DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

Mektup 39: HER ŞEYİN TEORİSİ 1

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288

“KAFALARDA DELİ SORULAR...” 

HER ŞEYİN TEORİSİ 1

2017 Ağustos ayının başında, “Kafamda Deli Sorular” dosyası, Sevgili ISO-CAN’ınn gönderisi şeklinde yer aldı Derin Forumumuzda. Ve dedi ki Sevgili İsmail: “Esselamünaleyküm derindünya dostlarım. Öncelikle sözlerime bir serzenişle başlayacağım. Malumunuz, 2017 Haziran’ının son gününde, İstanbul Konferansımız vardı. Forumda kaç üye kayıtlı? Veya Youtube, Facebook gibi mecralardan kaç kişi takip ediyor, “Derindunya Düşüncesi”ni bilmiyorum. Söz konusu mecralarda yapılan yorumlarda, durmadan Ahmet abiye methiyeler diziyorduk. Ama koskoca İstanbul’dan mesela, yüz kişi; Pazar gününün üç saatini ayıramamış. Yazıklar olsun!

Neyse konumuza dönecek olursak...

Malum; Ahmet abi, iki (hatta üç) ayı geçkin bir süredir video yayınlamadı. 30 Temmuz tarihli İstanbul Konferansında da bana, “Sen, zor soruyorsun be İsmail!” şakasıyla soru sordurtmadı. N’apalım, canı sağolsun! Ama buradan sorabilirim artık.

Ona sormayı dşündüğüm husus genel hatlarıyla şöyle: Birincisi; “Abi, son bir yıldır dünyada ne oluyor? Bu konuyu, ülke ülke anlatır mısın? Biz, şu an neredeyiz ve ne durumdayız? Son olaylara bakınca, sanki acayip kuşatıldık gibime geliyor; ne dersin?

İkincisi: Son videolarından birinde, “Halkbank Operasyonu”ndan bahsetmiştin. “Bu operasyon konusunda, “Buchingham’ın Gözü”ne yakalandık;  Kraliçe, bizi kıstırdı, bu nedenle biz de onunla sulh üzerinden anlaşmak için Fırat Kalkanı Operasyonunu bitirdik…” demiştin. Böylece Rusya ile girdiğimiz “Arap Parası Operasyonu” çöktü diye de ilave etmiştin. Hatta “Gerçekten çöküp çökmediği, s-400 Füze anlaşmasıyla anlaşılacak…” dediğini de hatırlıyorum. Son durum ne?

Ve aradan çok zaman geçmeden, Kraliçe’ye Darbe olduuuu...

Bu arada, bizim s400 Füze Anlaşması neredeyse imzalandığını da söyleyelim. Fakat bu sefer de Araplar su koyverdi. Üstüne bir de Katar Sorunu çıkageldi. Geçen sene; “Erdoğan da Erdoğan!” diyen Suud Kralı Selman döndü; şimdi, bize operasyon cekiyor. Aslında kendi de sallantıda ya şu an… Neyse! Bu durumda; “Yine Araplar tarafindan sırtımızdan hançerlendik!” mi diye hayıflanacağız?

Ee, bu merkezde, bizim duruma n’oldu şimdi? Abi, anlıyorum ki bir yıl önce kurduğun resim, karman çorman oldu. Artık bu meseleleri, yeniden düzenle ve iyice bir anlat da resim, tekrar düzene girsin.  

Ha! Aylar önce sorduğum bir soruma, cevap vermeyeceğini söylemiştin. Hani su MHP’yle ilgli

Neyse daha fazla uzatmayayım. Olay döndü, dolaştı yine geldi çattı; benim “Her Şeyin Teorisi” fikrime… Anlat be abi artık şu “Her Şeyin Teorisi”ni de dönüşün muhteşem olsun! Allah’a emanet!”

 *

Evet! Sevgili İsmail, bana yukarıdakileri söyledi ancak benden önce Forumcu kardeşlerine de diyecekleri vardı. Bu hususta da şunları yazdı: “Ha bu sorular, hepinize arkadaşlar! En son, Ahmet abiden cevap alacağım. Öncelikle hepinizden “Her Şeyin Teorisi”ni  ayrı makaleler olarak yazmanızı bekliyorum. Hadi bakalım; herkes, kendi bakış açısından yazıya geçirsin konuyu lütfen! Anlayalım, şu son 5-10 yıldan beri dönen olayları… Şimdiden kaleminize sağlık!”

***


 

Teşekkür edenler (2)nurdan hakimbeyaz
«1

Yorumlar

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288

    Şimdi de sıra bizde:

    Madem bu yazı, Sevgili İsmail'in isteği doğrultusunda ve “Her Şeyin Teorisi” biçiminde yazılacak o halde, şimdiye kadar söylediğimiz pek çok konunun içinden seçerek bir girizgah yapalım: Bilindiği gibi Batı Medeniyeti”nin kendi dönemini, yüzer yıllık paketler şeklinde altüst ederek, tekrar tekrar ve yeniden planladığınız söylemiştik ya da söyleye geliyoruz. Bu itibarla her iki yüzyılın arasına bir “Katastrof” ya da “Trafik Kazası” aralığı koydular demiştik. Bu aralığın ön yüzyılın sonu ile son yüzyılın başı anlamında, 25+25 = 50 sene olduğunu da defaatle vurgulamıştık. Batı Medeniyetinin lideri diyebileceğimiz Londrada mukim “Windsor Hanedanlığı” bu formülün ilk 25 yıllık dilimini bir önceki yüzyılın tasfiyesi, ikinci 25 yıllık dilimini de arkadaki yüzyılın tanzimi olarak düşünmüştü. Burada, motto olarak önerdiği “Önce Kaos, sonra Kozmos!” veya “Karmaşadan düzene…” ifadesine uygun bir şekilde ilerleyen agresif yöntemler dizisi geliştirmişti.

    İtiraf etmeliyiz ki… Mevzubahis medeniyet, ilk üç yüz yıllık döneminde, bu matematiksel şifreyi ve felsefi sloganın idari, toplumsal ve uluslar arası içeriğini kusursuz bir şekilde uyguladı. 1700’lü, 1800’lü ve 1900’lü yüzyıl dilimlerinde her şey planlanan düşünceler üzerine gelişti. Ancak Majeste, ilerleye geldiğimiz 20. ve 21. yüzyıl aralığında da rutin değişiklik planlamasını hayata geçireceğini zannediyordu. Fakat evdeki hesap, çarşıya uymadı.

    Peki, niye uyumadı?

    Bunun birkaç nedeni var… İlk önce, üzerlerine oyun oynanan kavimler, bu şifreyi çözdüler. Bu bir! İkincisine gelince… 20 ve 21. Yüzyıl aralığı, bir “Yüzyıl Değişimi” olmasıyla birlikte, aynı zamanda da bir “Binyıl Değişimi”ydi yani Milenyum Evrilmesi… Bu aralıkta Londra Vindsorluğu ya da genel anlamda Batılı Aryanikler, 20 ve 21. Yy. için de bir “Yüzer Yıllar Planı”nı düşündü doğal olarak. Ancak bir “Milenyum Aralığı Planı” ortaya koyamadı veya koymayı düşünemedi. Bu nedenle İçinde bulunduğumuz Katastrof Aralığı” şaştı. Bu minvalden olmak üzere bir üçüncü husus da gelişmiş olan iletişim, kitleleri bilgi sahibi yaptı. Ve herkes, her şeye dair az ya da çok bilgi sahibi oldu; buna bağlı olarak,  gelişmelerden haberdar olan insanlar, o gelişmeleri yorumlama yeteneğini de vücuda getirildi. Bir bakıma neden sonuç ilişkisi kurma becerisi gelişti. Tabi, bu cevaplara başkalarını da ekleyebiliriz. “Mesela, Aryanikler, Türklerin “Yüz Yıllık Uyku”dan uyanacağını hesap edemediler.” de diyebiliriz…

    ***

    Ve dönelim asıl konumuza… Batılıların bir başka huyu da her yüzyılı iki kutup üzerine bina ediyor olmaları… Ve bununla kalmayan Batılı Aryan Akıl, söz konusu iki kutuptan uluslar arası kriz  doğurtmada da kabiliyetliydi. Örnek mi? 18.Yy’da İspanya-İngiliz krizi, 19. Yy’da Fransız Napolyon krizi 20. Yy’da Kapitalizm-Komünizm krizi bunların başlıcalarıydı  ve hepsi bulunduğu yüzyılın 15’inci yılına denk düşüyordu: 1715, 1815, 1915 gibi. Bu itibarla Batı Aklı, bu zaman dilimde çıkmakta ve girmekte olduğumuz iki asır anlamında “20. ve 21.Yy. Katastrof Aralığı”nı ise “Medeniyetler Krizi” üzerine bina etmişti. Yani İslam ve ötekiler…

    ***


    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288

    Devam edelim... 

    Bilindiği üzere... Tarih, İslam’ın ortaya çıkışından otuz yıl sonra bir büyük çatlakla ikiye ayrıldığına tanıklık etti. Böylece ilerleyen zamanda, “İki İslam Merkezi oluştu... Bu İslami Ekollerden biri, “İstanbul Merkezli”ydi; diğeri de “Rey/Tahran Merkezli İslam” olarak, iki karşıtlığı oluşturmuştu. Elbette, bu karşıtlığın arkasında da bir “Plan Masası” vardı ve bize tarihler, o “Uğursuz Planlayıcı”nın ismini Yahudi olarak kaydetmişti.  Ancak “Uğursuz Planlayıcı” planlamakla kalmamış, ortaya çıkan çatlağın haberini ve adresini de Hıristiyanlara vermekten çekinmemişti. Ondan sonra “Hristiyani Akıl”ın, sürekli bu çatlak üzerinde çalıştığını ve yarayı kaşıdığını görüyoruz. İlerleyen yüzyıllarda, bu çatlak derinleşmiş; yara kangren haline gelmiş ve iki yakanın adı çoktan Şiilik ve Sünnilik olarak konmuştu. Böylece iki ayrı İslamiyet etiketlenmiş ve iki kampın Müslümanlarından asla bir araya gelmeyen iki düşman kardeşlik ortaya çıkartılmıştı.

    İşte, bu nedenle 20. ve 21. Yy. Kaos Döneminin ateşi de bu iki çatlak üzerinden harlandırılacaktı. Uzunca bir süre önce yani 1975'ten başlanarak,  “Şii-Sünni Savaşı Projesi”nin pratiğine gidecek yolun taşları döşünmeye başlamıştı.

    Lakin bu aralıkta bir sorun vardı. İslam dünyasının “Şii Blok”u azınlık; “Sünni Blok”u çoğunluktu. Tabii ki bu fark hem nüfus, hem devlet sayısı, hem coğrafya genişliği, hem de gelişmişlik olarak kendisini gösteriyordu.  Bu kere, iki dünya arasında bir terazi kuruldu ve Şiilik ile Sünniliği eşitleme ameliyesi başlatıldı.  Bu minvalden olmak üzere ilk önce, 1979 yılında İran'da, adına İslam Devrimi denilen bir radikalleşme teoriği hayata geçirildi.  Devrimin arkasından, “Kum Aklının Devrim İhracı” başladı. Böylece komşuyu kasıp kavuran radikalleşme saldırganlığı, Sünni devletler içerisine de salındı. Ve oralarda evvela, “Humeynicilik” sonra da “Radikal İslamcılık/Fundamentalizm” adı altında, “İslam Devrimi” veya “Şeriat Hareketi” hatta doğrudan doğruya “İran Yanlısı Sünni Hareketler” hayata geçirildi.

    Tabi, aynı ülkeler içerisinde Şii nüfus da unutulmamış onların arasında da “12 İmam Kardeşliği” işlenmeye başlamıştı.

    Sünni devletler içerisinde kabaran bu birikim koçbaşı yapılarak, Şiilik coğrafyasının genişletilmesine başlandı. İran Irak savaşı işte, bu nedenle çıkartıldı. Ancak sekiz yıl süren bu savaşta İran lehine bir ilerleme görülemedi. Yani Batı'nın “Savaşan Müslümanlar Planı” hala kendi içerisinde, mühim bir zafiyet taşımaktaydı. Kısacası, “Şii Dünyası”ndaki bunca kışkırtılmışlığa rağmen İran unsurunun, Sünni Blok karşısında, uluslararası bir kriz çıkartacak düzeyde olmadığı anlaşılmıştı.

    Bunun üzerine Batı, olaya doğrudan doğruya müdahale etme kararı almak zorunda kaldı. Yani Batı,  “Savaşan Müslümanlar Planı”nı modifiye ederek, İran'dan önce bizzat kendi ordularını saldı söz konusu coğrafyaya… Baba Busch’un 1. Körfez Krizi/Savaşı, işte bunun için çıkartıldı; Afganistan Krizinin çıkartılma nedeni de buydu. Lakin yine uymadı evdeki hesap pazara. Çünkü üzerine onca yatırım yapılan İran, Sünnilerin gücü karşısında hala korkuyor ve önünü açan Batının arkasından gitmiyordu/gidemiyordu. Bu durumda “Aryanik Akıl”ın masaında, İran'ı başka bir şeyle cesaretlendirmek gerektiği konusu gündeme geldi. Ve İran, Batılı devletlerin teşviki ve Batılı şirketlerin maharetli eliyle “Nükleerleştirilme”ye başlandı. Ancak sonuç yine hüsran olacaktı. Nükleer yolunda hızla ilerleyen İran, Atom bombası üretecek yetkinlik ve teknolojiye ulaşmasına rağmen, “Sünni Blok”a saldırmakta tereddüt ediyordu.

    Bunun üzerine “Batı Bloku”nun, Sünnilerle olan göreceli yakınlığı, ABD Başkanı Hüseyin Obama Döneminde ortadan kaldırıldı. Ve Birleşik Devletler, doğrudan doğruya İran'ın yanında; Sünni Blokun karşısında yer almaktan çekinmedi. Hatta bununla da yetinmeyerek, masa başında yazdığı “Arap Baharı” projesini başlatıp Sünni Bloku oluşturan devletlerin içine vahşi terörü, bir etkin ve etken olarak sokmaktan çekinmedi. Yani kaosu, alana indiren Aryanik Batı, bu hamlesiyle İran karşısına boncuk gibi dizdiği Sünni ülkeleri, birer hazır lokma haline getirme niyetindeydi.

     Gerçekten de Arap Dünyasının birçok ülkesi, bu hamleyle devletsiz kalarak, İran'ın dişine uygun hazır lokma haline getirildi. Eğer “Bahar Harekat”ı, Türkiye'yi de Libya ve Suriye haline getirmiş olsaydı,  “Savaşan Müslümanlar” ya da “İslam Âleminde Yapay Kıyamet Planı” başarıyla sonuçlanacak ve İran, Sünni Blokun bir ucundan girip öteki ucundan çıkacaktı. Tabii ki Şiilerin bu saldırısı ile her yer, harabe haline getirilecek yahut Sünni ülkelerin arazilerinde kocaman bir mezarlık oluşturulacaktı.  Lakin iş geldi Suriye-Türkiye sınırında takıldı kaldı.

    Zaten İran'ın asıl korkusu, Türkiye ile karşı karşıya gelmekte düğümlüydü. Ve bu korku, ontolojikti ve ne yapılırsa yapılsın, aşılması mümkün olabilmiyordu bir türlü. İşte, bu nedenle Türkiye'nin çökertilememiş oluşu, İran'ı bir kere daha arka üstü oturtuyordu.  Yani Aryanik Batının Sünniliği, Şia eliyle yok etme planını yarı yolda tıkanıp kalmıştı.  

    ***


    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
    Ağustos 26 düzenlendi

    Yine devam edelim... 

    Burada duralım ve bir küçük parantezi sıkıştıralım aralığı: İşin aslına bakmak gerekirse, bu planın son durağı İran olacaktı elbette. Yani Batılılar, İran'ın kara kaşına hayran kitleler değildi; tarihteki, unutulmuş “Aryanik Gen” ortaklığına rağmen onların nihai planı tabiri caiz değil ama söylemekte yarar gördüğümüz için kayda geçiyoruz: “İti, ite kırdırmak”tı. Tabii ki bu hardalaşmanın sonunda ayakta kalmasını planladıkları iran’ın istikbali de karanlıktı. Planın birinci aşamasında, İran eliyle yok edilen Sünni ülkeler ve halkların mezarları üzerine basa basa ilerleyen Batılı Haçlı Ordularının son  hedefi, tabii ki İran olacaktı. Bu ordular, yorgun Acemleri bir günde tepeleyip geçecekti. “Onları, ancak Çin sınırı durduracaktı.” da diyemiyoruz. Çünkü anlıyoruz ki aynı Batı Aklı, Çin devini de Kore üzerinden durdurmanın planlarını çoktan kurmuştu bile.

    ***

    20. Yy’ın sonunda İslam'ın, yukarıda anlatılan tarihsel Doğu-Batı Karşıtlığına şimdi, bir de Sünni Blok üzerinden “Kuzey-Güney Karşıtlığı ekleniyordu.  Yani bir önceki aşamada, “İki Merkezli İslam Dünyası”na karşı ikinci aşamada, “Üç Merkezli İslam Dünyası”  tasarlanmıştı. Bu merkezlerden biri yine İstanbul, diğeri yine Tahran, Sonuncusu da Riyat’tı.

    Halen yaşamakta olduğumuz zamanda, olan bitenleri içsleştirerek, üçüncü gözle bakınca anlıyoruz ki… Bu plan da yeni değilmiş meğerse. Dememiz o ki… Osmanlı'nın sonuncu yüzyıllarında, imparatorluğu çökertmek için planlanan İngiliz oyunlarından biriymiş.  Plan, Doğu Arabistan'ın Deriyye bölgesinde kotarılmıştı. Plan, bölgenin maliki olan Suud Kabilesinin 1800’ün başındaki kalkışmasının, Teolojik yandaşı Vehhabilik kapısından ilerleyerek bu zaman dilimine yani 20. Yy’ın sonuna uzatıldı. Ve geldi çağdaş İslam ayrıştırılmasının bir parçası yapıldı.

    Aryanik Batılıların, “Doğu Planları”nın temelini teşkil eden unsur olan İslam'ın “Doğu-Batı Karşıtlığı”nın tarafı olarak Tahran'ı yeniden rolantiye alınmıştı. Tabii ki Sünni rakiplerinin üzerinden yürütülecek olan erezyon/aşındırma işlemi sırasında dinlensin ve güç toplasın diye...

    Artık İstanbul-Riyad üzerinden Kuzey-Güney karşıtlığını oluşturuyorlardı. Bu karışıtlıkta Kuzey cihetinde “Ilıman İslam” adını verdikleri pasif/edilgen ve Seküler bir anlayışı hakim kılmak niyetindeydiler.Tabii ki bu niyetin Pratisyeni Fethullah Gülen’di. “Son Münafıklık” diyebileceğimiz Kuzey'in “Ilıman İslam'ın a karşı; Güney'den hortlatılmak istenen agresif karakterli, “ılıman”ın zıttı manasında “Kaynar İslam” diyebileceğimiz bir anlayıştı ve kökünü “Masum Selefiye”den almaktaydı. Ancak bu aşamada Selefiye’nin masumluğu yerle bir edilecekti. Sözü edilen taraflar olarak, “Ilıman İslam’la “Kaynar İslam” arasındaki fark “Cihat ve Mücahit” konusunda kendini gösteriyordu. Kuzey cihadı, bir bakıma spor karşılaşmaları üzerindeki sonuç üzerinden tarif ediyorken; Güney ise tam tersi bir anlam yüklemesi ile Kafirlerin, nerede görülürse görülsün; derhal öldürülmesini…” emrediyordu. Buna ek olarak,  Güney'in cihatçıları içerisinde, kendinden olmayan Müslümanları dahi “Kafir” saymak gibi bir eğilim de vardı. Kuzeyin Fethullahçıların’a karşı, Güney’de çeşit çoktu. Bunlar, birbirinin içinden üretilmiş; zaman zaman karşı karşıya gelebilen, her milletten müteşekkil cihatçı terör gruplarıydı.  Bu gurupların bir ucu, Afganistan'ın “El Kaide”sinden; diğer ucu, Suriye'nin IŞİD’inden, Irak’ın DEAŞ’ına; oradan Somali’nin Eşşebab’ına ve Nijer’yanın Boko Haram’ına kadar gidiyordu. Ve oralardan devamla diğer uçları, çeşitli İslam ülkelerine yayılan küçük terör gruplarına değin uzanıyordu.

    Bu silahlı grupların görevi, bulundukları coğrafyada  bir şekilde çökertilmiş devlet otoritesinin boş bıraktığı alana doluşmak ve halk üzerinde terör estirerek insanları korku çemberine hapsetmek ve ilerleyen zaman içerisinde Şii İran'ın işini kolaylaştırmaktı. Böylece “Sünni Kanat”ı kuzey güney ikileminde “Ilımlı Olanlar ve Olmayanlar” şeklinde ikiye ayırıp bunları düşman yapıp vuruşturarak, nihayette devletlerin pozisyonlarını alt üst etmek ve güçlerini dibe vurdurtmaktı.

    Bu nedenle, Amerikalılar tarafından çökertilmiş olan Irak ve Suriye'de, “Matruşka Terör Grupları” fideliği oluşturuldu. Bu fideliğe dahil olanlar, uzunca bir süre bölgede eğitildikten sonra Somali'de, Orta Afrika'da, Nijerya'da, Libya ve hatta Yemen gibi birçok bölgede kendi gruplarını kurarak terörün ölümcül yüzünü oralarda da gösterdiler.

    Ancak bu kanlı ortamını hazırlayan Batılılar, asıl hamleyi yapamadılar. Yani Kuzey'in “Ilıman Sünnilik”iyle Güney'in “Kaynar Sünnilik”inin ordularını ya da halklarını vuruşturarak, hedeflerindeki  iki düşman ekolü, tam anlamıyla ortaya çıkaramadılar. İki Düşman Sünnilik anlamında planlanmak istenen bölgeyi, “Mortalite”si yüksek bir ortama dönüştürebildi ama bu düşmanlığı devletler seviyesine çekemediler. Kısacası Türkiye ile Arap Dünyasını, Teolojik bir çatışmanın parçası hale getiremediler. Çünkü zamanları yetmedi.

    Zira Türkiye, 15 Temmuz itibariyle Kuzey İslam'ın üzerine giydirilen deli gömleğini çıkarıp attı.  Cumhurbaşkanının  ifadesiyle ve mealen; “Biz, İslam'ı bir bütün olarak görüyoruz. Sünnilik ve Şiilik bizim ilk tercihimiz değil; olsa olsa, tali aidiyetimiz sayılabilir. Asıl tercihimiz, İslam'ın bütünlüğünden yanadır…” diyerek Kuzey-Güney İslam Ekolleri Planı”nı yarısından çökertmiş oldu. Hatta İran'ı da “İslam  Kardeşliği ve Komşu Dostluğu” çemberinin içine katma gereğini duydu. Irak ve Suriye'de, onca olan bitene rağmen çemberi, kısmen de olsa başardı da denilebilir. Çünkü İran Genelkurmay Başkanının 2017 Ağustos’unun, üçüncü haftasında Ankara'ya yaptığı ziyaretten çıkan ortak operasyon kararı, bunun kanıtı sayılsa gerek!

    Böylece Batılıların İslam üzerine kurduğu Müslümanları birbirine kırdırma planının bir varyantı daha çökmüş oldu. Bu arada, Batının ve Batılı Baronların ölümsüz olmadığı inancı da açık seçik ve tüm dünyaca anlaşıldı.

    ***

    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
    Ağustos 26 düzenlendi

    Ve gelelim bugüne… 

    Elbette, Aryanik Batılılar da plan, tükenmek bilmiyordu… Şimdi ise İslam üzerine kurulan uğursuz planın “Üçüncü Versiyon”unda sıra...

    Obama'nın gidişi ile birlikte Sünnilik’in, Kuzey ve Güney üzerinden ikiye ayrılması rafa kaldırılmış durumda. Ancak son Başkan Trump’la birlikte, Washington'da yeni bir anlayış hayata geçiriliyor ve tabii ki tarih bize, Washington'un yeni anlayışında da İslam üzerine kurulan komploların devam edeceğini gösteriyor. Yukarıda dendiği gibi… Buna rağmen, “Batının ve Batılı Baronların ölümsüz olmadığı anlaşılmış durumda…”  

    Kuzey Güney İslam Ekolleri Planını, 15 Temmuz’la geçersiz kılan Türkiye'nin gücü karşısında, Dünya egemenlerinin, en büyük yenilgisini almalarıyla birlikte, İslam'ın Güney kanadında yer alan halklar ve ülkeler arasında, yeniden bir Türkiye eğiliminin baş gösterdiğine şahit olmaktayız bir yıldan beri. Zaten Obama Döneminde ABD’nin, “P 5+1 Viyana Nükleer Antlaşması” ile açık açık İran'ın yanında yer almış olmasıyla beraber, Güney Sünniliğini oluşturanlar, başta Suudiler olmak üzere Mısır dışındaki tüm Arap kanadı,  Washington'dan soğumuştu. Bu nedenle çoktan beri sularının ısınmakta olduğunun ayak seslerini duyan Araplar ve özellikle Hanedanlık Arapları, altına sığınabileceği bir şemsiye arıyorlardı. Bu şemsiyenin kurulum adresi, Ankara’ydı doğal olarak. Lakin her şeye rağmen Araplarda, onulmaz bir korku hakim… Bu çift başlı korku, Türkiye'nin Osmanlılaşması ve Türkiye’yi dahi çökertmesi muhtemel olan Batının gücünün her an kullanıma hazır şekilde bekliyor olması biçiminde kendisini gösteriyordu.

    İşte, 15 Temmuz ve sonrasında, Suriye arazisinde yaşananlar, bu korkuyu da yok etmişti. Dedik ya Batı’nın yenilmezliği ve Batılının ölümsüzlüğü ön kabulü ortadan kalkmıştı o gece ve tekrar tekrar teyit edilerek ilerlemeye başlamıştı.  Yani Batı da yenilebilir, Batılı da ölebilirdi. İşte bu sebepten ötürü, başta Katar ve Suudi Arabistan olmak üzere  yani Mısır  dışındaki tüm Arap ülkeleri, Türkiye'nin yanında yer aldılar. Hatta yer almakla kalmadı; başta inşaat olmak üzere, çeşitli sektörlere yatırım yaparak, Ankara'nın kasasına sermaye akıtmaya başladılar. Böylece 15 Temmuz arkasından yapılan ekonomik saldırılara rağmen Türkiye, krize girmedi.

    2017 Ocak’ında Başkanlık koltuğuna Trump'ın  oturması ile birlikte Global Siyaset, bir kez daha altüst oldu. Yani  “Yeni Amerika” İran karşısındaki eski tutumuna döndü. Washington Tahran çatışması yeniden başladı.

    Trump Amerika'sının bu kavgacı tutumu, sadece İran'la sınırlı kalmadı. Bu arada, Türkiye de  kavgaya dahil edildi. Şu an itibariyle Washington, hem Tahran'la hem de Ankara ile kavgalı durumda.

    Peki, “Bu tutumun altında yatan gerekçe nedir?” diye bir soru sorulacak olursa cevap, ne olur?  Hatırlanacağı üzere, daha önce “Sarışınlar Planı” diye sıfatlandırğımız, Anti-Reks adlı bir öngörünüzü sunmuştuk. Son aylardaki gelişmeler, Anti-Rreks Planı'nın, temel anlamda hala yürürlükte olduğunu gösteriyor bize… Şu günlerde söz konusu planın, Doğudan-Batıya doğru uzanan kuşaklarından “Orta ve  Güney Kuşak” ortasında yani İslam dünyası üzerinde  bir başka çatışma başlatılmak üzere… Yani dememiz o ki…

    Amerika, spesiyal planında “Güney Kuşağı’nın Egemen”i olmaya karar vermiş durumda. Trump Amerika'sının bu kararını tetikleyen gerekçe ise elbette, 2017 İlkbaharında Londra Buckingham'da yapılan sarayiçi darbe oldu. Windsor Sülalesinin suyunun ısınmakta olmasının anlaşılması üzerine, bağımsız hareket etmek isteyen Amerika’nın, Anti-Reks’in Güney Kuşağına yöneldiği görüldü. Ve Trump, bölgedeki operasyonuna, ikinci bir darbeyle start verdi. Bu darbe, Riyad da gerçekleştirildi. Ve komplo esnasında Trump, Suudi Arabistan'daydı. Yani her şey, canlı canlı yaşandı da denilebilir.  Böylece Tramp Amerikası, Suudiler ve diğer hanedanlar başta olmak üzere tüm Arap dünyasına gücünü göstermiş oluyordu. Amerika’nın Planı görünen gücüyle bölgede yeni bir kutup yaratmaktı ve niyeti, Haçlı Seferi’ni “Fatımiler” üzerinden bina etmekti. Ancak Fatımilerin, etrafında bir halka oluşturmak icabediyordu. Yani Araplara “Neo-Nasırizm” diyebileceğimiz bir toplululaşma öneriliyordu.  Ancak Araplar dağınıktı. Sisi pek sevilmiyordu. Türklerle ortak hareket edenler vardı; hem de Ankara’nın yanına doğru itilen Tahran’a rağmen… Bu olumsuzlukları dağıtmak  için bir gerekçe lazımdı Amerika’nın kendisine; bir kriz… İşte aranan o kriz, Katar'da patlatıldı. Bu küçük yarımada birden bire İrancı oldu çıktı; hatta AntiArapçıydı da yani ırkına ihanete bile yeltenmişti. Aslında hiçbiri değildi zavallı Doha. Ama gel de laf anlat. Bu esnada, Doha Sarayında bir “Amerikan Darbesi”nden söz edilmeye başlandı. Yani Washington, ortada “fol yok, yumurta yok”ken bir anda “yoktan var ediyor” ve istediği herkesi bitirebileceğini gösteriyordu. Bununla da tüm Arap Kabile Hanedanlıklarına; “Ya sev beni, ya da git!” mesajını veriyordu. Zaten yaralıydı Suudi Arabistan; hanedanlık canını zor kurtarmıştı bu sebeple Washington’nu sevmek zorunda kalacaktı/kaldı; ona diğer krallar katıldı. Hatta “Kriz çıkartan Katar”a karşı gayet manidar bir şekilde “On Emir” yayınladılar.  Bu emirler de Türkiye de hedef alınmıştı. Bunun üzerine, Amerika'nın gücünü gören bölge, bir kez daha Türkiye'nin yanından ayrılarak; mecburen, Amerika'nın kurmakta olduğu cepheye geçiyordu/geçti.

    Evet! Şu an, İslam Dünyası yeniden iki kutba bölünmüş durumda… Bölgedeki İki Kutup da İki Merkez etrafında şekillenmek üzere: Bu İki Merkezden biri İstanbul diğeri de Kahire…Ya da İslam dünyasının, “Anti-Reks’in Orta Kuşağı”ndaki merkezi İstanbul olacak gibi; “Güney Kuşağı”ndaki  toplulaşma ise Mısır ve Kahire periferisinde gerçekleşmekte diyebiliriz.  

    Trump'ın “Mısır Merkezli İslam Ekolü” atağına karşı, belirginleşen “İstanbul Ekolü”ne örnek olarak İran ve Türkiye yetkililerinin, 2017 Ağustos’unun sonlarına doğru yaptığı görüşmeler ve aralarında alınan ortak operasyon kararını gösterebiliriz. Ve bu cümleye katarak söyleyebiliriz ki... İstanbul Tahran birlikteliği, şimdilik Anti-Reks Orta Kuşağının omurgası olmasa bile, Amerika'nın Kahire merkezine karşı duracak gibi... İte kaka hayata geçirilmeye çalışılan İran-Türkiye yakınlaşmasına antitez olsun diye, önümüzdeki günlerde Mısır, daha da  öne çıkartılacak ve Arap Dünyası, bir kez daha Kahire’nin etrafında toplanacak ve Mısır’ın paslı zincirlerine bağlanacak kanatindeyiz. Hem de Son Firavun’un Gnostik sofrasından yemlene yemlene…   

    “Gnostik Sofra” derken… Waşington eliyle Anti-Reks’in Orta Kuşağındaki İslam unsuru olarak, Türkiye ve İran'ın birlikteliği, siyasi bir taktik olarak zorlanan şartların itmesiyle oluşturulurken; Güney Kuşağındaki Arap birlikteliği, hem kavmi ve hem de Teojeoloji üzerine bina ediyor. Burada Teoloji derken, İslam Dininden ya da Sünnilik’ten değil; İslamiyet içerisindeki bir başka yönelişten söz ediyoruz. Bir nevi “Neo-Nasırizm” diye isimlendirebileceğimiz “Yeni Amerikan Plan”yla birlikte potaya sürülecek olan Mısır Usulü Müslümanlık, İslam’ı Gnostik bir yapıya dönüştürmenin son “Piramid”ini bina etmeye hazırlanıyor zannediyoruz.

    Ve bu yapının temel felsefesinin, “Fethullahizm” olacağını da söylemekten kaçınmayacağız. Malum! Mısır’daki Fethullahçı yapılanmanın siyasi adı olan “Nur Partisi” üzerinden bina edilen yeni Mezheb/Tarikatı, eski Mısır Dini anlamında Osirizm Gnostizmi’ne kadar uzanan bir çizgiyi tutturmuş göreceğiz.

    Hülasa, önümüzdeki dilimde  Mısır Ekolü İslam, alanını genişleterek Fas'tan başlamak üzere, Güney Pakistan üzerinden Keşmir ve Bangladeş’e kadar uzanacak bir “Yeşil Siyaset” alanının merkezi unsuru olacak kanaatindeyiz. Aslında bu kanatimizin önemi yok. Burada söyleyeceğimiz asıl husus ise söz konusu kuşakta yapılacak en büyük operasyonun “Gnostik Kabe Operasyonu” olduğudur. Durum, ta bu kadar vahim ve hayati!  

    Eğer... İslam Dünyasında iddia edildiği gibi bir “İstanbul Kahire Çatışması” teoloji ve siyasi çekişmenin üzerinden atlayarak, gerçek bir savaşa döndürülecekse bunun ateşleyicisi “Gnostik Kabe”nin ilanı olacaktır. İşte bu noktada Türkiye kendisini, Mısır eksenli Arap Gnostik İslam yönelişine karşı “Kıyamet Savaşı”nı başlatamak zorunda hissedecek. Ve tüm gücüyle “Anti-Reks Güney Kuşağı”nın üzerine yüklenmek üzere harekete geçirecek.

    Ancak bu kolay olmayacak. Zira o an Türkler, kendilerini uzun ve metalik bir seddin karşısında bulacak. Niye mi? Şu günlerde Amerika, bahis mevzuu seddin binasıyla iştigal etmekte. Bin tırlık kargosuyla Suriye'nin kuzeyinde yapılan Amerikan silahları yığınının söz konusu seddin metalik tuğlaları olduğunu söyleyelim. Ve bir kez daha ilan edelim tüm dünyaya ve özellikle Kürt kardeşlere... Mevzubahis bölgede yapılanlar, Kürtler için bir aralık devlet kurmaya matuf değil asla! Defaatle altını çizdik; Kıyamet’in canlı kalkanı, Kürtlerdir diye… Biline ki bu canlı kalkan, ayak seslerini duyduğumuz “Gnostik Kabe Savaşı”nda kuzeyden inecek kırmızı bayraklı Türkleri durdurmak üzere bina ediliyor. Ancak “Kuzey Seli”ni durdurmaya bu seddin gücü yeter mi? Asla. Zaten; bilindiği üzere malum set, nice zamandan beri yekpare değil, delik!  Seddi delen, bir fay aralığının olduğunu söyleyelim: Bu aralık, “Fırat Kalkanı Operasyonu” ile oluşturulan Cerablus ve el Bab bölgesi olarak, devasa bir çatal kapı gibi duruyor orada. Lakin kapının ikinci çatalının Azez bölgesi olduğu besbelli. Bu anlamda, Ankara’nın gündeminde ve Yangında ilk yakılacak bölge…  

    Ancak sel durumunda, Amerika'nın Kıyamet Seddi'ni delen ve güneye açık kapı bırakan Cerablus çatal kapısının da yeteceği kanaatinde değiliz. Öyle zannediyoruz ki bu nedenle Türkiye, bir kapı da Kuzey Irak üstünden açmak niyetinde. Yani yeni bir Cerablus Kapısı”na ihtiyaç var; orası da seddin diğer ucu Kuzey Irak...  Çünkü güneye inme durumunda bu kapılar, son derece elzem ve stratejik...   Zira “Bir gece ansızın gelmekten…” söz eden Türkiye'nin önünde bina edilmiş bir metalik duvarla kaybedecek zamanı yok. Ordunun piştarları, mevcut kapılardan dalacak “Gnostik Kıyamet bölgesine…

    Referanduma bir ay kala… Kuzey Irakla ilgili olarak dememiz o ki… Ağustos 2017’nin son günlerinde, gündemi işgal etmeye başlayan, Kuzey Irak Referandumuyla alakalı olarak hayata geçirilen hızlandırılmış mekik diplomasisinde  Ankara’nın da bakanlık düzeyinde  bulunuyor olmasına rağmen, bu konu, “Devlet Aklı” tarafından bir kez daha düşünülmeli ya da düşünülmemeli. Bu kertede kanaatimizi söyleyelim: “Referandum olmamalı!” diyenlerin arasında bulunuyor olmasına rağmen, Ankara'nın bu konuda, şimdiye kadar ağırdan alan bir resim çizdiği belliydi. Hızlı diplomaside yer alıyor olmasına rağmen, bundan sonra da olabildiğince pasif kalacağı kanaatindeyiz.

    Bu kanaatimizden hareketle… Ve birkaç sebepten ötürü  mevzubahis Kuzey Irak Referandumunun, Ankara koridorlarında bir kez daha masaya yatırılmasının hayırlı olacağını düşünüyoruz.

    Bu sebeplerden birincisi: Bünyesinde Haşlı Şabi denilen İranlı fanatik Şiileri taşıdığı bilinen Merkezi Irak Ordusunun; Musul’dan sonra kuzeye yönelmesi ve dün yani 24 Ağustos 2017 itibariyle Türkmen Kasabası Telaferi de düşürmüş olması, pek hayra alamet değil.  Ki 2014 yılında, çoğunluğa göre, danışıklı bir döğüşün yansıması olarak ve tek kurşun atmadan, silahlarını dahi bırakarak kaçtığı Musul'u, geri dönüp tekrar almasındaki kolaylığı ortaya koyarak diyoruz ki: Bu harekatın sonunda, Bağdat Ordusu’nun nerede duracağı belli değil. Tıpkı Türkiye gibi; “Irak bir bütündür!” diyen Şii Bağdat Yönetiminin bu tespitinden hareketle denilebilir ki Şii Ordusu durmayacak ve  Türkiye sınırına kadar dayanacak... Bu durumda geride; ne Kuzey Irak kalır, ne de Barzani yönetimi... Yani bu harekatın sonucunda Irak'ın bütünlüğü korunur. Ancak bu Türkiye'ye komşu olan, “Yekpare Şii” bir ırakın da oluşmasına kapı aralar. Federalizm fiilen sonlandırılır ve ülke üniter olur. Bu durumda, çaresiz bir şekilde bölgedeki Sünniler, ya Haşlı Şabi’nin fanatik milislerince  katledilir ya da tamamı Türkiye'ye iltica eder; Yani bölge Sünnilerden boşaltılır. Böylece Türkiye, baştan ayağa Şiileştirilmiş bir Irak’la karşı karşıya kalır. Şiileştirilmiş Irak ise İran'ın ikinci adresi anlamına gelir. Bölge, Türkiye’ye kapanır; başta Suriye olmak üzere Arap Yarımadasının yan komşusu, Şii Farisiler olur. Ve Doğal olarak, açgözlü Tahran’ın İranileştirme Operasyonu, komşusu olduğu Suriye, Ürdün, Kuveyt ve Kuzeydoğu Suudi Arabistan’ın Şii Dahran bölgesinde sürer, gider…  

    Bu durumda soralım bakalım: Türkiye, “Toprak bütünlüğü korunmuş Irak…” derken, bunu mu kastediyor acaba?

    Geçelim ikinci hususa... Türkiye, toprak bütünlüğü Bağdat tarafından korunmuş ve bir bakıma üniterleştirilmiş “Yeni Irak  Devleti”nin oluşması aşamasında, Sayın Cumhurbaşkanının da teyit ettiği gibi TSK’nın, İran Ordusuyla birlikte yapacağı PKK üzerine operasyonla neyi amaçlanmakta? Acaba bu harekat, Amerikan silahları ile modifiye edilmiş “Kuzey Suriye Terörist Gücü”nün, Barzaniyye üzerine yapacağı muhtemel bir “iç etme”akınını durdurma operasyonu mu? Ya bu operasyon durdurulamazsa! Durdurulduğu taktirde, bu atak Şii Irak’ın önünü açmaya yardım sayılmaz mı? O durumda İran’ı kim durduracak? Yani Ankara, Kuzey Suriyeli Kürtlerin, Doğuya doğru ilerleyerek, Terör Şeridi”ni doğu cihetinde tamamlamaması karşılığıda, Kuzey Irak’ta, İranlı Haşlı Şabi Fanatiklerinin önünü açmaya mı razı oldu acaba?  “PKK’lılar mı yoksa Haşlı Şabiler mi?” ikileminde Ankara, neden sıkışmış görünüyor? Ya da sıkışmış durumda mı? Daha açığı; Türkiye, ipi çekileceği anlaşılan Kuzey Irak’ta kimi arzuluyor iç edici olarak? Son soru niye kendini değil?

    Bir kere daha kaydedelim: Geldiğimiz zaman dilimi itibariyle Kuzey Irak'lı Barzaniler, tüm taraflarca, gözden çıkarılmış görünüyor. Bu, bir süreden beri Türkiye ile birlikte hareket ediyor görüntüsü veren Erbil Yönetimine verilen bir Amerikan cezası olarak Mesut Ağa ve avanesinin tepesindeki Demokles misali duruyor. Anlaşılan o ki… Washington artık Kuzey Irak'ta bir “Barzani Adası” istemiyor. Bu sebeple bölge yutulacak: Türkiye, Irak Şii Devleti (yani İran) ve Kuzey Suriye arasında... “Ama kimin tarafından?” sorusunun ilk cevabı şöyle: Bu yutmaca oyununda,  Amerika’yı arkasına almış olan Kuzey Suriye Teröristleri şanslı görünüyor. Neden?  

    Bu konunun izahını, taraflıca yapmakta yarar var: Bir yıl önce, Kuzey Suriye Cerablus bölgesinde kaybeden Amerika, Kuzey Irak'ta kazanmak istiyor. Hatta ilave olarak, Türkiye'yi Kuzey Irak'ta oyalarken, “Terör Şeridi”nin en batısındaki Azez üstünden bir yıl evvelki kaybını da telafi etmek niyetinde... Tv haberlerinde konu edilmekte… Malum, bugünlerde, son düzenlemede adı her ne olursa olsun bildik ve eli kanlıPKK’lılar, bölgeye 20 bin teröristle beraber, Amerikadan aldıkları silahların sevkiyatını yaparak, araziyi olabildiğince tahkim etme işine girişmiş durumdalar.  Tabii ki Türkiye'de bunun farkında.  Ağustosun son haftasında, ülkedeki atmosfer, savaş kokmaya başladı bile. Rus, İran ve Amerikan savunma yetkililerinin, peş peşe  Ankara'yı ziyareti de kokuyu arttırmış durumda.  

    Amerika'nın niyetini okumakta beceri geliştirmiş olan Ankara, İran'la birlikte bir operasyona yeşil ışık yakıp karşı hamle yapma niyetinde olduğu yetkili ağızlarca çıtlatıldı. Bu hamleyle Amerika'nın oyununu, Hatay'dan İran sınırına kadar uzanma eğilimi gösteren Terör Şeridi” üzerinde ve birkaç noktada daha bozmak niyetinde. Ve Tak, Kandil ve devamı olarak Sincar üsleri de uçakların hedefi olacak. Buna karşılık ise vereceği tek taviz, Kuzey Irak olsa gerek. Yani Ortak operasyon kararı kesinleşirse diyebiliriz ki... Ankara, Erbil’i Tahran'a terk etmiş gibi görünüyor. Ancak bu hesabın sonunda Türkiye'nin kazanma ihtimali yok gibi... Zira ta başından beri anlata geliyoruz ya... “Amerika'nın temel planı, “Bölgeye, evvela Şiileri hakim kılmak…” diye. Öyle değil mi? Galiba evet! O halde Ankara'nın, Amerika'ya karşı, İran'la birlikte yapacağı operasyonun çakala karşı sırtlanla ortak olmak anlamına geleceğini kayda geçelim mi? Kesinlikle evet! Ankara'nın, bu aşamada ne düşündüğünü bilmiyoruz ama biz, bu kanaatteyiz. Bu arada, sözü edilen bölgenin taşının toprağının Sünni olması, karar verildiğinde bir anlam ifade etmiyor; taş ve toprak dahil, popülasyon da bir haftada Şiileştirilebiliyor. 

    Bu aşamada, Erbil merkezli çerçevenin fotoğrafını tamamlamak için bir solukta, geriye gidelim istiyoruz. Hatırlanacağı gibi Mesut Barzani, mevzubahis “Bağımsızlık Referandumu” konusunu, 2014 yılında almış ve tarih olarak da 2016’yı işaret etmişti. Fakat bu kararını, o yıl içinde pratize edemedi. Çünkü geçen yıl, Barzaniler'e karşı bir darbe planlandı. Bu darbenin eli, ayağı PKK'lılar; beyni, Amerika’ydı. İşte, o zaman anladı Mesut Ağa, sularının ısındığını. Amerikan planına karşı, Avrupa'da bir dizi geziye çıktı.  O zaman fakir, “Barzani Türkiye'ye İltica Etti” başlıklı, bir video yayınlamış ve; “Avrupalılar, Mesut Ağa’ya, ‘Sen, bu konuyu Türkiye ile görüş!’ demiş olmalılar.

    Yani Barzani, Avrupa'da aradığı bağımsızlığı bulamamıştı. Bu sebeple  söz konusu gezinin, hemen arkasından da Mesut Ağa'yı Ankara'da gördük. Aradan çok geçmedi ya Ağa, ikinci kez referandum tarihi açıkladı; 2017 Yılı Eylül ayına denk gelen bir zaman için… Bunu, nasıl yorumlamak gerekiyor? Sadece; “Bu tarih belirlemede, Ankara’nın sesli düşündüğünü biz, yazılı düşünebilir miyiz?” deyip geçelim.

    Neyse, yorum bir yana; meselenin sonunu söyleyelim… Bu durumda, Türkiye'nin yapacağı tek şeyin, hem Bağdatlı Şiilere, hem de Kuzey Suriye PKK’lılarına karşı, Kuzey Irak'ı, bir yavru devlet olarak koruması altına alması Rahmetli, Teori Duayeni Mahir Kaynak’ın vasiyetinin yerine getirilmesi anlamına gelir. Bunun için yapılacak atak  Merhum Kaynak’a göre, Barzani'nin Referandumu arkasından söz konusu devleti tanımak olmalı. Bu noktada baba Mahir’e bir ek olarak denilebilir ki; “Şu an, Mesut Ağa, haddinden fazla sıkışmış durumunda. Yani 25 Eylül Referandum gününe bir aylık bir süre varken el yakacak kadar ısınan sulara bakıp durmak olmaz. Biliyoruz ki bir ay içerisinde, sıcak sularda çok balıklar avlanır, çok yemekler pişirilebilir. Ama korsan balıkçılar, kendi balığını avlamanın peşinde; aşçılar da kendi aşının… Yani Erbil için balık da yok, aş da yok çünkü zaman yok! Ya Türkiye’nin kafasında ne var? Ya da ne olmalı? Bu bir yana…

    Ondan önce Kuzey Irak yönetimi ne yapabilir? Bizce, bu çaresizlik durumda, Mesut Ağa'nın apar topar alacağı meclis kararının birincisi; Referandum tarihini öne çekmek olmalı…  İkincisi; Bölgesi'nde bir Türkmen-Kürt Cumhuriyetin ilan etmesi… Ve “Kafamı bozmayın! Gerekirse “Küçük Devleti”mizin, Türkiye'ye ilhak  kararını da  alabiliriz!” diyerek bölgenin kuzey sınırını açması ve gönderlere Ayyıldızlı Bayrağı çekmeli…  

    Böyle bir atak, nice zamandan beri sözü edilen “Dicle Kalkanı”nın bir anda zaferle sonuçlanması anlamına gelir mi? Kuşkuluyuz! Zira Türkiye, böyle bir hamlenin sonuçlarına nasıl katlanacak; belli değil? Lakin kanaatimizce katlanması gerekmiyor.  Bu oldu bitti karşısında Türkiye, nötr bir noktada durarak, başta Mesut Ağa olmak üzere tüm taraflara sükunet telkin etse yeter.  Bir yandan gerilen ortamı yumuşatma yoluna giderek; diğer yandan da bölgeye ordusunun yığsa kim ne diyecek? Tali olarak Rusya’yı ikna etse yeter diye hayalliyoruz. Ya asıl ikna edilesi kim?

    Bu  parselde düşüncemiz o ki... 15 temmuz'u ve Fırat Kalkanı’nı yaşamış, zaferini dünyaya kanıtlamış olan bir Türkiye'nin karşısında, kimsenin, agresif bir karşı pozisyon alacağı kanaatini taşımıyoruz. Mesele, ufak tefek sıyrıklarla atlatılır ve Kuzey Irak'ta bir oldu bitti olur ve olur, biter.

    Asıl mesele, Vindsor Kraliçesi’ni iknaya bakar. Bu ikna için de Sn. Cumhurbaşkanı’nın bugünlerde, bir Londra seyahati yapmasının yararlı olacağını kayda geçelim. Tıpkı Kıbrıs Barış Harekatı esnasında, dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in yatağı, Londra'ya sermesi gibi.  Şu an Ankara'nın elinin, 1974’ten çok daha güçlü olduğunu söylemekte de bir mahsur görmüyoruz. Tekraren söyleyerek açalım mı biraz?

    Bu ziyaret, sadece Windsor ailesine yapılacak bir ziyaret olmalı. Çünkü bir hafta önce Londra'dan yapılan açıklamada İngiltere'nin, Barzani Referandumuna ve Bağımsız Kuzey Irak Devleti’ ne  karşı durulduğu söylenmişti.  Yani anlaşılan o ki… Tamam; “Müstakbel Battenburg Hanedanlığı” Kuzey Irak'ta bir bağımsız devlet istemiyor. Ya Vindsorlular, istiyor mu? Bu ailenin, Kuzey Irak kararında, Ankara'nın etkili olacağı kanaatini taşıyoruz. Konuya, ilerleyen satırlarda bir kere daha değineceğiz. Şimdilik bu kadar! Virgül...

    Başa dönerek söyleyelim: Bir gün, olan olursa yani Kıyameti kapıya dayayan atak gerçekleşirse… Yani Anti-Reks Orta Kuşağında müttefik gibi duran ve bugünlerdeki PKK operasyonunda, Türkiye'nin yanında bulunma ihtimali olan İran'ın, bize göre muhtemel bir “Gnostik Kabe Harekatı”nda, ikircikli davranacağı kuvvetle muhtemel… Hatta gizli gizli, TSK’nın “Fahreddinpaşa Operasyonu”na karşı duracağını da söylemekte bir mahsur görmüyoruz. Çünkü Mısır merkezli kurulacak olan “Gnostik İslam Ekolü”nün, bir başka versiyonunun, Sıffin Savaşı'ndan sonra, İran üzerinde kurulduğunu söylemiştik. Şimdi de söylemeye devam ediyoruz. İran ve Mısır Gnostizminin aralarındaki fark, birinin Babil Ekolüne mensubiyeti ve diğerinin biztihi Mısır Ekolü oluşuyla ilgili bir ayrıntı. Ama konuya dair yazdığımız “Neobabil ve Yeni Mısır Ekolleri” konulu makalede bunun her şey olduğundan söz etmiştik.Tamam, bu doğru! Fakat tarihin derinliklerinden haberdar olduğumuz kadarıyla Mısır ve Babil Ekollerinin yeri geldiğinde “Üçüncü Ekol”e yani “Ahad Allah Ekolü”ne ya da “Kabe Ekolü”ne karşı durmakta da asla bir beis görmediğiydi. Şimdi de görmeyecek çünkü “Üçüncü Ekol”ü kadim zamanlarda da şimdi de Türklerin üzerinde borç! Bu nedenle Kuzey Irak’ta olası bir Türk Egemenliğinin, Tıpkı Cerablus misali hayata geçirilmesi, gelecekteki “Gnostik Kabe Savaşı”nda ikinci cephenin açılmasında ve “Antik Babil Ekolü”nün durdurulması anlamında yararlı olacağı kesin!

    Yukarıda “virgül” koymuştuk ya… 2017'nin Haziran ayında Viyana Kıbrıs Görüşmelerinde konu edilen, adanın bütünlüğününü yeniden düşünmek gerekir. Anti-Reks’in Orta Kuşağının hakimi olması anlamında Türkiye'nin, aynı planın Güney Kuşağıyla yakın bir çatışmasından söz ediyoruz yukarıda... Bu çatışmada Kıbrıs, Cerablus ve Kuzey Irak, üç açık kapı anlamı taşıyacağı için çok mühim! Bu kapıların kullanıcısı elbette, Türk Ordusu olacak… Yoksa Orta Kuşağın merkez ülkesi Türkiye'nin “Güney”e inmesi ve dolayısıyla Kabe'nin Gnostikleşmesinde ya da “Piramit’in Kabeleşmesi”nde sonucu belirleyici bir unsur olması zor gibi görünüyor.

    Kuzey Irak hususunda bir üçüncü fasıl daha açmak lazım. Bu fasılın ana unsurları Kuzey Irak, Barzaniler ve İsrail…

    Malum olduğu üzere 1800'lü yıllardan başlayarak, küçük kasabaları Barzan’dan başkaldıran Kürt Kabilesi Barzaniler, Osmanlı'nın başını ağrıtan unsurlardan biri olarak ortaya çıkmıştı. Cumhuriyetle birlikte bölge ve dolayısıyla Barzan Kasabası da ana ülkenin dışında kaldı. Ve Türkiye'yi alakadar etmez oldu artık. Öte yanda Barzani Ailesi, mücadelesini devam ettirdi ve ilerleyen zamanla birlikte Irak içerisinde, bir federal bölge durumuna geldi.

    Buraya kadar her şey normaldi. Ancak bu küçük ailenin yükselişiyle birlikte, bir takım söylentiler de başlamış oldu. Dendiğine göre bu aile, Kripto bir Yahudi Dönmeseydi. Dolayısı ile İsrail tarafından her daim kullanıla geldi; kullanıla gidecekti. Hatta bu aşiret, İsrail'in bölgedeki gizli eli olarak tarif edilmekteydi. Hatta Mesut’un babasının çocukluk arkadaşı, İsrailde Genel Kurmay Başkanı dahi olmuştu. Bu nedenle Baba Barzani’yi kışkırtan da İsrailde mukim eski arkadaşları oldu. Bu nedenle Barzan kasabası ve Barzaniler, her daim üzerlerine rezerv konan bir bölge ve aşiret olageldi.

    Kuzey Irak konusuna “Kripto Barzaniler” üzerinden yaklaşan ve bölgede kurulacak bir Barzaniyye Devleti’nin, İsrail'in Beşinci Kol Karakolu görevini göreceğini iddia edenlerle aynı fikri taşımadığımızı söyleyelim. Fakir, Barzanilerin orijini ile ilgili herhangi bir yorum yapmadan diyebilirim ki… Bölgedeki hakim unsurlar anlamında birçok devletin hakimleri; mesela, Suriye'nin Nuseyrileri, Ürdün’ün Haşimileri, hatta iddia edildiği üzere kökleri Hicaz Yahudilerine dayanan Körfez krallıkları ne kadar  İsrail ileri karakolu ise Kuzey Irak'ta kurulması muhtemel bir Barzani Devleti de o kadar İsrailli olacaktır. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: İddialardan çıkan sonuca göre, Arzı Mevut’un sınır taşı diyebileceğimiz olası Barzani Devleti'nin, Fırat ve Dicle'nin paranteze aldığı asıl bölgenin, pratik olarak Arzı Mevudlaştırılması hususunda, maya olacağı kanaatini taşımıyoruz. Zira yoğurt çok çok büyük, maya ise pek küçük ve düşmanları arasına sıkışmış vaziyette yani sun’i solunumla yaşayacak kadar cılız. Ancak ona suni solunum yaptıracak olan asla İsrail parmağını kıpırdatmıyor. Ve Erbil Bölgesi şimdiden Türkiye’nin uzantısı durumunda… Bölge halkının ticari sadakasıyla ayakta durmakta... Bu bir… Birinci fasıla şunu da ekleyelim: İsrail Siyoncularıyla 300 yıldır can ciğer kuzu sarması olan İngiltere, 1. Dünya Harbi'nin sonunda, Osmanlı topraklarının önemli bir kısmını kendi zimmetine geçirdi. Bu arazinin arasında, Filistin'de vardı; küçük Barzan Kasabasıda… Buna rağmen Kraliçe, Filistin'de bir İsrail devletini hayata geçirebilmek için otuz sene beklemek zorunda kaldı. Ancak isteseydi, Barzan Kasabasında kolaylıkla bir “Barzani Kripto Devleti” oluşturabilirdi. Yapmadı. Hiç olmazsa, Kuzey Irak'tan ayrılıp giderken bölgeyi, federal yapabilirdi; yapmadı. Bölgenin Federalizmi, daha sonra hayata geçirildi. Bu hususta unutulmamalı.

    Konuya dair söyleyeceğimiz ikinci husus ise… Fakiri okuyagelenlerin bildiği gibi biz, tarihin derinliklerinden çıkagelen “İngiliz İsrail Ortaklığı”nın, 2016 Amerikan Seçimleri ile beraber bozulduğu kanaatini taşımaktayız. Ve söz konusu Amerikan Seçimlerinde yanlış ata oynayan İsrail, artık Stuart Hanedanlığı kadrolarına dahil... Yani her şeye rağmen Ortadoğu'da hala, İngiliz topraklarının yüzde yirmibeşi kendi tapularında olan Vindsor Hanedanlığı egemen; Stuartlar değil. Konu, bu noktaya ulaşmışken şu cümleyi söylemekte de mahsur görmüyoruz: İsrailli Eşkenazların değil, bölgede bir Arzı Mevut oluşturmaya, bizzt kendi yerlerini korumaya bile ehemmiyeti kalmamış durumda. O nedenle Kuzey Irak'ta, ikinci bir Arzı Mevud devletinin kurulacağını söylemenin imkanını görmüyoruz.

    Yukarıda da izah ettiğimiz gibi şu an Mesut Ağa ve Aşireti, kendi canının derdine düşmüş durumda, Eğer Türkiye aradan çekilirse ya Şii Irakıları eliyle İran'ın ya da Amerikalılar aracılığıyla PKK'lıların bir uzantısı olmak durumunda... Yani Barzanilerin, İsrail Eşkenazlarına şimdi o kadar ihtiyacı var ki... Ancak O Eşkenazlar, ortalarda görünmüyor. Ve Mesut Ağa, yaşlı gözünü Ankara'ya dikmiş durumda; “Kendisini kurtarsın” diye...

    Ve son olarak şunu kayda geçelim: Kuzey Irak'ı kurtaracak olan yine Türkiye! Yukarılda bir yerde sözünü ettiğimiz; “Barzani Türkiye'ye İltica Ediyor!” makalemizde anlatıldığı üzere, Mesut'un babası Molla Mustafa'yı kurtardığı gibi... Yaşayıp göreceğiz… Zira tarih, tekerrür eder/ediyor/edecek.

    ***


    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288

    Yine devam... 

    Eğer, yukarıdaki tahminlerimiz doğru ise… Türkiye'nin bu aşamada Kuzey Kuşak  ve  o kuşağın baskın unsuru olması muhtemel Rusya'yla iyi geçinmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz. Artık Ankara, iyi geçinme yolunun nerelerden geçtiğini fark edebiliyor. Öncelikle Ankara, “Suriye bizim!” gibi davranmamalı ve Rusya'nın orada, istikbalde de var olacağını kabul etmek durumunda.  İlaveten, gerek Ortadoğu'da, gerek Orta Asya'da ve hatta gerekse Balkanlarda yapacağı operasyonlarda Türkiye, öncelikle Rusayı haberdar etmeli ve onun çıkarlarına basmamaya gayret ederek yürütmeli işini. Buna, bir bakıma “Köprüyü geçene kadar, Ayı’ya dayı deme politikası” adını verebiliriz.

    Yine bu anlamda, iki Almanya'nın kuzeyine düşen “Prusya Hanedanlık Sahası” derin yapısıyla “Abdülhamid-Wilhelm Dostluğu”nun yeniden gündeme getirilmesinin yararlı olacağı düşüncesini taşıyoruz.  Bunun için güncel “Türk Alman Kavgası”nın, Alman seçimlerinin arkasından sonlandırılmasının bir yolu bulunmalı. Aslında bunun için bir yol var: Bu da Rusya'nın, 2016 Amerikan Seçimlerinde yaptığı iddia edilen Siber Operasyonun bir versiyonu… Bu manada Türkiye, “Siber Seçim Operasyonu”  yapabilecek “Beyaz Şapkalı Güçler”in önünü açmalı. Ki o güçler, malum kısa bir süre önce, ülkesinde ezanı yasaklamaya kalkan İsrail televizyonlarında ezan okutmuştu.  Yani ayan beyan anlaşılmakta ki söz konusu “Siber Potansiyel” Türkiye'de mevcut...  Hatta öyle hatırlıyoruz; bir yıl evvel yirmi bin kişilik bir “Siber Ordu”nun TSK bünyesinde faaliyete başladığının haberi ajanslara düşmüştü. Malum! “Askerlik, yan gelip yatma yeri değildir.” O halde şimdilerde mevzubahis “Siber Ordu”nun Almanya üzerine bir sefer düzenlemesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz.

    Bu bağlamda, Sn. Cumhurbaşkanının, Alman seçimleriyle ilgili olarak, oradaki “Gurbetçiler”e ettiği tavsiyenin önemli olduğunu düşünüyor ve ekliyoruz… O tavsiyede uyulması gereken ön şart, Kuzey Almanya kökenli partilerin iktidara taşınmasını sağlamak olmalı.

    Zira nice zamandan beri Almanya’nın Federal yapısına Bavyeralıların hakim olduğu görünüyor; seçim sonrası durumun aynı şekilde devam etmesi de kuvvetle muhtemel. Bu realiteden, Purusyalıların rahatsız olmaması ise olanaksız. O halde Türkiye, bu ikilem durumuna çomak sokma konusunda -Belki Rus hackerların da yardımıyla- başarılı olursa ve eğer, 25 Eylül Seçimleri sonunda Alman federal yapısında, Kuzey Almanya Prusya Hanedanlığının uzantısı olan partiler hakimiyet kurabilirsa, Ankara açısından Berlin ile yeniden sıcak ilişkiler kurmak ümkün olacak.  Böyle bir gelişme,  Orta ve Güney İslam Ekollerinin oluşması durumunda Türkiye'nin kendi kuşağı içerisinde arkadan vurulmasını önleyecek bir hamle olarak okunabilir.

    ***


    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288

    Bu arada... 

    Sn. Başbakanın, 2017 Ağustos’unun son haftasındaki Çinhindi üzerine yaptığı seferini çok önemsediğimizi de yazmış olalım. Ortadoğu kaynarken, Türkiye'nin, Çinhindi üzerinden yaptığı hamle, “Dünyanın Merkezi”yle ilişkisiz gibi görünse ve Binali Bey’in ziyareti, kimi çevreler tarafından, anlamsız bulunsa da mesele hiç de öyle sayılmaz. Malum! Aynı günlerde de Cumhurbaşkanı'nın bir Ürdün ziyareti oldu... “Gerek Vietnam-Singapur ve gerekse Ürdün çıkarması yerinde ve zamanında olmuştur.” denilebilir. Hatta bu hamleleri üçlemek ve Türkiye'nin dünya politikasını, Fas ve etrafındaki İslam ülkeleri üzerinden de güncellemek ve güçlendirmek gerekmekte.  Bu minvalden olmak üzere, 2017'nin Sonbaharında, Sn. Cumhurbaşkanının “Mağrip Bölgesi”ne bir ziyaretinin olabileceğini düşünüyoruz.

    Böylece Amerika'nın “Güney Kuşak Projesi” ve “Mısır merkezli Gnostik İslam Planı” Başbakan Yıldırım’ın ziyaretleri  üzerinden doğu ve muhtemel Mağrip ziyaretleri üzerinden de batı yönünden paranteze alınmış oldu/olacak demektir. Bunun gibi aynı anlamda Amerikan politikaları, Ürdün, Katar ve Somali üzerinden de preslendi/preslenecek anlamına gelmekte. Bu hamleler tek taşla iki kuş vurma şeklinde de okunulmalı. Çünkü şunu da ekleyelim ki… Amerika ve aynı bölge üzerinde teorik yatırım yapmayı planlayan “Papa'nın Latin Ekolü”nün dünya siyaseti de Türkler tarafından kuşatılma altına alınıyor/ alınacak; haberiniz olsun!

    ***


    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288

    Bu araya, unutmadan şunu da yapıştırmakta yarar var: Başbakan Navaz Şerif'in bir ay evvel, adı konulmamış bir darbeyle alaşağı edilmesiyle birlikte açık seçik belli olmuş durumdaki Pakistan, -daha evvel açıkladığımız gibi- bir değil iki tane…  Türkiye açısından, bu sonucun arkasından sorulacak soru şu olmalı: Türklerle kardeş olan Pakistan hangisi; Kuzey Pakistan mı, Güney Pakistan mı? Cevabı uzatmadan verelim: Tabii ki Kuzey Pakistan… Bunun nedeninin, tarihi argümanları olduğu gibi nominal karşılığı da bulunmakta; Pak Bölgenin “Anti-Reks” paylaşımında “Orta Kuşağın payına düşüyor olması… Yani Türkiye'nin müstakbel kardeşinin, tüm ülke değil; Kuzey Pakistan olma ihtimali çok yüksek. O halde, Türkiye, orta yetki seviyelerinde –mesela MİT Müsteşarlığı- aracılığıla Pakistan’ın Kuzeyi ile yani Aşiretler Bölgesi ve İç Keşmir’le ilişkisini güçlendirmeli. Bu atakla kuzey bölgesinin, tüm Pakistan üzerindeki etkinliğini artırmanın bir yolunu bulmalı.

    ***


    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
    Ağustos 26 düzenlendi

    Sonuç itibariyle… Ve evvelemirde şunu söylemeliyiz ki... Yüce Rahman'ın yardımıyla “3. Versiyon Amerikan Anti-Rex Hamlesi”nin de boşa çıkartılmış olacağından adımız kadar eminiz. “Son ABD Hamlesi”nin boşa çıkartılacak olması, elbette Türk ve Amerikan güç terazisinde, Türkiye lehine gelişmelere meydan verecek… Öyle duruyor.  Bu durum, Arapları yeni bir ittifak tercihi yapmak zorunda bırakacak. Ve zannediyoruz ki tercih, tekraren Türkiye'den yana dönecek. Burada Türkiye'nin yapacağı en önemli hamile, İran’la Arap Dünyasının çıkarlarını örtüştürmenin bir yolunu bulmak olmalı… 

    Bu yolun da Petrol ile alakalı olduğu su götürmez.  O halde bütün mesele, boru hatlarının kesiştiği bir Türkiye oluşturularak; Ankara'yı “Dünya Petrol Borsası”nın önemli bir oyuncusu haline getirmek olacaktır. Eğer böyle bir borsa oluşturulabilirse Başta Azerbaycan olmak üzere, Orta Asya'nın ve Rusya'nın da bu birlikteliğe dahil olmak adına teşne davranacağını, zaten biliyoruz.  Kanaatimize göre, Ankara zaten öyle yapmak istiyor. Bizimkisi, konunun altını çizmekten ibaret...

    ***


    Teşekkür edenler (1)yörük
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
    Ağustos 25 düzenlendi

    Efendim, konuyu burada noktalıyoruz Ve öyle zannediyoruz ki sevgili İsmail'in arzu ettiği fotoğrafı yenileme ve “Her Şeyin Teorisi” anlamında doyurucu öngörülerde bulunmuş olduk. Ancak söyleyeceklerimiz daha bitmedi yani başka düzlemler üzerinde her şeyin teorisi serisini devam ettirmek niyetindeyiz.  Inşallah öngörüleriniz doğru yere oturursa Arzu edilen fotoğrafların son hali ortaya çıkmış olacak…

    Yine de her zaman olduğu gibi biz böyle diyoruz da işin hakikatini yalnızca Aliym olan Allah biliyor.  Ve her şeyin hakimi, Hayy ve Kayyum olan Kadir-i Mutlak ülkemizi, milletimizi, devletimizi ve ümmetimizi korusun! Kafirler ve Münafıklar karşısında bizi, güçlü ve galip eylesin!  Amin...

    ***

    Teşekkür edenler (3)Cengizhan_29 hakimbeyaz yörük
  • GüneyKutbuGüneyKutbu Gönderiler: 278
    Barzani meselesinde küçük bir düşüncem var belki haddime değil ama dile getirmek istiyorum.

    Barzani ve o bölgenin insanı sünni ekolden mi? EVET.

    Türkiye Sünni Ekolden mi? EVET.

    Hangi temeli atarsak atalım, bölgeye er ya da geç bize bizden başkası yalan olur mantığı ile bir an önce adım atmalıyız. gerisi sadece bazı devletleri oyalama olur. Ben derim ki İran ile kandile girerim, Erbile Ay Yıldızı çekerim, Musul için Rusya'yla görüşürüm, Kraliçeye de bölünmüş bir ırak taslağını gönderirim severler ya bölmeyi hani.. En nihayetinde ortadoğunun heralde ön kıyamet savaşının vesilesi yapmayı düşündükleri gnostik kabe planına karşılıkta bütün sünnileri gerekirse orta doğuya çullandıracağımı da açıktan belli ederim. İşe de önce kandilden başlarım iran ile.
    Teşekkür edenler (2)hakimbeyaz Cengizhan_29
  • AzerAzer Gönderiler: 490
    Ankara sagi gosteriyor herkes soldan geliceyini bekliyor ama hedef ne sag ne sol tam merkezdi diye dusunuyorum
    isi kokunden haletmek istiyor
    barzaniye karsi olmasinda iranla birlikde gorunmesindede ve s.  bir bildiyi var devletin
    hicbir sey gorunduyu gibi diyil 




  • yörükyörük Gönderiler: 230
    Türkiye nin İran ile birlikte kandile operasyon yapacağının konuşulmasının ertesinde İran devrim muhafızları kaynaklı haberler çıktı devrim muhafızları diyorki bizim böyle birşeyden haberimiz yok manası çıkarttığım, kandil operasyonunda biz yokuz gibi birşeyler söylediler. bu haberler kiralık kalemler tarafından çıkarılmış olabilir. İran genel kurmayı ile devrim muhafızları arasında bir sorun ikilik olduğunu İran ın gizli hakimlerinin siyasilerin değil devrim muhafızlarının olduğunun işaretlerini görüyorduk hatta kimileri diyorduki devrim muhafızlarının en üst kadrosu iranlı yahudilerden oluşuyor diyorlardı.


  • AzerAzer Gönderiler: 490
    dogru devrim muhavizlari hepsi bastan asagi fars ve yahudi kokenli ve iran ordusu da bastan asagi Turklerden ibaret, ona gore devrim razi diyil gibi gorunub altdan fitneni ise salicakdir, Turkiyeyi tuzaga cekmek icindin cok calisiyorlar nede olsa bu son oyun haki farsdarin ve.s lerinin 

    son kez dunyayi fethe cikacagiz ALLAH in izniyle ve 3000 bin yildan cok gecen zaman diliminde 2 ci karsilasma olucak her iki tarafla
  • yörükyörük Gönderiler: 230
    biz çocukken yazları köyde çobanlık yapardık, dağ başında canımız sıkılır köpekleri dövüştürmek isterdik kimin köpeği daha güçlü diye diğer çocuklarla iddialara girerdik. köpekleri dövüştürmek için iki köpeğin arasına ekmek atardık böylece köpeklerin ekmek için birbirine sarmasını beklerdik. nedense sonuç hiç beklediğimiz gibi olmazdı köpekler sırayla ekmekleri yerdi hiç dövüşmezlerdi dağdan köye biz aç köpekler tok olarak dönerdik :) barzani iran Türkiye ilişkisini bu açıdan görmek lazım.
  • Cengizhan_29Cengizhan_29 Gönderiler: 571
    Benim fikrim hala aynı. .Erdoğan perde arkasında barzaniyi destekliyor. .referandum olucak. .

    Ve daha da ötesi Barzani Türkiye ye baglanicak. .
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .