DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

KARA ORDUSU ve NÜKLEERİN ROLÜ

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 328
                                                                    Amerika ve Rusya Sıcak Savaşında
                                                                  KARA ORDUSU ve NÜKLEERİN ROLÜ
                                                                                   Ahmet YOZGAT

Takvimler, 2018 Nisan'ının tam ortasındayken Suriye'deki fiili durum, “Amerikan Rus Sıcak Savaşı”na döndü dönecek durumda kaldı… Oysa birkaç hafta önce Amerika, Suriye'den çekilme kararındaydı. “Dünyanın Fitneci Beyni” yüzyıl evveline dönme kararı almış ve Suriye'yi, Osmanlı’nın ardından gelen son sahibine yani Fransa'ya teslim etmek üzere “Mösyö”yü sahaya çıkarmıştı. Böylece Paris, bölgenin yüzyıl evvelki selefi, “Afrin Fatihi Türkiye”yle bir nevi pazarlığa oturmuştu. Yüzyıl evvelin baş aktörü İngiltere, çökertme kararı verdiği Osmanlı'nın yerine, yüzyıl sonrasında Rusya'yı koymuştu. Bir hafta içerisinde, “Ajan Krizi” etrafında, kendisine onlarca yandaş toplamayı becermişti. Hatta bu anlamda; “Ajan Krizinin Diplomatik Hamlesi”ne katılması hususunda Türkiye'yi de uyararak Ankara’dan, Rus Diplomatları sınır dışı etme kararı almasını istemişti. Ancak Ankara'nın buna verdiği cevap pek de olumlu olmadı ama aslında olumsuz da sayılmazdı. Şöyle ki... Ankara; “Duruma bakacağız!” dedi sadece… Lakin demekle kalmadı; RİT Birliği arasında Soçi'den sonra bir de Ankara Zirvesi topladı. Bununla da yetinmedi ve aynı günlerde “Nükleere Doğru” bir adım attı. İlaveten, S-400’lerin teslimini, beriye çektirdi; 2019’a.
***
Anlaşılan o ki... Türkiye'nin bunca “başına buyruk tavrı” Majeste’nin, çok canını sıkmış olmalı. Zira birkaç yıldan beri, birbirine paralel/muvazi gibi giden Türkiye ve İngiltere ilişkileri, Nisan 2018 ortası itibariyle oldukça karışık… O kadar karışık ki… Türkiye, İstanbul'u yakma tehdidi dahi almış durumda. Bu hususta demek istediğimiz: Tanklarında, iki yüz küsur ton Petrol bulunan devasa bir tanker, Boğazdaki Hekimbaşı Yalısına boşuna çarpmış olamaz! Öyle zannediyoruz ki durumun içyüzünü ilk anlayan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu oldu. Çünkü bu keşmekeşte, bir ara teklif mesajı olarak, Soçi’yi Cenevre'ye bağlayabileceğini söyledi. Soçi malum! Soçi'nin, Cenevre'ye bağlanmış olması demek, “RİT Üçlüsü” hayalinin kılavuzluğunu, götürüp Batılı Konferanslar Efendisinin eline teslim etmek anlamına geliyor. Bilindiği gibi Cenevre, uluslararası sorunların çözüm konferanslarının, çözümsüzlüğe ve Batı çıkarlarına uygun şekle dönüştürüldüğü yani bir anlamda, ipe un serildiği merkez olmasıyla ünlü bir yer. Bu hakikati bildiği halde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'nun böyle bir teklifi yapmış olması, Türkiye'nin, nice zamandan beri Batı ve Kuzey ortasında kurduğu , “Terazi Politikaları”nda geri adım atması anlamına gelmekte. Yani durum, o kadar vahim anlaşılan...

Dışişleri Bakanı demişken… Bu arada, garip bir şey oldu: Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da bir beyanat verdi. Ve Türkiye'yi, teröristlerden temizlediği ve ikinci bir “Sükûnet Adası” haline getirmek üzere çalışmaya başladığı Afrin’in idaresini, Diktatör Esed'e bırakması yönünde uyardı. Doğrusu bu beyanatın verilme gerekçesini anlamamız oldukça zor! Ya Rusya, Türkiye'ye aba altından sopa göstererek; “Eğer Soçi Zirvesini terk eder, Cenevre'ye gidersen; Suriye'deki tüm kazanımlarını elinden alırım!” demeye getiriyor, özellikle Afrin’i... Malum; Afrin’in alınmasında Rusya'nın, az da olsa bir katkısı olmuştu. Hatırlanacağı gibi bölgeyi kontrol eden askerlerini, Afrin'den çekerek hava sahasını, Türk uçaklarına açmıştı. Ya da Rus Dışişleri Bakanı, Rusya Siyasetinde yer tutan İngiliz Ekolüne mensup biri. Bu anlamda hain ve Başkan Putin'i arkasından bıçaklayan bir Brütüs!

Tamam! Birinci sebebi anladık da… İkinci sebep yani Lavrov'un Brütüstlüğü mümkün mü? Evet! Zira şu anda Türkiye, Rusya'nın Erdoğan'ı diyebileceğimiz Putin'in etrafı hainlerle çevrilmiş durumda. Hatta bu kuşatma öyle bir ihanet noktasındaki, bu hafta içerisinde Rusya, 15 Temmuz’unu ordudaki “Acil General Operasyonu”yla zar zor önleyebildi. Gittin bir kalemde, on bir yüksek rütbeli Generali görevinden tart etti. Ancak tehlike geçmiş değil. Aslında bu konu, uzun ve girift! Ayrıca bir makale yazarak, “Rusya'da Neler Oluyor?” sorusunun cevabını arayacağız.
***
Dönelim makalemizin en başına… Amerika Başkanı Trump, Suriye'den çekilmeyi tasarlarken ve Avrupa Aklı, Suriye'nin Garantörü olan Mandatör Fransa'yı sahaya sürmüşken… Yani “Suriye Olayı”nın boyutunu küçültmüşken… Ve Ajan Krizi üzerinden kurgulanan olası Dünya Savaşı, İngoABD ile Rusya'nın Savaşı şekline dönüşmüşken… Yeniden her şey, Suriye'de toplanıverdi. Neden? Olayların Suriye üzerinde toplanması Rusya'nın dışında gelişmesi anlamına gelmiyor. Yani yine, topun ağzında Rusya var. Ve bu esnada Suriye'de toplanmak, savaşın o topraklarda olması konusundaki “Kader Mahkûmiyeti”ni bitirmiyor aksine, meselenin ciddiyeti ne artırıyor. Bununla birlikte, şu andan itibaren Suriye, savaş alanı olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Dün olduğu gibi bugün de bundan sonra da dünyanın her neresinde oturuyor olursa olsun devletler, savaşmaya karar verdiğinde; Suriye merkezinde Ortadoğu'ya gelmek durumunda. Bu konuyu, daha evvel bir makalede, şöyle anlatmıştık: “Dünya ölçeğinde bir çıkar elde etmek ya da Coğrafyadaki durumunu sağlamlaştırmak veya bek’asını korumak durumunda olan herhangi bir devlet, savaşmak zorunda kalırsa, ya Ortadoğu'da bulunacak ya da Ortadoğu'ya gelirken yanında, kendi savaş alanını da getirecek. Savaş alanını yanında getirmek derken; savaş namzedi, Birinci şartı olarak söz konusu bölgede, ayağını basacağı bir arazinin sahibi olacak. Yoksa Mevzubahis savaş oyununa katılamaz ve bu oyunun sonunda ortaya çıkan pastadan faydalanamaz. Bu anlamda, işi en zor olan savaş gönüllüsü Çin görünüyor. Muhtemel bir savaşta yer alacak olan Türkiye ve İran, bu bölgenin iki çocuğu... Bunların dışındakiler Rusya, Amerika, İngiltere ve şu anda, hakkı kendisine teslim edilmiş olan Fransa, savaşmak için kendi arazisinin sahibi durumunda. Sadece Çin’in, ayağını basacak bir toprak parçası yok. Bu nedenle Çin, savaş gemileri ile Akdeniz'de dolaşmaya mahkûm. Yani bu bahtsız Ortadoğu, üç yüz yıldan beri, dünyanın “Er Meydanı, Kurtlar Vadisi, Canavarlar Sofrası” durumunda. Bu nedenle “Pehlivanlar” burada, “Kurtlar” ise kanlı vadi de toplaşmış durumda şu an itibariyle.
***
Kurtlar demişken... Bu yakınlarda yazdığımız bir makalede, bir Kurt masalı anlaşmıştık ya... Kurtlara alıştık çünkü dünyanın bugününü ve yakın coğrafyamızı örneklemede, “Kurt Masalı” anlatma işimize yaramakta. Bu nedenle bir “Kurt Hikâyesi” daha sıkıştıralım araya diyoruz... .Bu hikâyenin kurtları da malum, “Tek Dişi Kalmış Canavar”lar… Anlatacağımız “Kurtlar Sofrası”nda bu kez, Rusya var… İşler kızıştığında yani olası bir kapışma da İran, Rusya'nın yanında yer alacağını açıkladı. Kurtların gözü, Türkiye'nin üstünde; “Ne yapacak?” diye… Bu nedenle daha dün, Rusya ile Stratejik sayılabilecek anlaşmalar imzalamış olan Türkiye, zor bir karar noktasında... Kurtlar, Türkiye'yi “Bizim Vadi’ye dâhil ol ve kurbanın parçalanmasında rol al!” diyerek zorlamakta Ancak. Ankara'nın bu kararı vermesi kolay değil. Çünkü daha dün o masada, sofrada yem olarak Türkiye bulunuyordu. Bu nedenle Türkler, neredeyse tarihinin tüm dönemlerde olduğu gibi “Tek Dişi Kalmış” da olsa bu “Canavar Kurtlar”a güvenmiyor. Ve en önemlisi, “Kurtlaşmak” niyetinde değil. Lakin İran gibi kurban olan Rusya'nın yanında yer alma kararını vermesi de çok zor. Çünkü Türkler, gayet iyi biliyor ki bu durumda savaş alanı Suriye'yi aşıp Türkiye üzerinde genişleyecek ve savaşının asıl gövdesi, Anadolu topraklarına bina edilecek. 1. Dünya Savaşı'ndan kalma bir tecrübe olacak bu durum.

İşte, bu nedenle Türkiye, son bir hafta içerisinde, “Dünya Savaşı Potansiyeli” haline gelmiş olan Londra mahreçli Ajan Krizi’nin yeni şeklinin, diplomasi yoluyla çözülmesini sağlayabileceğini zannederek; savaşın namzet ülkeleri arasında, bir moderatör gibi davranıyor ya da arabulucu bağımsız rolünde… Fakat evinin arkasında ve önünde başlama işareti vermekte olan bu savaşta Türkiye'nin, bağımsız olmak gibi bir lüksü yok. Daha doğrusu; buna, kimse müsaade etmez. Özellikle tek dişli kurtlar asla! Zira Ankara, dünyanın dilinin ucundaki “Üçüncü Dünya” yahut adı her ne olacaksa mevzubahis savaşın, son aşaması sayılabilecek “Kara Ordusu Harekâtı”nı Ankara, salt kendisinin yapabileceğini göstermiş durumdayken... Zaten savaşın yıllardan beri dünyanın dilinin ucunda olmasının nedeni bu savaşta, “Kara Ordusu Rolü’nü kim oynayacak?” sorusuna verilen cevabın olmayışı ile ilgiliydi. Çünkü “Hava ve Deniz Ordusu” herkeste var. Lakin Savaşın altın vuruşu yapacak ve nihai zaferi belirleyecek olan “Kara Ordusu” kimselerde yok. Bilerek ya da bilmeyerek Türkiye, “Kara Ordusu da sadece bende var!” deyiverdi; önce Cerablus'ta ve ardından Afrin’de... Bu nedenle olası son savaşın, şimdilik taraftarları görünen Rusya ve Amerika bağlamında iki krampa halindeki Batılılar, Türkiye'den kara ordusunu kendileri lehine kullanmasını istiyor. Yoksa gelinen aşamasında dahi savaş, bir kez daha düğümlenip yeniden ve karşılıklı çatapat bombalamaları ve pek bir anlam ifade etmeyen füze atımlarına dönüşecek ve iki taraf için de anlamsızlaşızlaşacak. İşte, meselenin püf noktası bu! Yani Türkiye, “Yeni Kunuri Savaşı”nı Amerika'nın yanında mı, yoksa Rusya'nın yanında mı tarihe geçirecek. Kısacası, Tarihin bu kertesinde de “Kunurisiz” savaş “Son Savaş” sayılmayacak.

Kunuri’yi biliyorsunuz. 1950 yılında, Kore Savaşlarının kaderini değiştiren bir muharebe olarak tarihe geçmişti Kunuri Muharebesi… Şöyle ki… Komünizm yayılmacılığının varıp Kore Yarımadası'nda dayandığında Çin ordusu ve Komünist Kuzey Kore Savaşçıları karşısında tutunamayan ve yenilgiyi kabul eden Amerikan Ordusunun namusunu, bir avuç Türk askeri kurtarmıştı. Şanlı komutanları Tahsin Yazıcı’nın çabasıyla Türk askerleri o gün, Kunuri’de destan yazarak, “Cengaverlik”in” hatta “Şövalyelik”in ne anlam taşıdığını, tüm dünyaya göstermiş oldular. Zaten denir ki; “Bunun üzerine Batılılar, Türkleri NATO'ya alma karar verdiler. Bundan sonraki dünya mücadelelerinde bir kara ordusuna duydukları ihtiyaçtan dolayı ya da böylesine savaşçı bir orduya sahip olan Türkiye'yi karşılarına almamak için yanlarında tutma planı yaptılar. Bu nedenle 1950'den beri Türkiye, Batının karşısında değil yanında…”

Bilmem gözünüze ilişti mi? Bugünlerde okuduğumuz, bir internet paylaşımına göre, İngiliz Medyası şöyle bir tespitte bulunuyor; “Türklerin “Savaşçı Ruh”unu yok etmek için yüz yıldır uğraşıyoruz. Tam, ‘Söz konusu ruh öldü ve savaşçılık bitti!’ dediğimiz anda öğrendik ki Türkler, değil unutmak savaşmayı özlemişler!”

İngiliz'in bu tespitine göre, “Afrin Çıkarması” bir anlamda, “Batılı Hafıza”yı götürmüş ve Kore Kunuri Savaşı'na bağlamış görünüyor. Ancak zaman itibariyle işin ilginç olan yanı şu: Bugünkü Türklerin durumu kavrayışı/anlayışı, Kore Savaşları'ndan önceki Halet-i Ruhiyeyle uyuşmamakta… Yani vaziyet bambaşka! O zaman, Komünist Sovyet Rusya tehditi karşısında, Batının kanatları altına girmeye can atan Türkiye, artık yok! Aksine, Türkler, elli yıllık beraberliklerinde ortaklarının yani kendilerindeki savaşçı ruhu öldürmeye ve kendilerinden, edilgen bir köle toplumu oluşturmaya karar vermiş olan Batılıların, “İkiyüzlü Münafıklık”larını ve bu manada tüm genetik kodlarını okumuş, sosyal şifrelerini çözmüş, bu vampirlerin nihai amaçlarının farkına varmış durumda. Bu nedenle Türkiye, açık açık söylemese de artık Batının yanında olmak istemiyor. Veya böyle bir "çukurluk"ta bulunmaktan muzdarip.. “Bahadır Ruhu”na göz dikmiş olan Batıyı bitirmeye, spontan olarak ant içip bir “Yeminliler Milleti” haline gelmiş olan Türklerin Türkiye’sinden söz ediyoruz; böyle derken… Fakat “Kader utansın!” Ne yazık ki geçmiş Türk Hükümetlerinin gafletleri, basiretsizlikleri hatta hıyanetleri yüzünden, “Zamanın Tuzağı”na hazırlıksız yakalanmış bir ülke var elde… Bu itibarla Ankara, Batıyı tek başına çökertecek imkâna sahip değil henüz. O Batıya elini verirken, kolunu kaptırmış olan Türkiye'nin şu an, sahip olduğu gerek ticari, gerek sınai ve gerekse en önemlisi askeri imkânlarının üretim ve yazılım şifreleri “Ari Bilim”de ve NATO'da… Ve bu şartlarda sıkışmış olan ülke, “Tarihi Kızılelma”yı yeniden Roma'ya ve Viyana’ya, bununla birlikte Berlin'e, Londra'ya, Washington'a ve hatta Telaviv'e dikecek yüreğe sahip de donanıma sahip değil. Ancak kaderin ve ihtimaldir ki “İlahi Plan”ın getirip şu andaki koordinatlara konuşlandırdığı Türkiye'nin ve Türklerin nihai hedefi, yukarıda saydığımız yerler tabii ki. Ve tarihi tecrübesi, neredeyse sonsuz olan “Derin Türk Aklı” bu amaca, sadece kendi gücüyle ulaşmak niyetinde… Lakin Ankara’nın kolu, dalından kırık! Yalnızlığı ve çaresizliği bundan işte!

Dememiz o ki… Bu aşamada Türklerin, yalnız başlarına bir “Adil Dünya Kurucusu” rolüyle huruç yapma imkânları bulunmuyor. Mecburen müttefikler arıyor Ankara bu sebeple... Lakin müttefik olarak, yanlarında ilk elde Batı var. Yani “Adil Dünyanın Katili” olan Batı... Deşifre olan bu kimlikleri nedenle artık onlar üzerine, yüksek bir hesap yapmanın imkânı yok. Farkındaysanız; son zamanlarda, Türk insanı ve devleti, “Sözde Müttefik” ifadesini sık sık kullanır olmuş durumda. Anlaşılan o ki artık Batı, Türkler için sözde müttefik yahut savaşılması mukadder olan bir müttefik düşman! Evet, “Müttefik düşman!” dedik. İşte, bu nedenle Türkiye ve Batının, 21 Yüzyılı yan yana geçirmesinin imkânı yok gibi. Bu yüzden Türkiye, belli bir “Taktik Zaman Aralığı” için Batı dışında, yeni bir müttefik arıyor kendisine... Bu durumda, karşısına çıkacak ilk ve belki de tek adres Rusya. Lakin bir sorun var: O da Rusya’nın, Türkler için Rusya değil; Tarihi düşman Moskof’un ta kendisi olmuş... Şimdilerde oluşmakta olan “Yeni Tarih” ne kadar ittifaka zorlarsa zorlasın Ankara'nın, sırtını “Kuzey Ayısı”na dayama korkusu asla izale olmuyor/olamıyor. Daha dün imzaladığı, Nükleer santral ve S-400 füzeleri anlaşmasına rağmen, izale olmuş da değil. Bunun gibi onca anlaşmalara ve RİT Birliği çalışmalarına rağmen, bir diğer güvenilmez ortak olarak İran'ın adını da zikredelim burada. Arapları adamdan saymıyoruz zaten!

Bu durumda ne yapmalı Türkiye; hızla yaklaşan savaşta kimin yanında yer almalı? Yine Ari Batının mı yoksa Kuzeyli Moskof’un mu? Yani Ankara için Amerika ve Biraderleri mi yoksa Rusya ile İran mı daha rantabl? Doğrusu ya karar vermek çok zor hatta imkânsız! Çünkü orta yerde, iki ucu pisliğe bulanmış bir değnek uzatılıyor Ankara’ya. “Türk Aklı” da şimdilik, bu değneğin ortasından tutarak, meseleyi uhulet ve suhuletle çözmenin peşinde. Fakat gelinen zaman diliminde ve devletler arası ilişkilerde ne uhulet ne de suhulet kalmış durumda… Dünyanın “Kontrolsüz Enerji”sinin ve “Önlenemez Öfke”sinin boşaltılması adına, çok oyunculu bir savaş kapının hemen dibinde beklemekte. Bir bakıma söz konusu savaş, dünyanın ruh sağlığı için şart olmuş durumda. Yani insanlık bu gerginlikle 21. Yy’ı sükûnet içerisinde geçiremez. O nedenle gerginlik, sürer de sürer ve 2023’ü de 25’i de 39’u da geçer. Zaten süre sona geldi ve insanlık, inceldiği yerden kopmak üzere. İşin kötüsü ise söz konusu kopmanın yeri, genelde Ortadoğu ve özelde Suriye… Onun yani başında da Türkiye var. Ve daha önce söylediğimiz gibi herkes, incelen “Kördüğüm Noktası”na en son kılıç vuruşunu Türkiye'nin yapmasını istiyor. Malum, tarihi Gordion Türkiye'de... Ve Türk Kara Ordusu, Gordion'da vuruş için bekliyor.
***
“Kara Ordusu” demişken; bu konuyu biraz daha açalım diyoruz. Adı sanı duyulmadık ada devletlerinin ve muz ülkelerinin dışında, neredeyse tüm devletler, birer “Kara Ordusu” beslemekte. “Dünya Büyükleri” arasında yer almasına rağmen, bir iki ülke dışında ordusuz olan yok. Ordusuz büyükler, 2. Dünya Savaşı'nın mağlupları olarak Japonya ve Almanya… Buna ek olarak Batıda, Avusturya, İsviçre ve benzeri bir kaç ülke… Bunların dışında; Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez Arap Hanedan Devletlerinin, ciddi bir kara ordularından da söz edilemez. Ama Körfez Krallıklarına verilen görev olmayan ordularını silahlandırmak… Onlar da “Ümmetin Petrol Paraları”nı, başta Amerika olmak üzere, teknolojisi gelişmiş birkaç Batılı ülkenin silah şirketlerine akıtmak. Bunu da bihakkın, akıl almaz bütçelerle nasıl yaptıklarını, 2017'nin ikinci yarısında ayan açık gördük. Neyse!

Dünyada, “Aktif Kara Ordusu”na sahip en büyük ülke Amerika… Ondan sonra Rusya geliyor. Tamam da… Dünyanın dört bir tarafında, kemiyet ve keyfiyet olarak devasa ordular bulunduran Amerika, Bu arada yaptığı tüm savaşları ordusuyla kazanmış görünmüyor. Onun savaş kazanma yöntemi, ordusuyla korkutmak ve akabinde CIA ajanlarıyla komplolar ve darbeler düzenlemek şeklinde kayıtlı. Defaten tekrar edilmiş bu durum nedeniyle Körfez Savaşları, artık Amerikan Ordusunun korkutuculuğunun da bir anlamı kalmadığını ortaya döktü. Amerikalılar da bu çıkmazın farkında... Bu nedenle Washington “Ting-Tang Merkezleri”nde Ortadoğu coğrafyasında yapılan mücadelenin devamlılığı için “Vekâlet Savaşları” adı altında bir kavram üretildi ve uygulana gidiyor. Bu “Asimetrik Savaş”larda verilen vekâlet, bölge halkı arasından devşirilmiş teröristlere ve kanlı örgütlerin elinde. Fakat bu minvalde aradan geçen birkaç yıl gösterdik ki “Vekil Teröristler”e yaslanarak, dünya ölçeğinde bir savaş çıkarmak, belki mümkün ancak böyle bir savaşı kazanmanın ve Zaferle taçlandırmanın imkânsızlığı görünmüş oldu. Belki bu anlayışın, birazcık dışına taşan “Son Örgüt” Amerika tarafından” PKK ve Uzantıları” gibi algılandı. Lakin Afrin Tecrübesi, açıkça gösterdi ki kazın ayağı öyle değil. Şu an itibariyle “Amerika'nın Kara Ordusu” dendiğinde bundan sonrası için akla gelen, “Paralı Askerler Kiralayan Uluslararası Güvenlik Örgütleri” noktasına varmış; dayanmış durumda. Bu anlamda “Black Watter” adını, nice zamandan beri duyuyorsunuz; bununla birlikte adı sanı duyulmamış o kadar çok kiralık asker şirketi var ki Amerika'da… Bunların hepsi, Pentagon'un kapısında savaşçılarını kiralamak üzere kuyruk olmuş durumda. Lakin bu minvalde Amerika'nın kafasını kurcalayan zor soru şu; “Kiralık Askerler ile Milli bir Amerikan Ordusu teşkil edilebilir mi? Ya da böyle bir ordu, nihai zaferi kazanabilir mi? Veya Milli Kara Ordusu denince ilk ve tek akla gelen örnek olarak “Türk Ordusu”na benzer bir “Kiralık Katiller Ordusu” kurmak ne kadar mümkün?” Evet, işin tabiatı gereği ve Amerika açısından, bu soruların cevabı ne çok olumlu değil. Ancak yapacak başka bir yol da kalmamış durumda. Ya da tek yol var Batı adına; yeniden Türk Ordusunu kabullenmek ve onu dünyanın jandarması durumuna getirmek…

Amerika ve Türkiye dışında, ciddi anlamda bir Kara Ordusuna sahip üçüncü ülke Rusya… Ancak 25 yıl öncesine kadar “Kızılordu” adını taşımakta olan bu devasa askeri yapının, 1990 yılı itibariyle çökertilmesi ve tüm envanterinin apoletlerinin; şapkaları, palaskaları, mermileri, silahlarına varıncaya kadar her şeyinin haraç mezat satıldığı daha dün gibi... Peki; tam anlamıyla bitirilmiş Kızılordu’nun yerine kurulan yeni Rusya Ordusu ne anlam ifade ediyor? Ya da soruyu şöyle soralım: 25 yıl önce, yeniden oluşturulan “Federasyon Ordusu” kimlerin eli ile kuruldu ya da mevcut ordu hangi ekolden? Şu an, bir “Milli Rus Ordusu”ndan söz etmek mümkün mü? Federal Rusya için bu soruların cevapları müspet değil. Çünkü Komünizmi yıkan güç, Kızılordu'yu çökerttikten sonra, onun yerine bina yettiği Rus Ordusunu kendisine bağlı kıldı. Yani şu anda, bir Milli Rus Ordusu'ndan söz etmek mümkün değil ya da Putin'in ağzına bakan bir ordu yok Kuzey Ülkesinde… Dedik ya yukarıda, 2018 Nisan’ın başında Putin’in hışmına uğrayan “On Bir General Operasyonu” boşa yapılmadı. İlk Federal Başkan Yeltsin eliyle ve genel anlamda Batı Ekolünde; özel anlamlarda ise içinde, Alman ve Amerikan damarlarının olduğu bir askeri yapıdan söz ediyoruz Yeni Rus Ordusu derken. Yani hâlihazırda her an, Rusya ve Putin aleyhine her şeyi yapabilir bir Rus Ordusu mevcut. Zaten o ordunun derinliğinde, beklenmedik bir hamleyi tasarlarken yakalandı sözü edilen On Bir General... Yani burada, bir darbeyi işaret ve faş ediyoruz. Onun diyoruz ki “Rusya'nın 15 Temmuz”u Kolay atlatıldı. “Ancak tehlike baki ve bundan sonraki darbeler için aynı şeyi söyleyemeyiz…” anlamına gelen bir cümle kurmaktan da çekinmiyoruz.
***
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye açısından, Rus Ordusunun olumlu bir yanı da var. Aslında, Rusları tedirgin eden manzaranın bir diğer parçası da bu... Yukarıda dedik ya; “Yeni Rus Ordusu derken içinde, Alman ve Amerikan damarlarının olduğu bir askeri yapıdan söz ediyoruz.” Bunun dışında derin bir Türk Ekolü de mevcut! Şu an Rus Ordusunda, Müslüman ve Türk kökenli askerlerin sanıldığından daha çok. Bu oranın, şu an yüzde 40 olduğu söyleniyor; bu sayının, gide gide artmakta olduğu da vaki... Unutmayın ki 1990'lı yıllarda “Şanlı Çeçen Direnişi”nin bayraklaşan ismi, Şehit Cevher Dudayev bir Kızılordu generaliydi. İşte, üstte sözünü ettiğimiz yüzde 40, böyle bir potansiyel yani yeni Dudayevler taşıyor kendi içinde. Haliyle, Derin Rus Devleti de tedirgin oluyor bu durumda. Nasıl olmasınlar?! Diyelim ki kader, kendisini “Yeni Bizans” sayan Rusya ve Türkiye’yi, “Yeni Malazgirt”te karşı karşıya getirdi. Ne olacak o durumda? Bu sorunun cevabı “İlk Malazgirt Savaşı”nda saklı… Tabii ki Bizans Ordusundaki “Türkoslar” saf değiştirecek… “İnşallah!” diyelim!

Gelinen an itibariyle burnu sıkılmış ve nefes alamaz hale gelmiş Rusya'nın, sözü edilen yüzde 40'lık Müslüman asker gerçeğinden hareket ederek bir başka plan yapması muhtemel mi bilemiyoruz? Yani dememiz o ki… Batı için bir “Doğulu” olduğu açık edilmiş ve Batının “Hedef Tahtası”na çakılmış olan bununla birlikte Türkiye'ye ve Türk Ordusuna şiddetle ihtiyaç duyan Rusya'nın, mevcut ordusundaki bu yapıyı başat hale getirmesi ve Türkiye'ye bir jest yapması, Ankara'nın vereceği kararı kolaylaştırabilir. Bu anlamda, “Rusya adına, behemehâl yapılması gereken hamle, bir an önce Rus Ordusu'nun başına bir Türk kökenli Müslüman generalin geçirilmesi olacaktır.” dense yeri var. Ve bunun arkasından, tepedeki askeri hiyerarşisinin de aynı özellikleri haiz komutanlarla oluşturulması, hamleyi tamamlar; “On Bir General Operasyonu”nu taçlandırır. Ve Batı Dünyası bu mesajın karşısında çöker. Eğer Böylece Putin, Türkiye ile stratejik bir bağ kurmuş olur. Ancak Putin’in, Rus Ordusunda böyle bir ameliyat ve biçimleme yapmış olması, “Tek Dişi Kalmış Canavar Batı”yla artık bir araya gelmek niyetinde olmayan Türkiye'yi iknaya yeterli mi?” diye sorulursa cevap, yine de hayır olacaktır. Bizim açımızdan, taktik süreç devam eder; stratejik kontak başka argümanlar gerektirir… Neler ve nasıl mı? O daha sonra…

Bu bağlamda, hemen söyleyelim: Türkiye'nin, şu an iki fil arasında kalmış olan yetersiz halinin geleceğini tarifte zorlanıyoruz. Ancak behemehâl, bu durumun aşılmasının şart olduğunun da farkındayız. O halde, nasıl olmalı ve filler arasında kalmaktan kurtulmanın yolu yordamı nedir? Yukarıdan beri söyleye geldik... Türklerin ve Türkiye'nin gücü, “Aşil’in Topuğu… Ya da Türk topuğu, kavmin “Allah Vergisi” olan savaşçı genetiği ve bu genetiğin bina ettiği, yenilmez bir kara ordusunun varlığı... O halde, eksik olan ne? Nice zamandır söyleyip durduk ya... “Türkiye'nin şu andaki tek eksiği, “Nükleer Güç”e sahip olamaması... Bununla birlikte, Ankara’nın kendi çabaları ile ancak geç başlattığı “Milli Silah Sanayii”nin, halen bebeklik dönemini yaşıyor olması da bir handikap. Eğer Türkiye, bir şekilde Nükleer Gücü yakalar ve “Milli Silah Sanayii”ni, gençlik dönemine ulaştırabilirse istikbalini garanti eder ve beka sorununu savuşturur. Ve böylece “Buyurgan” bir güce dönüşerek; etrafında dünyanın tüm mazlumlarının biriktiği bir “Siyasi Kutup” haline gelir. Ve yıkılmakta olan Batı Medeniyetinin yerine namzet olan “Yeni Medeniyet Çağının” patronluğunu kaldıracak bir imparatorluk gücüne erişir. Ancak sorun büyük! Çünkü savaşın, kapıya dayandığı bir zaman diliminde ne Nükleer Güç ve ne de ona bağlı olarak “Yüksek Silah Teknolojisi”ne ulaşması açısından vakit yok! Maalesef; bütün bunlar için Türkiye'nin aklı var, ruhu var, potansiyeli var lakin zamanı bulunmuyor.
O halde Türkiye, bundan sonrası için ve acilen ne yapabilir ya da ve ne yapmalı? Kanaatimizce bu soruyu, Türkiye'den önce Türkiye'yi yanlarına almak isteyenlere yani Rusya’ya ve Batılılara sorulmalı. Bu noktada; Rusya'ya ve Batıya yöneltilmesi gereken sorular silsilesi şöyle olur: Kim, Türkiye'nin ihtiyacı olan Nükleeri ve “Yüksek Dijital Savaş Teknolojisi”ni acilen, asla içten pazarlık ve cimrilik yapmadan temin eder ve bunun devamı olarak Anadolu'da üretim tesisler oluşturur? Bitmedi. Kim; bununla kalmaz ve Türkiye'yi bir lokomotif olarak önüne geçirir; mevcut medeniyetin bilgi kodlarını verir; Dünya haritasının tanziminde, Türk Haritacılarının eline bakar; Ankara’nın arkasında ikincil olmayı kabul eder? Böylece ve bilakaydüşart olarak kim mukaveleye parmağını basarsa… İşte, o zaman Türkiye müttefik tercihini yapmakta zorlanmaz. Virgül…

Hatta Suriye’de, “Sinir Gazı Olayı” iddiasıyla tetiğine Trump’un bastığı savaşın, ikinci gün “es” vermesine rağmen, ilanihaye sonlanmayacağının belli olmasının ardından, bu süreçte, kendisine “Moderatörlük ve Diplomasi Mekiği” rolü biçen Türkiye, bu politikasından vazgeçerek, nihai duruşunu ve adresini belirleyebilir. Zaten, ondan sonra Ankara’nın bir “Havandaki Su Diplomasisi Politikası” gütmesine gerek kalmaz çünkü bir “Höt!”le dediğini yerine getirmekte zorlanmayan bir Ankara ortaya çıkar. Kimse, itiraf etmese de dünyanın beklediğinin de böyle bir “Adil Efendi” olduğu; bu Efendi Baba'nın da Osmanlı bakiyesi Türkiye olacağı genel kabul görmüş durumda. Diye düşünüyoruz!

Bir üst paragraftaki virgülden devam edelim… Hattı zatında, üst paragrafta dillendirilen sorular, hal diliyle muhataplarına sorulmuş ve karşılık alınmış durumda. Gelinen an itibariyle olumlu cevabın Rusya tarafından verildiğini; “Nükleer Güç” olmanın birinci adımı olan Nükleer Enerji Santralinin temelinin atılması ve Yüksek Silah Teknolojisinin önemli bir unsuru olarak da S-400 füzelerinin satış senedinin imzalanmış olması Rusya'nın, Türkiye'nin acil ihtiyacına cevap vereceği hususunda önemli adımlar olarak telakki edilebilir. Bundan böyle ve haklı olarak Rusya, atmış olduğu bu adımlara karşı Türkiye'nin yapacağı jestleri bekleyecektir. Lakin Ankara'nın, doksan yıldan vazgeçtik; elli yıllık müttefiki ve stratejik ortağı olarak işaretlemiş olduğu Batıdan kolay kolay vazgeçmesi mümkün görünmüyor. Çünkü ortada NATO ve Avrupa Birliği gibi köklü kurumlar dururken; tek beden olmuş tarafların ayrışması kolay değil. Buradaki zorluk, sadece “Siyam İkizi” olma hali değil; onun da ötesinde, başka bir şeye çivilenmiş durumda. 15 Temmuz itibariyle “İmparatorlar Katmanı”na yükselmiş olan Türkiye’nin, gelecek tasavvuru ve yüksek idealleri arasına Batı ile kurduğu ortaklığın alacağı yeni şekil ve anlamı da katmak gerekiyor.
Bu kertede, Ankara açısından en kötüsü; Rusya ve Batı arasında bir tercih yapmak durumunda kalıyor olması... Çünkü Türkiye'nin tasarladığı “Tek Kutuplu Adil Dünya” yapılanmasında kutup/kuşak ve blok potansiyeli taşıyan mevcut iki kampın ayrışması rantabl değil. Bu iki kampın aynı idealde birleşmesi hali, Türkiye'nin İstikbal Tasavvurunun bir parçası ve ideali kolaylaştırıcı bir unsuru olarak işaretlenmeli.

Burada sorulması gereken soru şu olmalı: Her zaman potansiyel blok ve kutup tehlikesi taşıyan bu iki kampın, savaşı tetikleyen ve savaşmayı gerekli kılan hatta kutsayan potansiyel halinin ortadan kaldırılması; kampların birleştirilmesi, tarafların bir araya getirilmesi ve de aynı amaç etrafında birleştirilmesi mümkün mü? Evet mümkün! Ve bunu yapacak olan da sadece Türkiye. İşte, bu durumu bildiği için Ankara, böylesine zor, o oranda da hayırlı bir dünya tasavvurunun peşine düşmüş durumda… Mesela; “Van Minit!” diyerek İsrail’i azarlarken… Mesela; “Dünya, beşten büyüktür!” derken… Türkiye'nin tasavvuru u? Ona “Tek Kutuplu Adil Dünya” diyebiliriz… “İnşallah, bu tarifi bir başka makalenin konusu yaparız.” diyerek noktalayalım yazımızı.

Ve her zaman olduğu gibi işin aslını sadece Aliym Olan Allah biliyor!
***

Yorumlar

  • TheHUNTheHUN Gönderiler: 377
    Nisan 17 düzenlendi
    Milli/manevi duygularımıza hitap eden mükemmel bir makale çok kıymetli saygıdeğer Ahmet ağabeyim.
    Gene ilk yorum benden olsun. Biraz da organize aklın arka planını analiz edelim.
    Avcı ve Kurt masalında tarif ettiğiniz dünyanın karanlık efendileri/lordları neden ülkemizi ve bizi yanlarına çekmek istiyorlar? Bizi çok sevdiklerinden mi? Ya da Hazar boyundan kan bağı olan akrabaları olduğumuzdan mı? Ama asıl plan sizin de bildiğiniz gibi sadece BOP değil. Çok kapsamlı heterojen amaçlar içerisindeler. Zaten kurulmuş olan yeni dünya düzeninden, tek dünya düzenine geçmek istiyor bu avcılar. Sizin bir önceki makalenizde değindiğiniz gibi bunun gerçekleşebilmesi için de küresel bir savaş gerekiyor.
    Dünya düzeni bu yüzyılda 1.Dünya savaşı ile birlikte kapitalizm üzerine kuruldu. Soğuk savaş döneminde komunizm'i doğu bloğunda yükselterek iki kutuplu bir dünya meydana getirdiler. Şimdi de Globalizm'i yükselterek dünyayı kapitalizm ve globalizm olarak gene ikiye ayırdılar. Bir tarafta 21.yy'da kapitalizm'i ve Dolar'ın hakimiyetini sürdürmek isteyen avcılar, diğer tarafta küreselizm ile dijital finans sistemine geçmek isteyen avcılar ve onların hegemonya mücadelesinden öte hiçbir şey değil bu savaş. Ve bu iki gücün arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılan Türkiye. Her iki taraf da Türkiye'yi yanına çekmek için politik/diplomatik girişimler'de/stratejiler'de bulunuyor.
    Çünkü Türkleri ve Türkiye'yi yanına alan savaşın da galibi olur.
    Olur olur da bize ne faydası olur? Diğer bir deyişle bu savaş avcıya mı yarar kurtlar'a mı?
    Pkk/ypg teröristlerini besleyip üzerimize salanlar bizim dostumuz/müttefikimiz olamazlar. BOP projesi ellerinde patlayacak. Dünya'nın en güçlü kara ordusuna sahip ve dünya tarihine imzasını atmış savaşçı bir millete bu ihaneti yapmayacaklardı..
    Teşekkür edenler (2)BiKarınca AhmetYozgat
  • AzerAzer Gönderiler: 671
    herseye bir usten birde derinden bakinca, Turkiyeni buyutub guclendirib, icden feth etmek istiyorlar gibime geliyor benim, Allahualem

    dunyada azda olsa Allaha calisan bilgili ve verimli yahudilerde var bence, onlari toplamak vakti gelmisdir diye dusunuyorum
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .