DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

MUAZZAM UYDURMA MİRAÇ

ÖmerÖmer Gönderiler: 166

Allah gece ve gündüz olmak üzere bir günü 24 saat olarak yaratacak ve başlangıçta namazı 50 vakit farz kılacak öyle mi?

Yani her 29 dakikada bir namaz.
Abdesti hazırlığı ile birlikte düşünüldüğünde her 20 dakikada bir namaz isteyecek..

Hem de ayette " uykunuzu bir dinlenme, geceyi bir örtü, gündüzü de çalışıp maişetinizi kazanma zamanı yaptık" dediği halde? (Nebe suresi 9,10,11)

Her 20 dakikada bir, üzerine namaz farz kılınmış olan insan nasıl dinlenecek, nasıl uyuyacak, nasıl çalışacak?
Allah herşeyi bir ölçü ile yaratmamışmıydı? (Kamer 49)

Sonra bu emri alan peygamber, göklerde seyahat ederken çok şükür ki Hz. Musa'ya rastlıyor ve ayak üstü hoşbeşten sonra Allah'ın kendisine 50 vakit namaz farzettiğini öğrenince "ümmetin bunu yapamaz git Allahtan indirim iste" diye tavsiye ediyor.
Hz. Peygamber Allah'ın huzuruna dönüp indirim istiyor, Allah hadi 40 vakit olsun diyor.
Yine Hz. Musa'ya geliyor Hz. Musa yine çok diyor.
Hz. Peygamber yine indirim istemeye gider, bu durum, bu git geller namaz günde beş vakte inene kadar dokuz kez gerçekleşir.
Nitekim namazın sayısı beşe gelince Hz. Musa yine indirimi tavsiye etse de Peygamberimiz artık utandığı için namaz sayısı ile ilgili pazarlığı durdurur.

Bu hadise göre Allah insanların kaç vakit namaza güç yetireceğini bilmez, Peygamberimiz ise hiçbir şeyden haberi olmayan bir garibandır.
Hz. Musa ise hem Peygamberimiz’in akıl hocası, hem Allah’ın hükmünün düzelticisi, hem de insanların kurtarıcısıdır.
Bu hadisin israiliyat denilen yahudi uydurması olduğu ne kadar da belli değil mi?

Şimdi eğer namazın Hz. Peygamberimizden önce tüm ümmetlere farz kılındığını, kuranda bu ibadetin sadece bozulan taraflarının düzeltilerek tashih edildiğini bilmeyen ve bu hikayeyi din zannedenlerin akla, insan tabiatına, kainat yasalarına aykırı olduğunu görüp ya ateist veya en iyi ihtimalle deist olması içten bile değildir.
Son zamanlarda imam hatip okullarında deizm giderek artıyor sonucunu bu minvalde okuduğumuzda, bunun nedeninin bu ve bu tür anlatımların din diye dayatılmasından kaynaklandığı gün gibi ortaya çıkar.

Bu hadisin Kuran’da ‘Gece Yürüyüşü’ anlamına gelen İsra suresinin ilk ayetinden hareketle uydurulmuş olduğu açıktır.

İndirilen din ile uydurulan din, Hz. peygamber ve raşit halifelerin vefatından günümüze kadar hep çatışma halinde olmuştur.
Bir tarafta Allah'ın indirdiği dinin yegane kaynağı kur'an, diğer tarafta Hz. Peygamber adına kimi iyi niyetle, kimi art niyetle uydurulmuş birbiriyle çelişen ve adına kutsiyet atfetmek için hadis denilmiş binlerce söz.

Hz. Peygamber'in elbette bu dini insanlara tebliğ ederken söylediği sözler, hikmetler yaptığı uygulamalar vardır.
Yok diyen, peygamber'in dilsiz olduğunu kanıtlamalı önce.
Ama Kur'an ısrarla Hz. Peygamber'in izlenebilirliğini, takip edilebilirliğini, örnek alınabilirliğini vurgulamak için, "sizin gibi beşer, yemek yiyen, çarşılar'da yürüyen elçi" ifadelerini kullanırken kimileri, peygamberi yüceltmek ve övmek adına, birçok yalan uydurarak onu hayatın dışına itmiştir.

Keza, gölgesi olmayan, üzerine sinek konmayan, Adem'den önce yaratılan, kainatın bile yüzü suyu hürmetine yaratıldığı bir Peygamber, izlenemez, takip edilemez, ve örnek alınamaz olmuş, yolu, izi, uygulamaları değil, sakalı saç telleri, sarığı, ayakkabısı kutsanmıştır.

Ne kendisi ne dâva arkadaşları, peygamberin doğumunu değil, sadece vahyin doğumu olan kadir gecesini kutladıkları halde, şekilci anlayış, "Peygamberin doğum günleri, ana rahmine düştüğü gece" gibi afaki şeylerin peşine düşmüştür.

Bu anlayış, herhalde diğer Peygamberlere karşı bariz bir fark yaratmak için, Hz. Peygamber'i yeryüzünde yüceltmeyi de yeterli bulmamış olacak ki, onu gökyüzüne çıkarmış, Allah ile görüştürmüş, namaz konusunda Hz. Mûsâ ile istişare ettirip Allah ile pazarlığa giriştirmiş, adına MİRAÇ demiştir.

İsra olayının anlatıldığı İsra suresinin Allah'ın bütün noksan sıfatlardan münezzeh olup görülemez, bir şeye, bir eşyaya benzetilemez bir makamı bir mekanı olmadığını vurgulayan
"SUBHANELLEZZİ" ifadesi ile başlaması sanki bu konuda yapılacak ve Allah'ın zâtına kadar varacak uydurmalara bir set çekmek içindir.

Miraç, göğe çıkmak, yükselmek anlamına gelip, Kur'an bu terimi 5 yerde kullanır.
Mearic suresi 4.
Hicr suresi 14.
Secde suresi 5.
Sebe suresi 2.
Ve Hadid suresi 4.ayet.

Bu ayetler, meleklerin göğe yükselmesinden, göğe çıkmalarından, Allah'ın hükmünün yeryüzüne inip çıkmasından söz eder.
Bu ayetlerin hiç birinde peygamberi "uruc ettirdik", "mirac etti" diye bir ifade yoktur.
Hz. peygamber ile bağlantılı olduğu ileri sürülen olan olay İSRA olayıdır.
İsra, bir yerden bir yere gidiş, ve gece yolculuğunu ifade eder.
Bu kelime ise Kur'an'da,
İsra suresi 1.
Hud suresi 81.
Hicr suresi 65.
Ta-ha suresi 77.
Şuara suresi 52 ve
Duhan suresi 23. ayet olmak üzere 6 yerde geçer.
Hepsi de gece yolculuğundan gece yürüyüp gitmekten söz eder.

Eğer Allah, Peygamberini bir gece bir yerden bir yere götürüp ona bazı deliller göstermiş değilde, göklere çıkarmış olsaydı;
İsra suresinin ilgili ayetlerinde söz ettiği gibi gece bir yerden bir yere gitmeyi anlatan iSRA sözcüğünü değil, göğe çıkan şeylerden söz edince kullandığı "uruc, ya da mirac" sözcüğünü kullanırdı.

İsra'nın gece yürüyüşü, mirac'ın ise göğe yükselmek olduğunu, Kuran'da gece yürüyüşünden sözedip, peygamberin miracı gibi bir konudan asla söz etmediğini, ayette geçen Mescid-i Aksa ifadesinin "Uzak mescid" anlamına gelip, günümüzde Kudüs'te bulunan ve adına Mescid-i Aksa denilen yapı ile ilgisi olmadığını, çünkü Hz. Peygamber as. zamanında Mescid-i Aksa diye bir yapının olmadığını, var olan Hz. Süleyman mabedinin de yıkık olduğunu, ve sadece günümüzde Yahudilerin "ağlama duvarı" dedikleri tek duvarının ayakta kaldığını, adına da Mescid-i Aksa değil, Beyt-il Makdis denildiğini, Miraç diye bir hadise yaşanmış ise bunun bir mucize olduğunu, oysa Kuranda hemde miraca delil getirilen İsra Suresi 59'ncu ayette Allahın, Hz.Peygambere "daha öncekiler yalanladılar diye sana mucize vermedik" dediğini ve dolayısıyla Hz. Peygamberimiz as'a Kuran dışında bir mucize verilmediği konusuna girmeyecem.
Çünkü biliyorum ki "Buhari’de gök aşağıda yer yukarıda yazsa benim için bitmiştir, bundan sonra yer gök, gök yerdir, su katı, taş sıvıdır derim." diyen bir anlayışa ne anlatsak ne söylesek boş.

Ali Başak

BU YAZI TAMAMEN ALINTIDIR !





Teşekkür edenler (1)yörük

Yorumlar

  • ÖmerÖmer Gönderiler: 166

    Hikaye şöyle:

    “Arapça’da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. Islam’da Hz. Peygamber (s.a.s)’ in göğe yükselerek Allah’in huzuruna kabul edilmesi olayı. Miraç olayı hicretten bir yıl ya da onyedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram’dan Beytü’l-Makdis’e (Kudüs) götürülür. Kur’an’in andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. Ikinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)’in Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselişi oluşturur. Miraç olarak anılan bu yükselme olayı Kur’an’da anlatımaz, ama çok sayıdaki hadis ayrıntılı biçimde anlatır.

    Hadislerde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber (s.a.s), Kâbe’de Hatim’de ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib’in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü’l-Makdis’e getirildi. Burada Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılandı. Hz. Peygamber (s.a.s) imam olarak diğer peygamberlere namaz kıldırdı.

    Hz. Peygamber (s.a.s), Beytü’l-Makdis’te kurulan bir Miraç’la ve yanında Cebrail olduğu halde göğe yükselmeye başladı. Göğün birinci katında Hz. Adem, ikinci katında Hz. Isa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. Idris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa ve yedinci katında Hz. Ibrahim ile görüştü. Cebrail ile birlikte yükseliş Sidretü’l-Münteha’ya kadar sürdü. Cebrail, “Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım” diyerek Sidretü’l Münteha’da kaldı. Hz. Peygamber (s.a.s) buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini sürdürdü. Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşahede etti. Sonunda Allah’ın huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cennet’e gireceği müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farz kılındı. Yeniden Refref ile Sidretü’l-Münteha’ya, oradan Burak’la Kudüs’e, oradan da Mekke’ye döndürüldü.”

    Güya ertesi gün olay anlatıldığında müşrikler Kudüs’ten Mekke’ye gelen bir kervan hakkında sorular sormuşlar da Muhammed hepsini bilmiş. Yalanın kanıtı da yalan..

    Miraç yalanına dayanak gösterilen İsra suresi 1. ayetini görelim:

    1. Âyetlerimizi göstermek için, kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah, Sübhan’dır (bütün noksanlıklardan münezzehtir). Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi görendir.

    Ayette Muhammed’den bahsediliyor mu? Hayır. “kulunu” diyor. Kul, sadece Muhammed değil, diğer peygamberler de kul olduğuna göre; öncelikle ayette kimden bahsedildiği bir soru işaretidir. Bunu anlayabilmek için 2. ayete bakalım:

    2. Ve Musa’ya Kitap verdik ve onu İsrail oğullarına bir hidayet rehberi kıldık; Benden başka bir vekil tutmayın diye.

    Meallere bakıldığında bu ayetin tahrif edildiği net olarak görülecektir. Ayetin başındaki “ve” yi kaldırırlar. Ve “Musa’ya da” şeklinde yazarlar ki 1. ayette bahsedilen Muhammed’miş gibi görülsün, Musa olarak anlaşılmasın diye. Halbuki 1. ayetten sonra Musa’dan bahsediyorsa en kuvvetli ihtimal Musa’dır. Üstelik 1. ayetle 2. ayeti ve bağlacıyla ilişkilendirmektedir.

    Eğer bir olağanüstü yolculuktan sözedilmiş olsaydı; 1. ayetin devamında bundan bahsedilirdi. İsra suresinde Miraç’la ilişkilendirilecek başka bir ayet bulamadıkları için Necm suresinin ilk 17 ayetine sığınırlar. Necm suresi nuzül sırasına göre İsra suresinden daha önce geldiği gibi Miraç için gösterilen zamandan da çok öncedir. Bunun yanında ayetlerin Miraç’la uzaktan yakından ilgisi yoktur ve Cebrail’i inişi sırasında gördüğünü söyler.

    Necm 13. Ve andolsun ki, onu başka bir inişinde de gördü.

    Diğer ayetlerde Sidretül Münteha ve Meva cenneti olması da bir kanıt olamaz.

    14. Sidretül Münteha’nın yanında.

    15. Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır.

    Sidretül Münteha’nın yanında Cebrail’i görmesi, Muhammed’in de oraya gittiğini göstermez. Ayetlere inanan için durugörü denilen alternatif durum var. Allah’ın Muhammed’i göğe çıkarttığına inanabilen birisi; Muhammed’e Cebrail’i çok uzaklardayken görebilme gücü verebileceğine de inanabilir.

    Bunca aykırı ayete rağmen hadislere inananların hadis dinine sahip olduklarını söyleyenler hiç de haksız değillerdir. O Miraç hadisleri ki içlerinde büyük zırvalar, anormal saçmalıklar barındırmaktadır. Muhammed’in Allah’la tokalaşmasından ve Allah’ın elinin soğukluğunu hissetmesinden tutun da, namaz rekat pazarlığına kadar aklın almayacağı tuhaf uydurmalar vardır. Bazılarını görelim:

    “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu; öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.” (Hanbel, 5/243)

    —–

    Peygamberimiz (asm) Cenab-ı Hakk’a hitaben:

    “Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah’a mahsustur.” şeklinde hitab vermiştir. Bunun anlamı“Bütün varklıkların halleriyle ve dilleriyle yapmış oldukları ibadetleri ve tesbihlerini, bütün çekirdekler ve nutfeler gibi mübarek şeylerin fitri mübarekliklerini ve tesbihlerini, bütün insanlar gibi şuurlu varlıkların ibadetlerini ve bütün peygamberler ve kamil insanlar olan evliyaların, asfiyaların ibadetlerini ve tesbihlerini onların namına sana hediye ediyorum; sana mahsustur.” demektir.

    Bu selamın üzerine Cenab-ı Hak da Resulüne (asm): “Selâm olsun sana ey Peygamber!”şeklinde mukabele de bulunmuştur. Bunun üzerine Allah Resulü (asm) de: “Bize ve Allah’ın salih kullarına selâm olsun.” şeklinde cevap vermiştir. Bu konuşmaya sidretü’l-müntehada tanık olan Cebrail (as) da Allah’ın şahitlik etmesini emretmesi üzerine “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet ederim. Ve Muhammed’in (asv), Allah’ın elçisi olduğuna da şehadet ederim.” diyerek şehadet etmiştir. (Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Altıncı Şua, s.92; On Beşinci Şua, s.642-646.)

    – (İsra gecesi her gökte, Muhammedün Resulullah ve arkasından Ebu Bekri Sıddık yazılı olduğunu gördüm.) [Ebu Nuaym] 

    – (Mirac gecesi, uğradığım her melek topluluğu, ümmetime hacamatı tavsiye etti.) [Hakim]

    – Resulullah devamla dedi ki: “Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Gece ve gündüzde elli vakit namazla!” dedim. “Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!” dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundum ?” dedi. “Benden on vakit namazı kaldırdı!” dedim. “Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!” dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa`ya uğradım. Yine: “Ne ile emredildin ?” dedi. “Her gün beş vakit namazla!” dedim. “Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!” dedi. “Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!” dedim. (Kütübü sitte)

    İsra ayetinin Miraç uydurmasıyla çelişen başka bir yanı; Mescid-i Haramdan yürütüldüğü ifadesidir. Hadislere göre Muhammed geri döndüğünde yatağı hala sıcaktır. Demek ki hadislere göre yatağından yola çıkmış, mescidden değil. Ayrıca ayette yürümekten sözediliyor, uçmaktan değil. Adı gece yürüyüşü de olsa uçmakla ilgisi yok.

    Yoksa Tahrifat mı var, İsra 1 Kur’an’a sonradan mı ilave edildi?

    İslamcıların İsra ayetini Miraçla ilişkilendirmeleri mucizeyi değil tahrifatı ortaya koymaktadır. Ayette bahsedilen Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki Süleyman tapınağı olduğu söylenmektedir ki; Muhammed zamanında ortada bir tapınak mevcut değildi. Süleyman Tapınağı Muhammed’den 650 sene önce yıkılmıştı. Yeri boştu. Halife Ömer zamanında Kudüs’te Süleyman Tapınağının bitişiğinde bir mescid yapıldı. Bu mescide Mescid-i Aksa denildi. Mervan zamanında bu mescid genişletildi ve ayrıca Kubbetüs Sahra yapıldı.

    Mescid-i Aksa Muhammed’in ölümünden sonra yapıldığına göre İsra 1 ayetinde Mescid-i Aksa isminin geçmesi akla 2 şıkkı getiriyor. Ya ayetteki isim yapılan mescide verildi. ya da ayet Kur’an’a sonradan ilave edildi. Ayetteki ismin verilmiş olması olanaksız çünkü ayetteki isim Süleyman tapınağını kastediyorsa eğer, başka bir mescide bu ismin verilmesi doğru olmazdı. Bunu Halife Ömer ya da Mervan düşünememiş olamaz.

    Tahrifat iddiasını geçersiz kılmak isteyen islamcılarsa mescid-i Aksa’nın Süleyman Tapınağını kastetmediğini, başka bir mescitten söz ettiğini söylerler. Örneğin Süleyman Ateş bu mescitin Arafat’taki mescit olduğunu öne sürer.

    BU YAZI TAMAMEN ALINTIDIR





  • BiKarıncaBiKarınca Gönderiler: 251
    Bu tip makaleler üzerinden din anlaşılmaz. Ki daha çok şeytan sözleri gibi evhama sebep olabilecek, acaba diye vesveye sebep olacak türden bir yazı. Bu meseleyle ilgili bir araştırma yapmak illa gerekiyorsa sadece bir ayet için belki en az iki ay bilgi toplamak gerekir. O tarihte yaşananlar, tefsirler, hadisler, raviler vesair en başta iyi bir Arapça bilgisine sahip olmak ya da ilgili ayetlerdeki Arapça kelimelerin derinlemesine tahlil yapıldığı bir kaynağa ulaşmak gerekir. Yine de yetmez. Bilimsel bir araştırma hipotez-teori-kuram vesair nasıl bir metodolojiye haiz ise İslami ilimlerde belli metotlar vardır. İslamın kendisi islam olarak ayrı bir bilim dalıdır. Bu yüzden ayet yorumlama, çelişki bulma, reddiye verme işi o kadar kolay bir iş değildir. Çoğu kişi çuvallar. Sonuç olarak bu tarz demogojik yazıların proje olma ihtimali yüksektir. Hatta bir “Turan Dursun” vardı; ateizmin yayılmasında oldukça etkili bir adamdır belki de en başından beri bir ajandı. Şöyle bir İsim soyisim tahlili yapsak proje olduğu hususundaki iddialara hak verilmeyecek gibi değildir. “Turan” kelimesi “Türkleri” temsil ediliyor, kelime anlamı da zaten “Tur(k)+an(ler)=Türkan=Turan (Farsça çekimlenmiş)” yani “Türkler” demektir. Soyismi ise “Dursun”... Peki, Kim dursun? Türkler Dursun!

    İmam olarak yıllarca hizmet ettikten sonra ateist oldum deyip önceden hazırlanmış ateist propagandası makaleleri neşretmek ve ateizm ideolojisini gençler arasında yaymak için iyi bir planlama yapıldığı ortada. Birileri asırlar önce Türkleri dininden koparmalıyız, onları savaşarak mağlup edemezsiniz imanlarını almalıyız derken herhalde bu sözler laf olsun diye söylenmedi. Elbette üzerimize nasıl ve nerden geleceklerini söylecek değiller. Dün ateizm, bugün deizm. Yukarıdaki makalelerdeki sözde çelişkiler kişileri deizme yönlendirmiyor, bunu laf oyunu ile dile getirip çelişki gibi gösterenler, yani bu tür makaleleri yazdıranların amacı deizme itmek zaten. Belki isteyerek belki istemeyerek bu oyuna birçok kimse alet edilebiliyor. Gençler tezcanlı ve acele karar mekanızmasına sahip olduklarından balıklama atlıyorlar. Lakin tekrar etmek gerekirse makale ile din ya da herhangi bir ayet hakkında şüpheye düşülmez. Şüpheye düşen kişi, zaten ciddi bir araştırma yaparsa bu yazıların tuzak olduğunu görecektir. Okuduğumuzda mantıklı gördüğümüz şeyleri hemen benimsemek hiç doğru değil. "Söz sihiridir" buyurmuş Efendimiz Aleyhisselam. Her yanlış allanıp pullanarak mantığa uygun bir forma sokulabilir.

    Bununla birlikte "Uydurma Hadis" mevzusu bir ara derin dünya whatsapp grubunda da gündeme gelmişti. Orada şöyle bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı buraya taşıyarak derin dünya müktesebatına katmak istiyorum.

    Buradaki konuştuklarımızı şu an tekrar etmeye çalışsak birebir tekrar edemeyiz. Hem de şu an. Hayatımızda bile öyle anlar yaşıyoruz ki şu cevabı veriyoruz: "Ben öyle demedim, şöyle dedim" diyoruz. Şimdi birbirimize söylediklerimizi 1 gün sonra tekrar etsek; söylenilenlerden biraz daha uzaklaşırız. Artık 1 ay sonra söylenilenleri mealen söylemeye 1 yıl sonra başka kelimeleri araya sıkıştırmaya derken derken "kulaktan kulağa yarışmaları" gibi ilk söylenilenlerden tamamen farklı şeyler çıkar. Destanlar bu karaktertedir. Fakat ikisi de sözlü aktarım olan hadisler, destanlardan çok farklıdır.

    Hadisler için 100-200 sonra yazıldı deniliyor. Bunu yazan muhaddisler bu iş üzerine "güvenirlilik sistemlerini" koymuşlardır. Her söylenilenleri yazmamışlar ve hadisleri derecelendirme yaparak sınıflara ayırmışlar. Hatta Rivayet eden silsilenin karakterine kadar araştırma yapmışlardır. Buna göre,

    100 yıl sonra; aynı şeyi iki kişi söylüyorsa %100 doğrudur. Zira bu durum mücize kabilinde bir iştir. Hatta 200 yıl sonra söyleniyorsa bu çok daha inanılmaz bir olaydır. Hatta mümkün değildir. Mealen bile birbirinden uzakta nesillere aktarılmış olan bir söz grubun aynı mealde akılda kalması bile mümkün değildir. Bu 100 yıl öyle bir zaman ki uydurulmuş bir hadisin ayakta kalma şansı, deşifre olmama ihtimali yoktur. Bir münafık, hadis uydurdu da kaç ayrı nesil kaç ayrı raviden aynı hadis nakledildi. Uydurulmuş hadisin süzgeçten geçme şansı yok. Hadis işi başlı başına bir ilim olmanın yanında aynı zamanda BİLİM'dir. Bu bilimi ortaya çıkaran Buhari, Müslim, Tırmızi gibi üstatlardır. Burada sadece nakil işi değil matematiksel anlamda belki milyarda bir ihtimal olan yani doğruluğu %100 denilebilecek nakiller vardır. Her şeyden önce insan unutkandır, zalimdir. 100 yıllık süre; insanın unutkanlığını ve münafıklığını deşifre etmeye yeter bir süredir. Sonuç olarak Mütevatir hadis, sahih, hasen, zayıf, muallak vesair birçok başlık altında bu hadisler sınıflandırılmıştır. Yani hadisi ayakta tutan ve doğru kılan şey bizatihi onu rivayet edenlerin doğru kişiler olması değil, hadis ilminin aritmetiğidir yani Hadis Bilimidir. Bu bilim başlı başlına bir matematiktir.

    Bakınız, bir kimse tarihi bir olay anlattığında son yıllarda moda olmuş bir söz çokça kullanılır. Bu söz "Kaynağınız nedir?" sorusudur. Kaynaktan kasıt "yazılı belgelerdir". Peki, yazılı kaynağın %100 doğru olduğunu kim söyledi?..

    İçindi yaşadığımız dönem aynı zamanda gelecek yıllar için bir tarih olacaktır. Bu dönemden gelecek yıllara kalacak birçok yazılı belge kalacaktır. Bu belgelerin hepsinin geleceğe aktarılmış doğru bir haber olacağına inanıyor musunuz? Elbette tarih bilimi de kendince bir metot geliştirmiştir. (Geliştirdiği felan yok da!.. Öyle olsa 100 yıl önceki tarih için bu kadar kutuplaşmazdık. Bizi kutuplaştıran tarihçiler değil! Tarihçilerin ellerindeki kanıtlar. Kanıt denilen yazılı belgelerin bi zatihi kendisi yalan dolan fakat uydurma değil. Bugünün tarihini Kemalistler ayrı yazar ve belgelendirir, Muhafazakarlar da ayrı yazar ve belgelendirir. İkisinin tapu gibi, kapı gibi belgesi vardır. Hemde YAZILI! Kim neresinden çıkarmış her yazılı kaynağın gerçek olduğunu! Böyle bir şey yok! Her konu kaynak göre değerlendirilmez. Asıl muhim olan kaynakları bir araya getirip arkasındaki aklı okuyabilmektir. Bu parantezi kapatalım)

    Efendimiz Aleyhisselam'ın kendi sözlerinin kendi döneminde yazılmasını istemediğine dair hadisler vardır. Neden? Allahualem... Yorum yapmak gerekirse o gün uydurma hadis yazacak bir münafığın ortaya bıraktığı "yazılı belge" bugün inkar edilemezdi. Yani mevcut hadis ilminde uydurma hadis ortadan kaldırılır fakat peygamberimiz döneminde kalma yazılı bir uydurma hadisi kimse ortadan kaldıramazdı. Bu anlamda hadis ilminin aritmetiğinin temeli peygamberimiz döneminde atılmış olup "bu sözlü aktarım yolu" baştan sona kanıtın, delilin kralıdır. Hiçbir yazılı kaynak bir hadis kadar hakiki ve ayıklanabilir değildir. Hadis dışında hiçbir sözlü kaynağa güvenilmeyebilir lakin hadis yazılı kaynakların bile ötesinde bir güvenirliliğe sahiptir. Burada bir parantez açıp Kuran-ı Kerim'in sebepler aleminde nasıl değiştirilemeyeceği üzerinde durmak istiyorum. Allahu Teala zaten koruyacağını bildirmiştir. Yani sebep aramaya da aslında gerek yoktur. Lakin bir kesim var ki değiştirileb ayet felan diye ortaya fitne bırakmaya devam ediyorlar.

    Tek bir Kuran vardır, O da Arapça olarak inmiş olan mushaftır. Hiçbir meal ya da tercümenin adı Kuran değildir. Sadece meal'dir. Allahu Teala bu muazzam ilmî metodu İslam ile birlikte indirmiştir. Metod nedir? Ezberlenebilirlik ile Kuran tektir, meal Kuran değildir... Basit bir yöntem gibi gelmesin! Basit ya da insanın ortaya koyabileceği bir metod değildir. Zaten bu "koruma yöntemi" bilinseydi hiçbir kitap değiştirilemezdi. İstenilse de yapılamazdı. Bugün nasıl Kuran değiştirilmek istenmesine rağmen değiştirilemiyor, onlar da değişmezdi. İznik Konsülünde binlerce İncil ile başbaşa kalan bir Hristiyan alemi olduğunu biliyoruz. Birileri Türkçe İbadet/namaz dedi, Arapça ibadet olmasın dedi... Fakat ibadetin Kuran dili ile yapılmasının ardındaki bir hikmet de Kuranın asla değişmeyeceğidif. Bunu anlamadılar. İncil ve Tevrat'ın tahrifinde en büyük pay tercümelere aittir. Bu dinlerde dil kuralı yoktur, tevratı bile yahudiler sahiplenmesine rağmen kendi kitapları tamamen ibranice değildir. Bir kitap bir kez tercüme edilip tercüme de kutsal sayıldı mı artık o kitap bozulmuştur. Bundan sonra evrim geçirmeye başlar ve ortaya bambaşka bir insan yazması kitap çıkar. Diğer koruyucu unsur ise ezberlenebilir olmasıdır. Müminler zaten Kuran'ın değişmeyeceğine iman ettiler. Lakin yukarıdaki Kuran ayeti değişti mi? gibi sözlerle hareket edenlere söylüyorum; böyle bir şey olsaydı nüsha bir iken iki olurdu veya daha fazla olurdu. İslamda böyle bir şey yok ve sıkı kurallarla korunmaya devam ediyor.

    Sait Nursi'nin talebeleri de öyle zannediyorum ki aynı metodu kullandıkları için kitapları tercüme etmiyorlar. Zira tercüme BOZAR!

    Hadis mevzusuna geri dönersek. Kutubi Sitte'nin yazılması artık kendilerinden sonra hadis uydurulmak istense de bunların önünü kesecektir. Kutubi Sitte yazarları yani alimleri de nihayetinde insandır. Hata yapabilirler ve yapmışlardır da... Hiçbir kişiye "Subhan" kavramını yakıştırmak doğru değil. Şahsen her hadise inanıyorum. Bununla birlikte Buharilerin dün yaptığı bugün yapılamaz değildir. Bu adamları kutsamaya gerek yok. Ne dedilerse doğrudur, diye hoplamaya da gerek yok. Bununla birlikte uyduruk hadis diye herkes aklına yatmayan hadisleri ortadan kaldırmaya çalışırsa Kuran'ın peygamberimiz ile ilgili ayetlerine muhalefet etmiş olur. Bu yine bir baş etrafında toplanacak dünyanın dört bir köşesinden gelen alimlerin ortak bir çalışması ile mümkün olmalıdır. Zaten incelenecek hadisler Kutubi Sitte kadar sınırlı. Buhari içtihat yapma hakkını nereden bulduysa aynı hakkı işin ehli olanlar da kullanabilir. Kutsamak, evliyaydı, şöyle büyüktü, böyle büyüktü felan doğru değil. Saymak, sevmek ve çalışmaları için Allah razı olsun demek daha doğru olur. Çünkü bu adamlar büyük fitnelerin önüne geçmiş ve engellemiş insanlar. Allah onlardan razı olsun. Hiç kimse kendisini bu alimlerden zeki görmesin. Yahu şu hadis'e bak, böyle hadis peygamberimiz dememiştir, diyenlere: Yani bu adamların sizin kadar kafası çalışmıyor mu? Senin gördüğün tezatı o görmüyor mu? Bu adamların sağlam olduklarının kanıtı eserlerindeki bugün inkar edilen hadislerdir. Onlar bir formül ürettiler. O formülden ne geçiyorsa onu yazdılar. Eğer formülden "yer aslında göktür" diye bir hadis geçseydi onu da yazarlardı. Senin gibi iddia etmezlerdi. Yaw Nasıl Olur.hglıjrbhdödgh? Değil! Bunun bir matematiği var! Anlaşılmalı artık. Değilse sana tuhaf gelenleri bu adamlar da elerdi. O zaman nefsine uymuş olurdu halbuki doğru olanı hadis formülüne uymaktır. Bugün Kutubi Sitteyi dünyadaki ulema bir araya gelip, ortaya bir formül koyup yeni bir süzgeçten geçirebilir. Lakin bu avamın işi değil. Hele ortada dönen uyduruk hadis lafları felan tamamen uzak durulması gerekir.

    Son sözüm. Hiç kimse hiç kimseden daha geri zekalı değil. Yukarıdaki makaleyi yazan adam Buharileri ne zannediyor? Yazık.

    Allahualem...
    Teşekkür edenler (3)yörük AhmetYozgat Ömer
    SAYGILARIMLA
    HAKAN CERAN
  • yörükyörük Gönderiler: 281
    dikkat edilmesi gereken gözden kaçan birşey var, hadis derlemeleri neden peygamberimizin vefatından yüzlerce yıl sonra yapılabilmiş daha önce kimsenin aklına gelmemişmi yada bunu engelleyen birşeymi vardı?. bu konu hakkında aklımda kalan bir hadis olacaktı hz ömer zamanında her taraftan hadis toplayan bunları kitaplaştıranlar olmuş hatta sahte peygamberlerin türediği bir zaman o vakitler, hz. ömer tüm hadisleri toplatıp yaktırıyor afilli birkaç sözüde vardı bu konuda ama aklımda değil, sizden öncekilerde bu hataya düşmüştüde din bozulmuştu gibi birşey söylüyordu. zannımca hz ömer zamanında bu iş bir sisteme oturmuş hadis meselesini engellemişler, o yüzden bildiğimiz hadisler olaylardan yüzlerce yıl sonra kitaplaştırılmış, yüzlerce yıl sonra ne olduda hadisleri araştırıp yazabildiler o meselede ayrı bir sır, meselenin iç yüzünü bildiğimden değil öyle olabileceğini akıl mantık süzgeçim söylüyor.
    mirac meselesine gelince bu konuda biraz çalıştım ama kesin bir sonuca ulaşamadım, bize anlatılan yukarıdaki masalsı tarzda birşey olmadığını anladım ama o kadar ötesine geçemedim. miraç ve benzeri durumlar sadece islamda yok diğer dinler mitlerde de var. en doğrusunu Allah bilir.
    Teşekkür edenler (1)BiKarınca
  • BiKarıncaBiKarınca Gönderiler: 251
    Nisan 17 düzenlendi
    Dört Halife'den bugün biri yaşamış ve bir otorite sahibi olsaydı zannımca şu iki şeyden birisini yapardı: Ya Kutubi Sitte kitaplarını toplayıp yakardı ya da yeni bir süzgeçten geçirirdi. Fakat şu halini koruyacaklarını, yani tartışmaya açık bir vaziyette bırakacaklarını hiç sanmıyorum. Benim gönlüm ya aynen kalmasında ya da yeni bir metotla hiçbir harfi değiştirilmeden sadece Kuranı Kerim ile tartışan hadislerin kaldırılmasından yana (eğer varsa)...

    Yakın zamanda bir araştırma yapmadığım için alıntı yapamayacağım ve net konuşamayacağım. Fakat şöyle bir vakadan bahsetmek istiyorum. Ne kadar güvenilir bilmiyorum. Hazreti Ebubekir bir hadis kitabı yazmış fakat az da olsa hata yapma ihtimalini düşündüğü için yakmıştır. Diğer dört halife döneminde de hadis kitapları yaktırılmıştır. Bunun ana sebebinin yazılı kaynaklara toplumların bakış açısının olduğunu düşünüyorum. Ben böyle görüyorum. Ki bugünkü yazılı hadis kitaplarını kutsama da bunun delilidir.

    Hadis ilmi ve sözlü gelenek, yazılı kaynakların sunmadığı bir avantajı sunuyor. Sözlü gelenekte İhtilaflı, tartışmalı, aykırı hadisleri eleyebilir ve ortadan kaldırabilirsiniz. Yani kutsanılması ihtimali sözlü gelenekle böylece ortadan kaldırılmış oluyor. Ayıklama işine gelince zaten hadis yazanlar da birçok hadis içinden ayıklayarak biz öz çıkardılar. Belki Kutubi Sitte muhaddisleri bizleri inceleseler 80 milyonluk ülkemizde "güvenilir ravi" etiketiyle 1 kişiden bile hadis nakletmezlerdi. Yani bir söz rivayet edebilmek için gerekli şartlara bile haiz değilken hadislerin doğruluğu ve yanlışlığı husunda iddialı olmamızı hiç doğru bulmuyorum. Deneyebilirsiniz: Herhangi bir cümleyi ezberleyip bir kaç ay sonra tekrar edip edemeyeceğinizi ölçebilirsiniz. Yazılarımızdaki, hayatımızdaki çelişkileri bir tarafa bırakıyorum objektif olarak bir ezber yöntemi ile kendinize "ravi" sıfatını yakıştırabilecek misiniz?..

    Hazreti Ebubekir'in hadis yazıp yakması doğru bir bilgi ise eğer o hadis kitabını yakmasaydı, kayıtsız şartsız o kitaba inanırdım. Fakat mesele bu değil. Hadis yazma ruhsatı oldaydı o dönemde bir ayrıcalık meselesi olmazdı. Hazreti Ebubekir yazarken ashaptan başka birisine bunu yasaklamak kalan ashaba hakaret etmek olurdu. Çünkü sen duyduğunu yazdıysan ben de duyduğumu yazıyorum derler. Ki doğru bir savunmadır. Üstelik Hazreti Ebubekir her an peygamberimizin yanında bulunamaz. Peygamberimiz ashaptan herkese bir söz etmiştir. Hz. Ebubekir yazarken başka bir kişi de "peygamberimiz bana da şöyle söyledi" diye yazma hakkına sahiptir. Elbette aynı şeyi bir yahudi dönmesi münafık da yapabilirdi. Yani bu yazma işi peygamberimiz ya da dört halife döneminde yapılsaydı ortada din diye bir şey kalmazdı. Şeytanın boş duracağını, gelişmelere öylece bakacağını hiç sanmıyorum. Birçok şeytan sözü bile yazılı kaynak olarak günümüze dört halife döneminden kalma hadis olarak ulaşırdı. Yani şeytan adeta bu dine ortak olurdu. Haşa Rabbimiz buna imkan vermez...

    Neden peygamberimiz döneminde ve dört halife döneminde yazılmadığına dair bu perspektifen de yaklaşmanızı isterim. Dört halifenin bu kararı ile ne derece feraset sahibi olduklarını hissedilebilirsiniz.

    Neden iki yüz yıl sonra yazıldı, sorusuna gelince o tarihlerde bir hadis yazma seferberliği başladığı anlatılır. Yine işin tarihi boyutunu bir tarafa bırakıp mantıksal açıdan ve kaderi perspektiften yaklaşmak istiyorum. Eğer yazılmasaydı sözlü gelenek, hadis ilmine bir ayıklanabilirlik ruhsatı verdiğinden dolayı o yıllardan sonra hadis diye bir şey kalmazdı. Yani en azından kelimesi kelimesine, ayrı bir silsileden aynı hadis nakledilmezdi. Bu biyolojik anlamda insan fıtratına aykırı olurdu. Bu sürecin sonunda ise ortada sözde hadis diye gezen sözlerden başka bir şey kalmazdı. Yani hadis ilminin aritmetiği artık uydurma hadisleri törpülediği gibi gerçek hadisleri de törpüleyip tamamen yok ederdi. Yani yazılma zamanı da muazzam bir döneme denk gelmekte... Bununla birlikte,

    Hazreti Ebubekir kendi yazdığı hadisleri yakarken, dört halife kendi döneminde yazılmış hadis belgelerini yakarken Kutubi Sitte'nin yüzde yüz doğru olduğunu iddia etmek dört halifeye muhalefet etmek demektir. Muhakkak hata ihtimali atfı yapmak gerekir. Fakat günümüzde dört halifenin yapmadığı bir şeyi yani yaktığı şeylerin bir benzeri hocalar tarafından kutsanmaktadır. Dört halife zaten bu kutsamaya karşıdır. Hazreti Ömer birçok zaman duyduğu hadis Kuranı Kerime aykırı olmadığı halde o hadisi duyan başka bir şahit aramış hatta şahitler aramıştır. Bugün şahit bulmak mümkün değil lakin en azında bir Kuranı Kerim süzgeçi yeniden yapılabilir. (La teşbih vela temsil)... Bunu zaten Kutubi Sitteyi yazanlar yapmışlar ama bir kez daha yapılmasının yasaklanması bu işin yoluna, yordamına, dört halifeye muhalefettir.

    Sonuç olarak bugün hadis tartışmalarının çoğu alenen Kuran'a ve vicdana aykırı olduğu düşünülen hadislerdir. Şahsen Kutubi Sitteyi kaleme alanlara itibar ettiğim için ne yazıyorsa inanıyorum. Çünkü tuhaf bile gelse peygamberimiz gerçekten de söylemiş olabilir, bu ihtimalden dolayı her hadise saygı duyuyorum. Lakin alimlerin böyle bir hakkı yok. Hem sözlü gelenek onlara bir eleme hakkı vermiş hem de onlar içtihatlarında yanılsalar bile sevap alıyorlar. Yeterki bir araya gelmesini bilsinler. Hâlâ anlayamadılar; zaten ilk yıllarda yazdırılmamasının ardındaki mesajın "eleme yap, ayıkla" demek olduğunu. Buhariler, Allah onlardan razı olsun. Onlar bizim bugünkü alimlerin bir kısmı gibi "Allah korkusuyla boyanmış kibre" girmediler. Eğer onlar cesaret edip yazmasaydı bugün 600 bin değil 600 milyon sözde hadis ile yaşıyor olurduk. Bu varsayım üzerinden devam etmek istiyorum. Eğer Buhari bugün gelseydi bu 600 milyon hadisin Kuran'a uyanları da dahil hepsini elerdi. Bunların hiçbirisi hadis olamaz derdi. Yani kurguladığı formülden hiçbir hadis denilen sözü bugün geçiremezdi. Zira zaman artık hakikatı yutmuş olurdu. Bu yüzden tam zamanında yazılmış olarak görüyorum. Ve bu adamlar yani Buhariler, Tırmıziler gerçekten de muhteşem insanlar. En azından Allah için cesurlar... Aynı şekilde Buhari, Tırmızi vesair bugün dünyaya gelseler kendi yazdıklarını da bir kez daha sistemlerinden geçirirlerdi. Belki elerlerdi, belki aynı kalırdı ama tek bir harf dahi ilave etmezlerdi. Ama bu işi yaparlardı. Yine varsayıma devam ediyorum. Buhari kendi yazdığını elediği için yanlış yola kaydı diye de eleştirilirdi... Aramızdaki fark zihniyet farkı...

    Şöyle bir cevaba hak veririm. Varsayım üzerine konuşmak doğru değil. Doğrudur, fakat yaptığım delilsiz bir zan üzerine konuşmak değil. Yaptığım iş dün yapılanlar üzerinden bugün için çıkarım yapmak... Yani analiz yapıyorum. Yapılan iş bu sonuca götürüyor... Yani ne dört halifeyi ne de Buhari, Tırmizi gibi üstatları bir türlü rol model almak cesaretini gösteremiyoruz. Gösteremiyoruz derken biz zaten yapamayız da hocalarımızdan bahsediyorum. Hea işte! Hocalarımız bu büyükleri rol model alamazlarsa birileri de çıkar bu muhaddislere hakaret ederler. Hadisleri inkar ederler, yaptıkları işi de hafife alırlar...

    Her şeyin doğrusunu Allah bilir.
    Teşekkür edenler (1)yörük
    SAYGILARIMLA
    HAKAN CERAN
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .