DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

MÖSYÖ’NÜN SURİYE LANETİ

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 328
Şubat 12 düzenlendi Kategori DERİNDUNYA MAKALELERİ
 Levantenya’nın Kanlı Kaderi
MÖSYÖ’NÜN SURİYE LANETİ
Ahmet YOZGAT 

Derindunya’nın düşünürlerinden Sevgili Tuncay Bora,  2018 yılının ilk günlerinde, Afrin Operasyonunun başladığı sırada, Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’un ağzından dökülen yakışıksız beyanatlar karşısında, dikkatimizi çekmekte. Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ı, Elizee Sarayında ağırlayan Fransa'nın genç lideri Makron’un ziyaret esnasında, Ankara ile dünya konularında aynı ve yakın görüşe sahip olduklarını açıkladıktan birkaç gün sonrasında, Türkiye'nin başlattığı Operasyon hususunda Türk Ordusunu, işgalci gibi görmesi… Ve hatta hiç gereği yokken, Ermeni Meselesini, yeniden ortaya atarak, yine “Soykırım Sakızı”nı çiğnemeye başlaması, hakikaten bardağı taşırmaya yetti. İşte, bu nedenle Tuncay kızgın... Ve mesajında, “En derin selam, sevgi ve saygılarımla Ahmet abi…” cümlesinin ardından diyor ki “Fransa, yıllardır Suriye’de ölen onca mazluma karşı ses çıkartmadı. Şimdi Afrin Operasyonu ile veto hakkına sahip biri yani asıl üye olduğu BM-GK’dan acil toplantı istiyor. Neden? Acaba, tapuda bir sorun mu çıktı? Bu ne menem bir tapu ki hiç değişmiyor abi?”

***

Fakirin, “Irak ve Arap Yarımadasının sahibi İngiltere; Suriye ve Lübnan’ın Tapusu” Fransa’nı elinde…” dediğimi biliyor Tuncay. Hatta Ankara’ya duyurmak için; “Suriye Meselesini, Paris’le konuşmak lazım.” Sözüme de vakıf. Bu nedenle sormak hakkı tabi; “Tapuda bir sorun mu çıktı? Bu ne menem bir tapuymuş ki hiç değişmiyor abi?” diye…

Efendim konumuz Fransa… Devletlerin iki katmalı derin yapılarını çözmeye çalıştığımız “ikili devletler” serimize Fransa’yı da katma zamanı geldi artık. Bu nedenle “İki Fransa” konulu birkaç yazı kaleme almak niyetindeyiz. Bu çalışmamız, Fransa serinin birincisi olsun! Önce, coğrafya ve tarih yapalım… O halde başlayalım konumuza, daha doğrusu masalımıza, bir Fransız’la başlayalım… Jean de La Fontaine ya da kısaca La Fonten’in, 1621-1695 yılları arasında yaşamış olan, Fransız şair ve yazar olduğunu bilmeyenimiz var mı? Zannetmem… Çünkü o, yazdığı fabl eserleri ile tüm dünyanın tanıdığı birisi...  Tabii ki ülkemizde de yeterince meşhur... “Onun, en ünlü fablı yani konuşan hayvanlar masalı hangisidir? Derseniz; tabii ki "Karga, Tilki ve Peynir" denecektir. O halde hemen bir bakalım, sözü edilen masala ve böylece yazımıza tatlı başlayalım...

Efendim! Karganın biri, konmuş bir söğüt dalına... Ağzında, koca bir peynir parçası olduğu halde, dalda sofrayı kurma niyetinde... O sırada, çevrede dolanan bir tilki kardeş, kokuyu almış tabi. Daha durur mu bizim Kurnaz Efendi? Koşa koşa, karganın bulunduğu araziye gelmiş. Ve vaziyete tanık olmuş: Bir karga ve ağzında koca bir peynir parçası… Tam da bizimkinin ağzına layık bir taam… Daha durur mu tilki? En ünlü hususiyetini yani kurnazlığını konuşturmak üzere, kargayı nasıl tuzağa düşüreceğinin hesabını yapmaya başlamış: Bir iki üç derken… Hesap tamam olmuş. Bunun üzerine tilki kardeş, tüm yılışıklığıyla; "Günaydın Sayın Karakarga kardeş!” diye başlamış söze. Ve devam etmiş… “Aman efendim, bu nu ne güzellik!" diye. "İnanın, bakmaya doyamadım zatıâlinizin sıfatına! Hele şu pırıltılı tüyleriniz, biçimli kuyruğunuz, kuzguni siyah renginiz... Valla, ne yalan söyleyeyim; aklımı başımdan aldınız! Bu koca ormanda, üzerinize bir güzel daha yok!" Bunca kompliman üzerine karakarga, bir gönenmiş; bir böbürlenmiş ki demeyin gitsin.  Gri gözlerini kırpıştırmış, kanatlarını havalandırmış, kuyruğunu sallamış ve boynunu sağa sola kıvırmış... Doğal olarak tilki, onun bu halini görünce, daha da coşmuş. En güzel palavralarını sıralamaya başlamış. Saymış, dökmüş karganın özelliklerini. En sonunda da; "Bunca güzelliğin bir parçası olarak sesiniz nasıldır; kim bilir?! Acaba sesinizi duyabilir miyim, efendim?" Bu arada karga; "Şuna bir gak diyeyim de ses görsün avanak." demiş içinden. Sonra da: "Gak!" deyivermiş. Tabi, o gak der demez peynir parçası da ağzından düşürüvermiş. Daha durur mu tilki, hemen atlamış ve kapmış peyniri. Yalana yalana yemeye başlamış. O an zavallı karganın aklı başına gelmiş ya iş işten geçtikten sonra maalesef... Bu durumda, yapacak bir şey yokmuş; bu yüzden aval aval bakakalmış. Bu arada, tilki de işini bitirip oradan uzaklaşıp başka avanaklar bulmaya giderken; son bir kez dönmüş karakargaya ve ders niteliğindeki şu sözünü söylemiş: "Hey karga, karakarga..." demiş. "Bakma bana suçluymuşum gibi… Ve şu sözümü hiç unutma! Kusura bakma! Bu dünyada herkes seni, çıkarı kadar över; yüzüne güler… Bu arada da peynirini yer ve gider." 

****

Şimdi geçelim konumuza… Osmanlılar, 1516’da Mercidabık’ı kazanıp bölgeye girdiklerinde, oralarda hazır, epey bir miktar Türk ve Türkmen nüfusla karşılaştılar. Bu nüfus, bölgeye ineli dört yüz elli yıl olmuştu. Yani 1071, sadece Anadolu’nun kapısını açmamıştı Orta Asya Bozkırlılarına. Aynı zamanda Ortadoğu coğrafyası da Türk rengine boyanacaktı. Bununla beraber, Suriye ve Levant bölgesinin Türkleşmesi, Alparslanoğlu Melikşah döneminde oldu ve bitti. Lakin Melikşah’ın kuşkulu ölümü ve Vezir Nizamülmülk’ün katliyle yani takvimler, 1092’yi gösterirken başlayan saltanat kavgaları sonunda Büyük Selçuk İmparatorluğu dört parçaya ayrıldı. Bu parçalardan biri, sözünü edegeldiğimiz bölgeye hâkim olan Suriye Selçuklularıydı. Ve bu İmparatorluk, Levantiya’da 1092’den 1117’ye kadar 125 yıl hükümferma oldu. Selçukluyu takiben bölge yine Türk’tü, Türkiye idi. Sadece saltanat sahipleri değişmişti. Önce Atabek Zengiler, onların takipçisi Eyyubiler ve de yine onların devamı Memlukler… Ve Osmanlılar…  

Madem bin küsur yıllık “Türk-Türkmen Yurdu”ndan söz ediyoruz… O halde yakından bakalım, sözü edilen Levant bölgesi ya da Levantenya’ya… Levant ya da Arapça söylenişiyle el-Maşrık, Akdeniz'in doğu sahillerinden Irak, Ürdün ve Sudeyri Arabistan’ın kuzeybatısına doğru genişleyen araziyi tanımlamak için kullanılmakta. Fakat şunu da söylemeliyiz ki… Bu bölgenin sınırlarını kesinleştirmek mümkün değil. Bir bakıma Levant ve Translevant, içi muğlak bir coğrafî alan veya tarihî ve kültürel bir arazi adlandırması denilebilir. Tarih içerisinde Levant denince, Güneydoğu Toros Dağları eninde bir arazinin, Orta Doğu üzerinde, incelerek varıp Kızıldeniz’e dayandığı alan akla gelmekteydi. Bazen, buraya Kilikya yani Çukurova arazisi dâhil edildi. Fakat bu eklemenin, zorlama olduğu ve tarafsız tarihçilerce kabul görmediği de bilinmekte. Bunun gibi… Zaman zaman Levant insanı ve kültürü, Sina ve Nil Nehri arasındaki bölgeye egemen olmuş olsa da, burasına da Levant denilemez.  Tabiiyetiyle, Sina Yarımadası, Levant ile Mısır arasında bir köprüsü vazifesi görmekteydi sadece; araziye dâhil değildi.  Uzun lafın kısası ve dar anlamda ya da 12. Yy’da yapılan adlandırmayla “Levant, sırf Suriye, Lübnan ve Filistin’le sınırlandırılabilir.” diyerek kapatalım coğrafya bahsini.

 Levant’ın, Osmanlı dönemindeki karşılığı Bilâdü'ş-Şâm yani Şam Vilayeti olarak geçmekte. Burada sözü edilen vilayetin de Şam’ın doğusundan çok batısını yani şehir ile Akdeniz kıyısındaki yakın beldeleri kapsadığı görülmekte. Mesela; bu tabir, Hatay'ı ve yakın güneyindeki Suriye kıyılarını kapsamaz. Geride kalır sadece, Lübnan ve bu ülke eninde ve Şam’a kadarki bölge… Buna ek ise Filistin’in kuzey yarısı. Hepsi bu!

Avrupalılar açısından Levant isminin, İtalya'nın doğusundaki Doğu Akdeniz Havzası'nın tamamını tanımlamak için kullanılageldiği de bilinmekte. Hatta Levanten Denizi için de Kıbrıs’tan itibaren, Akdeniz'in doğusu denilmekte. Batı Literatüründe ise daha genel anlamda Levant, doğudur yani güneşin doğduğu yerdir. Çünkü Etimolojik olarak Levant kelimesi Latince'de kalkmak, kaldırmak, güneşin doğması anlamlarına gelen “levare”den türetilmiş bir söylemi ifade eder. Doğuyu adlandırmada güneşi referans gösteren benzer tabir Yunanca'da “Anadolu,” Almanca'da “Morgenland/sabah ülkesi,” İtalyanca'da “Levante” ve İbranice'de "Mizrah"dır.

Her ne kadar Latinlere has bir ibare olsa da Levant adına ilk olarak İngilizce'de rastlandı. İsmin, 16. Yy’da, ilk İngiliz tüccarlarının bölgeye gelmesiyle birlikte kullanılmaya başlandığı biliniyor. Zaten, sözü edilen o tüccarlara da Levanten denmişti. “Levanten Tacirleri”ni bu sulara ve coğrafyaya taşıyan İngiliz gemileri, ilk olarak 1570 yılında Akdeniz'de göründü yani o zamanki İtalyan Venediklilerinin, Osmanlıya yenik düşmesinin peşi sıra. Tacirlerin ardından, İngiliz ticaret şirketleri, sökün etti. Onun akabinde de 1579 yılında Osmanlı-İngiliz Kapitülasyon anlaşması imzaladı. Aynı yıl ticaret erbabı İngiliz Levant tacirleri ile Osmanlı tüccarları,  ortaklaşa “Levant Şirketi”ni kurdular. 1670 yılında ise aynı amaç doğrultusunda Fransız “Compagnie de Levant” şirketi harekete geçirildi. Ve "Levanten" tabiri, Fransız diline de girdi. Türklerin, bu kelimeyi benimsemesi de Fransızca’dan ithal yoluyla sağlandı.  Bu isim, zaman içinde Çanakkale bölgesinden başlayan Ege ve devamla Sina yarımadasına kadar ulaşan kıyı şeridine temelli yerleşerek, Avrupa ile ticaret yapan, İtalyan, Fransız, İngiliz ve diğer Avrupalı tüccarlar ve onların ailelerini tarif için kullanıla geldi. Bir bakıma Akdeniz coğrafyasının Avrupa kökenli sakinlerini tanımlayan Levanten ismi zamanla bölgedeki "azınlık" gruplarını da kapsadı ve anlamı genişledi. 19. Yy’da tabir, Osmanlı Devleti'nin yönetiminde bulunmuş olan tüm doğu topraklarıyla da ilişkilendirilmeye başladı.

1. Dünya Savaşı sonrası Doğu Akdeniz kıyısında, 1920-1946 yılları arasında, Fransız Mandası olarak kurulan Suriye ve Lübnan, “Levant Devletleri” olarak adlandırılırdı. Günümüzde ise bölge, Osmanlı’dan kopartılarak, bir süre Fransız ve İngilizlerin mandatörlüğünde kalan Suriye, Lübnan ve Filistin’e ait toprakları ve bu topraklara sahip devletleri tanımlamakta.

Son olarak; tarihçiler açısından; “Levant’ın, Haçlı Seferleri sırasında kurulan bir kısım kontluklarla ilişkilendirilmekte…” diyelim ve bahsi bitirelim. Durum bu…

****

Her ne kadar bahsi bitirelim dedik ise de… Bu arada bir ara bilgi daha vererek, Kenan Ülkesi veya Kenan Diyarından da söz etmeden geçersek husus yarım kalır. Zira mevzubahis bölgenin üzerinde, tarihi hak iddia eden iki kavimden biri, Fransa ise diğeri de Yahudiler… Burası nasıl ki Fransızların Levant’ı ise Yahudilerin de Kenan’ı…

 Şeria ya da Ürdün Nehri'nin batısındaki eski Filistin topraklarına, yanlışlıkla “İbrahimî Dinler” diye isimlendirilen, Ortadoğu hatta Kudüs menşeli son üç dinden ilk ikisinin kutsal metinlerinde Kenan ili adı verilmekte. Kenan bölgesi günümüzdeki İsrail, Filistin ve Lübnan toprakları ile Ürdün, Mısır ve Suriye'nin kıyı kesimlerini kapsamakta.

Yahudilere sorarsanız Kenan, “İsrailoğullarına Vaat Edilmiş Topraklar”dır. İsrailoğulları, MÖ 1500 ile 1000 yılları arasında Kenan ülkesinde görülmüş; MÖ 1030 yılında bölgenin bir kısmını ele geçirmiş ve bir süre buraya yerleşmiş hatta Davut Hanedenlığı eliyle “Eski İzrael Devleti”ni kurmuştu. Bu devletin ömrü yüz yıl oldu. MÖ 930’da devlet ikiye ayrıldı. Üç yüz yıllık süreçte önce kuzey, sonra da güney idare çöktü. Böylece bölge Yahudilerden arındı. Bu kavim, Güneyli İsrailoğulları’nın Babil dönüşünde, bir 90 yıl daha göründü buralarda ve Roma idaresinde. MS 70’te yaşanan İspanya Sürgünü sonrasında, ta 1948’e kadar, kavmin esamesi okunmadı Kenan’da. Onlar için Kenan, kıble ve bir özlem yurdu olarak kaldı.

Antik Çağ'da bölgede yaşadığı bilinen ilk halk ise aynı zamanda bu bölgeye ismini de vermiş olan Kenanlılardı; bunlara Fenikeliler dendiği de malum. Bir ihtimal Fenikeliler, Basra dolaylarından göçmüşlerdi. Tarih, MÖ 3000’den aşağı doru… Bölgenin daha sonraki halkalarından yani İsrailoğullarıyla aynı yıllarda arazide görülen Filistilerdi ve bu kavmin, Girit’ten göç ettiklerine dair ciddi bulgular var. Her ne ise… Fenikeli Kenanilerin dilleri Kenanca’ydı.  Ve bu lisan, Batı Sami Dilleri ailesine çok yakındı. Kenan halkından, Eski Ahit ve Tanah'da, Mezopotamya ve Antik Mısır metinlerinde bahsedilmesine karşın, Kur'an'da bahsedilmemekte; dolayısıyla Kenan isminden de. Günümüz Suriye'sinde yaşadıkları anlaşılan bir kadim halk olarak eski Ugarit’lerin kendilerini Kenanlı kabul etmedikleri bilinmekte. Lakin arkeolojik bulgular, onların Kenanlı oldukları yönünde...

***

Aslında sadece bu kadar değil bölge popülasyonu… Bu arada, bölgenin geçmişinde bulunmuş bir başka kavimden daha söz edeceğiz: Hiksoslardan... MÖ. 2000-1500 zaman diliminde arazide görünen Hiksoslar için kullanılan iki yakıştırma var; Suriyeli Hırsızlar ve Çoban krallar… Bu ilginç halkın konusu uzun ve o oranda da ilginç. Bu nedenle onları bir başka makalenin konusu yapmak niyetindeyiz. Bu yazıda bu kadar, kalanı asıl makalede deyip geçelim.

***

Eh, artık bu kadar tarihi bilgi yeter! Gayrı, asıl konumuza geçebiliriz: Hani dedik ya yukarıda; Selçukluların ardından bölgenin “Atabeylikler” tarafından yönetildiğini... Bunlardan, Türkmen kökenli Zengiler, Selçuklunun Suriyeli ardılı olarak, zamanla Mısır’ı da içine alan bir imparatorluğa dönüşmüşlerdi. Zengiler, Eyyubileri; Eyyubiler de Memlukları doğurdu. Osmanlılar, Mısır ve Arabistan/Hicaz dâhil olmak üzere tüm bölgeyi, günümüz Türkçesine Kölemenler olarak çevrilen şekliyle Memluklardan aldı. 1517’de Sultan Selim marifetiyle...

Tam 401 sene sonra, arazinin efendisi olan Osmanlı idaresi, yıkıldığı 1. Dünya Savaşı’nın nihayetine kadar buralara hâkim oldu. Söz konusu 1. Savaşı, Almanlarla beraber İngiliz, Fransız ve İtalyan ortaklığına karşı başarıyla sürdüren Osmanlılar, kanlı dört yılın sonunda çöktü ve bölgede yaralı bir aslan olarak ölüm uykusuna yattı.

Yazının girişindeki, La Fonten fablında anlatıldığı üzere Levant bölgesi ve çöldeki uzantısı, eskiden ta Haçlı Seferlerinden kalma aidiyetleri sebebiyle Fransızlara bırakılmıştı. Böylece Parisli Mösyö, Haçlı kontluklarından kalan tarihi tapusunu sandıktan çıkardı ve bölgeye kendi evine girmenin rahatlığıyla daldı. Ev sahibi olarak bölgeyi Suriye, Lübnan ve Hatay olarak üç ayrı yönetim bölgesi şeklinde formatlayarak, kendi ülkesindekine benzer bir “Laik Manda Cumhuriyet”leri zinciriyle idare etmeye başladı. Unutmadan; “bölgede sadece Urfa Kontluğu, Mösyönün “Haçlı Tapu”sunun dışındaydı. Neden mi?  Fakire göre; galiba, Hatay ve Halep bölgesi “Misak-ı Milli”nin yani Türkiye’nin dışında ve Fransız bölgesinde kalmıştı. Majeste’nin takdiri… Buna karşılık olarak, Urfa ve bağlı olarak Antep-Kilis toprağı, asıl sahibinde kalmıştı. Nasıl ikna olmuştu o zaman açgözlü Mösyö, bilmem. O da yine Majeste’nin göz belertmesiyle ilgili olabilir. Neye karşılık? İngiliz Ekolü”nün kurucu başkan oluşuyla ilgili olmalı. Aslında Mösyöye kalsa Urfa, Maraş, Antep ve Kilis, “Paris’in Misakı”nın bir parçasıydı. Şimdi de öyle... O zaman, dendiği gibi Mösyö, zoraki ikna edilmiş ve “Frenk Misakı”nın dışında tutulmuştu işte. İzah edilmeye çalışılan sebeple iki taraf da yani Türkiye ve Fransız Mandası, kendi misak arazilerine karşıdan baka baka on sekiz-yirmi yıl geçirmişi.

İki adım geriye dönelim: 1918’de “Büyük Harb”in sonunda imzalanan Mondros Mütarekesiyle Koca Osmanlı, eli kolu bağlı bir tutsak olarak İstanbul kafesine tıkıştırılmıştı ya... Artık, nihai antlaşmadaydı sıra. Antlaşmanın metninin hazırlığı, uzun sürmedi ve savaşın akabinde, “Türk imparatorluklarının sonuncusu”nun ölüm fermanı, “Sevr” adıyla ortaya çıktı. Yunanistan dışında hiçbir devletin onaylamadığı, daha sonra yerine ikame edilen Lozan Antlaşması’yla birlikte rafa kaldırılan uğursuz Sevr metninde elbette Suriye de vardı.

Sevr’e göre bölge, dört parçaya ayrılıyordu: Hatay’la Lübnan arasındaki dağlık kıyı şeridinde, dağlarda oturan Teolojik Nusayri popülasyon sebebiyle küçük bir “Devlet-i Aleviyye” kuruluyordu. Lübnan’ın kuzeydoğusu ile Ürdün arasındaki parçadaki birkaç kasabada mukim Derezi ya da Dürzi azınlıktan ötürü, orada da “Devleti Derziyye” oluşturuluyordu. Ana gövdede oturan Sünni Araplar iki parçaya ayrılıyor, arazinin güney yarısında “Şam Emirliği” kuzey yarısında da “Halep Sultanlığı” şekillendiriliyordu. “Dikkate alınmayan Kürt nüfus”un yaşadığı kuzeydoğu Suriye ise henüz adı konulmamış bir bölge olarak alacakaranlığa terk ediliyordu. Zira o bölge Türkiye, Halebiye ve Irak arasında bir husumet alanı olarak, üstü açık yara yeri olarak bırakılmıştı; taammüden...

Uygulanamayan Sevr’in uykuya yatırılmasının üzerinden on sekiz yıl sonra Fransalı Mösyö, yapabileceğinin en banal siyasetini yaparak yerine, “İlkel bir Teslis inancı”yla İslam-Hıristiyanlık arasındaki müşlü yani kuşkulu bir Şia anlayışına mensup Nusayriyan azınlığı “bağ bekçisi” şeklinde “haymelik”e oturtup kendisi anavatana döndü. Zira 1933 yılında Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler Nazizm’i, tüm Avrupa’yı olduğu gibi Fransa’yı da tehdit etmeye başlamıştı.

Bu arada dünya başkentlerinde, 2. Büyük Savaşın ayak sesleri ayan beyan duyulmaktaydı. Ve beklenen oldu, savaş 1939’da patladı. Fransalı Mösyö, ilk sadmede Nazilere yenildi; tıpkı İngiltereli Majeste gibi… 2. Savaş boyunca ülke, Nazi Fransız hükümeti tarafından yönetildi. Neyse ki Washingtonlu Sam Amca, Pearl Harber Baskınıyla kavgaya ikna edildi de Amerika da 2. Savaşa dâhil oldu. Savaşın ikinci aşamasına Amerikan piyadelerinin, Normandiya çıkarmasıyla Fransa’dan başlandı. Böylece, “Deli Adolf”tan ilk kurtarılan Avrupa arazisi, Mösyö’nün Fransa’sı oldu. Ardından birer birer tüm Avrupa, Nazilerin pençesinden çekilip alındı.

Ancak 2. Savaş, tüm Avrupa’ya olduğu gibi Fransız Mösyösüne ve tabi İngiltere’ye bir hakikati öğretmişti; “Bu Almanlar asla akıllanmayacak! Ne zaman, nerede, ne yapacakları belli olmadı, olmayacak. Bu sebeple tedbirli olmak gerek!”

Bu anlayışın gereği olarak, acil tedbir almak gerekiyordu. Ama nasıl? İngiliz Majeste’sinin tedbiri, ülkesinin beynini, Britanya adasından çıkartıp Amerika kıtasına taşımak şeklinde oldu. Yeni Dünya Kıtasındaki Majestik Üs, “Süper ABD” olarak formatlandı ve Windsor Hanedanlığı eski ortağı İbranilerle “Katolik Nikâhı” kıydı.

Zavallı Fransalı Mösyöcük ne yapsın bu durumda? O da gitti, düşmanına yani Almanlara, “ortak” unvanıyla teslim oldu. Bu teslimiyetin tarihi arka planında Volter ve benzeri Fransız düşünürlerinin teorisini, Napolyon Bonapart’ın pratiğini yaptığı ancak bir türlü hayata geçirilemeyen “Fransa’nın Avrupa Devleti” yani “Avrupa Birliğ”i fikri vardı. Paris, fikri Berlin’e verdi ve Birliğin “Avrupa Cermen Devleti” şeklinde formatlanmasında bir mahsur görmeyeceğini ima etti. Böylece “Fransız Alman Kömür-Demir Birliği” şeklinde başlayan yakınlaşma “Ortak Avrupa”ya kadar geldi dayandı. Bu arada, Avrupa’nın ufak tefekleri de birliğe girmek için sıra oldular. Hatta bu kuyrukta olmaktan Türkiye bile çekinmedi.

İşte, bu girişim yani “Ortak Avrupa Evi” ve “Alman Ev sahibi” konusu, Majeste’yi çok sinirlendirmiş olmalıydı kanaatimizce. İşte, bu sebeple belli etmiyordu fakat 1960’dan beri, Fransa’ya diş biliyordu. Anlaşılan o ki ilk fırsatta önce Fransa’yı, ardından AB’yi çökertecek ve 3. Dünya Savaşının da kazananı olacaktı. Önce A.Birliğinin patronu gibi davranarak “Gizli Hitlercilik” oynamaya meyyal Almanya’yı kışkırtarak Ukrayna’ya saldırttı. Ardından, “Gizli Çarcılık” oyununa yeltenen Rusya’nın yularını gevşetti. İlk raundu Ruslar kazandı. Bununla kalmadı Majeste ve ne idüğü ve ne dediği belli olmayan Mizah dergisi Çarli Hebto baskını ile akabinde gelen patlamalarla Fransa’yı, Pegida hareketi eylemleriyle başlayan ve birkaç patlamayla devam eden sıkıntılar nedeniyle Almanya’yı içine döndürdü. Almanya’nın Levant periferisinde şekillenen “Öst Politisch” sömürge idealini dondurdu.


Bununla yetinmedi ve Mösyö ile ortağına ikinci darbeyi “Levant Arazisi”ne ABD’ni ikileşmeye başlayan siyasası içerisinde, diğer Britanya Hanedanı Stuartlara ve Globalistlere hizmete yeltenen “İblisin Ordusu Pentagon” eliyle Suriye’de vurdu. Bununla kalmadı ve “Kırım Zaferi”yle başı dönmüş olan Rusyalı Son Çar’ın yularını Türkmen Dağı’na kadar uzatarak, “Dinsizin üzerine imansızı…” çökertti. Böylece Mösyö’nün “Frank Haçlılarının Levantenya Tapusu”nu geçersiz kıldı. Bu da yetmedi. İran’ı da bağından boşalttı; Irak Şiilerini, tepsi içinde “”Şuubiye Aklı”na bağlanan Kum Ruhbanlarının sundu.  Sonsa IŞID diye bir bela ile Orta Irak’ı yangın yerine çevirdi. Bir süre sonra, IŞİD’i DAEŞ’e evirdi ve geri çekti. Boşalan Orta bölgeyi Bağdat Şiileri marifetiyle Tahran’a açtı. Zaferlerle başını döndürdüğü Acem Fırsatçılığına Suriye ve Yemen’i de kolay yem şeklinde illüzyo etti. Tabii ki bu arada, Türkiye’nin de “Arap Saçı”na dönen kanlı sahaya çekilmesi için çok uğraştı. Şii Sünni Savaşı’nı başlatmanın her türlü fahişeliğine yattı. Ankara, basireti elden bırakmadı ve sonunda kazanan o oldu…

***

Efendim! Henüz konumuz bitmedi. Yer darlığı sebebiyle anlatacaklarımıza burada, bir virgül koymak istiyoruz. Yazının kalan kısmını ikinci bölümde ve “Fransa, 3. Dünya Savaşı’nda” başlığı altında sunacağız, inşallah sizlere... Gitmeden önce, her zaman olduğu gibi sloganımızı da son satıra yapıştırmak niyetindeyiz. Efendim; fakir konuşuyoruz da işin aslını, sadece Aliym Olan Allah biliyor.  

***

 

 

 

Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .