlik” localarında koruyacaklardı. Böylece doğuyordu, ilk Ezoterik katman… İlerleyen zaman içinde bu katman, Teozofik bir inancın hatta dinin Tanrısanılanları”nın da adresi olarak anılacaktı. Böylece insanlığın ikinci devresi, sapkın bir düzlemde başlamış oldu. Bu sapkınluk, “Tanrısanılma” ayrıcalığının tadını çıkarmak için şifrelerini, birer mucize ambalajında ve uzun yıllara yayarak çıkartıyordu açığa. Bu “Tanrı Hanedanlıkları”nın kurnaz planlarıydı ve tutuyordu. Elbette Peygamberler gelip gidiyordu lakin onların takipçileri, her zaman olduğu gibi köleleler ve düşkünler olmalıydı. Onların gücü, “Tanrı Krallar”ın her peygamber zamanında yeni bir teknolojiyle modifiye edilmiş orduları ve devirlerinin medyası eliyle söndürülmekten kurtulamıyor ya da küçük “Mümin Gettoları” şeklinde kalıyor olmalıydı kanaatimizce.

***

Takvimler, yetmiş binden kırk binlere, oradan 16 bine oradan da 12 bine ulaşırken insanlık, üst üste tecrübeler yaşamıştı ancak akıllandığını söylemek mümkün değildi. Bu nedenle  iki adreste birden “Tufana gebe”  yeni “Teknoloji Havzaları” oluşmuştu. Yani insanlık ilk “Proto Medeniyet Dönemleri”nde yol almış ve yeniden tez ve antitez üretme karşıtlığına ulaşmıştı. Bu karşıtlık, Tufanı kışkırtan bir bilinçsizlik bilincindeydi.  Ve son peygamber geldi. Adı Hz. Nuh’tu ve son mesajı verdi. Teknolojinin zirvesindeki güçleriyle her şeye kadir “Tanrı Krallar”ın idaresi altındaki halklar ne yazık ki Hz. Nuh’un mesajına ala itibar etmedi. Ve Vakt erdi Tufan saati işlemeye başladı. Sonrası malum! Bu kez yokolan insanlığı –galiba- yeraltındaki sığınakları değil Nuhun Gemisi kurtardı. Ve daha önce de söylediğimiz gibi Suyun Tufanının Peygamberi olan Hz. Nuh’unn gemisi, Hz İdris’in Kubbeli Mezarlarıydı aynı zamanda yani Felsefe Taşıyla şifrelenmiş teknolojik kodların saklama kasası…  

Tabii ki bu kutuplar arası yarışın sonu hüsran oldu ve her iki kutbun tepesinde “İlahi Kontroldeki Tufan” patladı. Bu sadmeyle dünyadaki her şey, başta “Babilonya ve Mısır İmparatorlukları ve halkları olmak üzere tüm kavimler yokluğa gark oldu. Yüce Allah, murad edip Nuh Peygambere bir gemi yaptırmamış olsaydı o esnada yaşananlar, Ön Kıyamet anlamında Nuh’un Tufan’ı değil gerçek ve Son Kıyamet olacaktı. Allahualem! Unutmayalım ki… Şu ana ait gidişat Son Kıyamet’e doğru yani ikinci bir İlahi Tufan görünmüyor… Yani insanlık topyekün yok oluş istikametinde koşar adım şimdilerde. Kontrol kaybedilmiş durumda.  

***

Bir kere daha başlıyordu insanlık tarihi… Kadim Kutuplar, dünya siyasasını tez ve antitez üzerinden belirlemekteydi her devirde olduğu gibi. Aslında, yine ve yeni medeniyetin iki kutuplu adresi olarak Mısır ve İndüstan’ı işaret etmekte tarih “Üçüncü Dönem”in coğrafyaları için. Tufan’ı 12 000 sayarsak, insanlığın toparlanıp yeniden “Medeniyet Evi”nin eşiğine ulaşması için altı bin yıl gerekmişti. Yani Mö 5000’binlerden aşağı inerken, İndüstan ve Nilistan havzaları ve bu havzalara has kimlikler oluşmuştu. Buna bağlı olarak “Yeni Tufan”ın yolculuğu da başlamış oluyordu. Kimlikler üzerinden “Kutuplaşarak,”  Asya ve Afrika kıtalarından neşet eden bu tez ve antitez dilemması, bir zaman sonra Ortadoğu üzerinde etiketlendi. İlk iki Medeniyetin adı Sümer ve Mısır olarak ortaya çıktı. Takvimler, biner biner aşağı doğru iner ve teknoloji yükselirken dünyayı sarsacak olan şey, "Mısır Kutbu" ve Babil Kutbu..." olarak kesin hatlarını belirledi ve kendi inanç çerçevesini çizdi. Devrin kavimleri, bu iki ekol etrafında kamplaşmış dünya güçlerinden ibaretti. Doğal olarak adres, Ortadoğuydu. Siyasetten çok Teolojinin hatlarını belirlediği, son dönem dünyasının “iki Kutup”unun ağırlık merkezi olarak bölge kaynamaya  başladığında ilk “Medeniyetler Çatışması” tarihe geçmeye hazırlanmaktaydı.

İlerleyen zaman içinde Medeniyetlerin adı ve adresi değişti lakin ekoller hiç değişmedi ve “Babil Ekolü ve Mısır Ekolü” olarak kaldı. Belki yakın tarihte, “Temel İki Ekol” adı anılmadı, mücadele başka başka adlar ve ekoller üzerinden sürdürüldü lakin artık anlaşılmakta ki adı ne olursa olsun; ister İngiliz Ekolü, ister Alman Ekolü, ister Amerikan, ister Sovyet farketmiyormuş. İşin en altında Babil ve Mısır varmış… En sonunda iş vardı yine oraya dayandı diyoruz. Ve ilaveten diyoruz ki artık tarih diyor ki; “Gerçek isimleri saklamaya gerek yok ya da gerek görülmeyecek.” Ve devam ediyor siyasi tarih: “İnsanlık, sahte ekoller üzerinden çözemez temel sorununu. Temel sorun çözülmediği müddetçe çatışmalar bitmez; iş, uzar da uzar. Buna bağlı olarak dünya huzur yüzü görmez. Oysa “Son Huzur Dönemi” başlamak zorunda yoksa zaman bitecek. Bu yüzden günümüzün Son Savaşı, bu iki ekol üzerinden yapılacak/yapılmak zorunda…” İşte, tarih ve zaman buna zorluyor dünyayı. Zira insanlık, “efle püfle” oyalanarak çok yoruldu. Bundan sonra ya herro, ya merro… Allahualem!

***

  O halde gelelim en sona yani çağımıza ve yazının son bölümüne… Her şeye rağmen yani bunca ilerlemişlik, bunca strateji, bunca savunma ve saldırı teknolojisine rağmen… Anti Doğal yaşanmışlıklarıla daha önce bir “Nuh ve Tufan Tecrübesi” yaşamış olan insanlık, dehşetli bir korku içinde; hepten yok olmaktan... Kontrol edeceğim derken, kontrolü elden kaçırmış olan Batı Medeniyetinin sahiplerinin ise ödü patlamakta... Şunu da ekleyelim: Şu an tek korkmayan kavim, Müslüman Türkler hatta Türkiye Müslümanları! İşte, bu realite de Batılılarda ikinci bir korkunun doğmasına neden oluyor. Daha önce, bir çalışma yapmıştık haberdar mısınız: “Nuh’un Gemisi Anadolu” başlığıyla. İşte, İstikbale dair bir işaret tahminiydi o. Aynı tahmini tabii ki Global Efendiler de yapmakta ve gözleri bizden daha keskin. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra Nuh’un Gemisi Anadolu harekete geçti ve Tufan’da ya da Kıyamet’te kurtulacak olanlar şimdiden belli oldu. Nuhun gemisi Anadolu’nun sahibi olan Türkiye ve Türkler açısından tek sorun, geminin açık kapıları… Yani hala gemiye sızma tehlikesi var. Bir de Muhalif  Kenan…

****

Son olarak dönelim asıl konumuza: Şimdilerde yeni bir şekle evrilen ve bu anlamda tekraren  planlanan ya da modifiye edilen "Kontrollü Tufan"la günümüz dünyası, “Batı ve İslam” ve devamla “Medeniyet Çatışması”nı ikincil katmana alma hatta uygulamadan kaldırma kararını tartışıyor. Fakat zorunlu olarak  “İki Kutuplu Dünya”nın ayrışmasını yeniden belirliyor ve kutuplaşmanın ilk hali olan "BABİL-MISIR" anlayışına götürüp siyaseti oradan başlatmayı tercih ediyor. Çünkü günümüz dünyasının efendilerinden kiminin kökeni, Babil'e dayanmakta; kimilerinin kökeni de Mısır'a...  Ancak “aralıkta ya da ta Kore’de yaşanacak “Lokal bir Tufan’ denemesiyle Mısır ve Babil kökenlilere bir hatırlatma yapma niyeti de olduğu vaki. “Sakın! Atalarınız gibi Tufan’ın kendi üzerinizde patlamasına izin vermeyin!” anlamında… İşi, “Lokal Tufanlar”la uzaktan yakına doğru, ters ivmeyle yaparsanız ancak istikbaliniz olur ve istikbal sizin için kurgulanır… Hatırlatma bu!

Ya bu arada yani “Aralık Tufanı” esnasında hala varlığını sürdüren Nuhoğulları Türkler ve onların inancı, o inancın gemisi, geminin Mümin sakinleri ne olacak?

Şuna adımız gibi eminiz ki artık eski ve düne kadarki düşmanlarla “Türkleri yok etme planlı düşmanlık…” yok; sadece aperatif oyalama mücadeleşi dönemine geçildi; Almanya cilveleşmesi, Amerikan dalaşması, Vatikan oynaşması misali. Ve ya kanaatimizce, bundan böyle “Düşman Dünya” ile sahte dostluklar ve sahte düşmanlıklar  yaşanacak; göreceli müttefik ve anti müttefikler üzerinden. Gerek göreceli müttefik ve gerekse anti müttefikler açısından; daha evvel olduğu üzere Nuhun Gemisinin sakinlerini dönüştürmek yok, Gemiye dönüşmek ve onu içten kemire kemire, bin delikten su almasını sağlamak ve Nuh’u da Nuh Ekolünü de Gemiyi de Gemi halkını da bitirmek var. Tıpkı Abdullah İbni Sebe misali, Hasan Sabbah, Gnostizmin son Avatarası Fetullah Gülen gibi... Yani tüm Saabii merkezler anlaşmış ve planlaşmış durumda. Son Ezoterik karar: Vaktiyle Pavlusizim hamlesiyle içine sızılarak bitirilmiş ve Yahudi+Helen ortaklığıyla Kült yapılarak Hıristiyanlaştırılmış İsevilik anlamında bir Bizanslaşma ancak menzile ulaştıracaktır Batı Kafirliğini. Yani Müminliği, Münafıklaştırarak...

Malum! Bizanslaştırma ya da Ortodokslaştırma harekatının son hamlesi, Fetullah Münafıklığı olarak yaşandı. Ancak Söz konusu Münafıklaşma bir Klasik Sebeizm tecrübesiydi; Yüce Allah’ın izni ve yardımıylaTürkler, Dırar Mescidini fark etti ve fitnelerini Dırarcıların başına geçirdi. Bundan sonrasında ise yapılması muhtemel hamle Sebeizm değil, yukarıda değinildiği gibi Pavlusist Bizanscılık olacaktır. Elbette bu da yaşanmış bir tecrübe, ancak Müslümanların tecrübesi değil; Hristiyan dünyasının kendi tecrübesi. Bu nedenle kendilerinden olmayanı, kendilerindenleştirmek kolay olacak sanıyorlar. Ancak unuttukları birçok şeyden biri de geçmişte, yani Milattan 300 yıl sonra kendilerine yaşatılan “Heleno-Judik”  operasyonla nasıl başkalaştırıldıklarını, Mutandlaştırıldıklarını, Syboglaştırıldıklarını ve hatta Frenkeştaynlaştırıldıklarının adım adım öğrenecekler. İnşallah!

Yine de burada duralım ve en iyiyi umarak, en kötü üzerinden son soruyu soralım: Mutandlaştırılma tezgahında evrilen Bizans Müslümanları, hangi ekole dahil olacak; Mısır Ekolüne mi, Babil Ekolüne mi? Bu soruya verilecek en basit cevap ise; “Artık mücadeleyi hangi ekol kazanırsa Bizansist Müslümanlar da o ekolden olacaktır elbet. Ya Ekollerin durumu… Ve onlar, bu kavgadan zaferle çıkma konusunda taviz vermiyor ve illa başarılı olmak istiyorlarsa… Bu durumda yapacakları bir şey var mı? Elbette var ve çok kolay! Babilonyaizm, bir Babil Müslümanlığı oluşturacak, Mısıryanizm de bir başka anlayışta Mısır Müslümanlığı bina edecektir. Türkler ve Araplar üzerinden tabii ki…

Yukarıyla bağlantılı olarak… Son mevsimin yani 2017 İlkbahar ve Yazında yaşanan siyasetin çağrışrtırdığı bazı mühim sorulara gelelim: Neden çıktı Katar Krizi? Ve Almaya, ne yapmak istiyor? Upuzakdoğu’daki Kore-Amerikan çatışmasını nasıl okumak lazım? Aksa Mesciti’nin altında gezinen İsrail, yeraltında neyi bulamadı? Vs…

Evet! Bu sorulara cevap verirken bir de geleceğin iki kutuplaşması anlamında Babil Ekolü ve Mısır Ekolünü hatırlayın olmaz mı? Ve en zor ama mutlaka cevaplanması gereken soruyu son kez tekrarlayalım: Türkiye, Babil Kutbundan mı yoksa Mısır Kutbundan mı ya da Ankara hangi kutupla ittifak yapacak. Tabi bu arada bilinmesi gereken mesele, hangi devletler (ya da kavimler) Babil Ekolünden, Mısır Ekolünü kimler oluşturacak? Ve bitirmeden: Siz Türklerin  asla unutmayacağı bir ekol adı daha vereyim mi “Ahad Allah Ekolü…” Bu ekole talip kavim var mı? Ve son söz: Hakikati ve istikbalde neler olacağını sadece Aliym ve Ahad olan Allah biliyor.

Efendim! Son iki not “Yukarıda (yazının en başında) sayılan unsurları, “Dostlar ve  Düşmanlar” olarak kendi aralarında sınıflasak. Nasıl bir sıralamayla karşılaşırız? Bu durumda ortaya çıkacak tablo nasıl olur?” sorusuna verilmiş cevabın girizgahı sayalım bu makaleyi. … Bu nedenle açtığımız klasör yarım kalmayacak ve konumuz devam edecek, İnşallah!

Ve unutmadık Fakire yöneltilen sorular demetinin;  “Bir başka husus daha var…” kısmını da… “Acaba Levatenler, Mustafa Kemal’e yardım etti mi? İtalyanlar, 1. Dünya Savaşının ardından işgal ettikleri toprakları, saçma sapan bir nedenle bırakmış olamazlar diye düşünüyorum. Ya da olabilir mi? O halde, fethedilmiş toprakları bırakmak, bu kadar kolay mı? Üstelik İtalyanların giderken o kadar silahı, sırf İngilizlerle ters düştüler diye ortalık yerde unutmaları mantıklı mı?” Bu konuyu başlı başına bir makalede İnşallah! Zira ortalığa bir de “Latin Ekolü” iddisını atmışken…

*****

Not:

Mesaj-mektupdaki “Hazır yazmışken” diye başlayan… “Bir başka husus daha var aklıma takılan…” diye devam eden; “Acaba Levatenler, Mustafa Kemal’e yardım etti mi? İtalyanlar, 1. Dünya Savaşının ardından işgal ettikleri toprakları, saçma sapan bir nedenle bırakmış olamazlar diye düşünüyorum. Ya da olabilir mi? O halde, fethedilmiş toprakları bırakmak, bu kadar kolay mı? Üstelik İtalyanların giderken o kadar silahı, sırf İngilizlerle ters düştüler diye ortalık yerde unutmaları mantıklı mı?” soruusuna bir başka makalede bakacağız inşallah!

 

Yorumlar

  • GüneyKutbuGüneyKutbu Gönderiler: 275
    Bu italya meselesi geçende 1. Dünya savaşına göz gezdirdiğim yerde benimde kafama takılmadı değil. Sahi Türkler'i Anadolu'dan atmak için o kadar haçlı seferi ve ittifaklar tertip eden Vatikan neden 1. Dünya savaşında gözükmüyor diye sordum kendime? Acaba italya savaşın başında Almanya'dan yanayken yani kutsal roma-germen ilişkisi varken bu piyomente denen krallığa ingilizler mi sızdı da italya'yı yanlarına aldılar? İki Yahudi ne yaptı bu esnada? Bu San Remo konfransında bi terslik var gibi ama bakalım bir gün anlarız nasıl olsa..
  • AzerAzer Gönderiler: 478
    dunya bir satranc ve bu satrancda piyonuda veziride ve.s  oldurmek olar ama sahi oldure bilmiyorsun masanin basindaki oyuncularda oluyor, ama sahi sikistirsanda tehdit elesende oldure bilmiyorsun cunki kanuna aykiri 
    bu savas kiyamete kadar gider sadece birgun sende birgun bende usulu

    oyunu kontrol eden ve ya oynuyan oynatan yahudi ve baska bir toplum ve akil ola biler, ama asil beni ilgilendiren soru sahllar niye bir birlerini oldure ve yene bilemiyor? yani oyunu kuranda oynuyanda oynatanda oluyor ama sahllara birseyler olmuyor ve hickimse piyonda vezirde sahllarin yerini alamiyor


    belkide sahllar anlasmis ve sayisi bilinmeyen katmanli oyunu ve kanunu kurmuslar da ola biler

    Allahualem
    Teşekkür edenler (1)hakimbeyaz
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .