DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

Üç Kızkardeş Planı:2 / Düşman Hanedanlar

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 328
Nisan 22 düzenlendi Kategori DERİNDUNYA MAKALELERİ
Üç Kızkardeş Planı 2
Düşman Hanedanlar
Ahmet YOZGAT

Makalenin 1. cümlesi olarak… Birinci bölümünü, girizgah niteliğinde yayınladığımız, “Üç Kızkardeş Planı” dizi yazımızla “Afrin-Zeytindalı Operasyonu” ile başlayıp Amerika'nın Suriye'ye yaptığı “Anti Kimyasal Hava Saldırısı”nın arasındaki zaman diliminde, hayata ve tarihe geçen olayların önemini ve derin anlamının tarihi niteliğini kavramak ve bağlı olarak 24 Haziran günü Erken Seçim  yapılmasına dair alınan karara  varıp dayanan mevzubahis olayların altını çizmeden önce, meselenin tarihi arka planını okumak niyetinde olduğumuzu söyleyelim. Yazılan konunun ağır ve girif olduğunu itiraf etmek de lazım. Ancak fakiri, yıllar boyu okuma ve dinleme nezaketi gösteren kardeşlerimiz için mevzuun künhüne ermek hiç de zor olmayacaktır. Lakin istirhamım, konu okumalarının yarım bırakılmması ve biraz sabırla tamamlanması… Çünkü bu makale/ler muhteviyatında yazılanlar, şimdiye kadar size sunulanları tamamlayacak ve böylece “Derin ve Büyük Resmin Peşinde Koşu”muzun menziline  ulaşmış olacağız; İnşallah. Ve işaret ettiğimiz sona ulaştığınızda “Ayrıntılı Şablon”ı da tamamladığımız görülecek. Yazılanları içselleştirdikten sonra gerek geriye ve gerekse ileri doğru yapacağımız, “Olaylar ve İnsanlara Dair Okumalar”ımızda, arka plandaki sırrı anlamanın ne kadar kolaylaşmış olduğunu fark edeceğiz. O halde, sabrınızı ve dikkatinizi yanınıza alarak; buyurun lütfen!

***

Önce Antikimyasal Operasyonun kısa özeti….

Bilindiği üzere, 2018’in Mart ve Nisan ayları aralığında Suriye Baasçı Rejimin Teröristleri, muhaliflerin üssü olarak bilinen, Şam yakınlarındaki Doğu Guta ve Duma’’ya saldırı başlatmıştı. Kıyım korkunç oldu. Yüzü aşkın sivil öldü; kadınlar ve çocuklar, perişan edildi. Dünya bu mezalimi görmedi. Yalnızca Türkiye harekete geçerek yaralıları, tedavi için ülkesine taşıdı. Mezalimin son günlerinde Pentagon, bölgede kimyasal silah kullanıldığına dair kanıtlar olduğunu açıkladı. Oysa Türkiye ülkesine taşıdığı yaralılar da böyle bir izle rastlanmamış ve herhangi bir ifadeye şahit olmamıştı. Ülkeler arasındaki savaşta kimyasal kullanmak Amerika’nın Kırmızıçizgisi olarak biliniyordu. Pentagon'un, “Kimyasal kullanılmış olabilir!” tespiti üzerine, Amerikan yönetimi, sahte bir Hümanizmayla dünyayı ayağa kaldırdı ve acil bir operasyon hazırlığına başladı. Başkanı Trump günlerce, tasarlanan operasyonun PİAR’ını yaptı. Ve 14 Nisan’da "Saldırı emrini verdim!" sözleriyle harekâtı duyurdu. Ve o gece Amerikan, Fransız ve İngiliz uçakları, Suriye’yi vurdu. Saldırıda, Şam ve Humustaki birkaç askeri nokta ve kimyasal depo hedef alındı. Durumdan hiç hoşnut olmayan Rusya'nın, "ABD’ni uyardık!" dediğine şahit olduk. Onunla birlikte İran, Operasyonu şiddetle kınadı. Türkiye ise, "Memnuniyetle karşılıyoruz!" açıklaması yaptı. Ankara gibi NATO da harekâta destek bildirisi yayınladı.

***

“Antikimyasal Operasyon” tek saldırıyla sınırlı kaldı; devamı gelmedi. Bu kısa süreli operasyonun konuşulması ve tartışılması da çok kısa oldu. Bir bakıma, birkaç gün, “Dağ fare doğurdu!” şeklinde açıklanabilecek analizler yapıldı televizyonlarda. Seçim kararıyla birlikte konu kapandı. Ancak fakir, bu düşüncede olmadığımızı daha önce açıklamış ve bu yazı dizisini yazma kararımızı bildirmiştik. Çünkü  operasyonun peşi sıra yazdığımız “Üç Kız Kardeş Planı” makalesinin birinci bölümünde, “21. Yüzyılın ilk Pro-Stratejik Devri başladı.” iddiasını dillendirmemiz olan bitenin önemine binaen düştüğümüz bir nottu.  

Ve analizimizde, ilk defa “Total Batı Aklı” dediğimiz bir merkezin, bir süreden beri dünyada yeni bir “Siyasal Devir” açma ve daha evvel ortaya koyduğu planda/planlarda oluşan siyasi çatlakları sıvama, dünya devletlerinin, Batılı Aryaniklerin istedikleri yolda yürümelerini sağlama noktasında tasarrufta bulunduğunu savunduk. Yine orada, “Total Batı Aklı”nın Londra merkezli bir “Deus Majestika” olduğunu; bunun da Tanrı Soylu ve Mavi Kanlı Hanedanların temsilcilerinden oluşan bir konsey olduğunu açıklayarak “Majestik Konsey”in altını kalınca çizmiş olduk…

Makalemizin bu pasajında, yukarıda sözünü ettiğimiz Majestik Konsey ve onun “Yeni ya da 21. Yüzyıl Dünya Siyaset Planı” üzerine bir etüt yapmak niyetindeyiz. Ancak öncelikle şunu söyleyelim: Karşı cihette, bulunduğumuz 2018 Mart,Nisan ayları içerisine, yaşananların varıp hesapta olmadığını tahmin ettiğimiz “Antikimyasal Operasyon” ve kurgulanmak zorunda kalınan “Üç Kızkardeş Planı”na dayanması… Bizim cihette ise yine hiç hesapta olmayan “Erken Seçim” kararının alınması… Görünen sığ yapısı basit lakin derin yüzü Batılıları, 20. ve 21. Yy aralığında, tüm yaşananların en önemli hikayesiyle yüz yüze geldiğini gösterdi. Ne yazık ki bizim analizcilerimiz bu hikayeyi okuyamadı. Şükür devletimiz okudu ve hikayenin verdiği mesaj “Erken Seçimi” tetikledi. Maalesef; ünlü analizciler yine okuyamadı hikayenin, Erken Seçimi tetikleyecek kesafetteki önemini. Ve bu sefer de “Kim aday olacak?” sorusuna taktılar milletin saatlerini. Garip olan ne mi? Batı başkentlerinde, sıradan halkın “Suriye Operasyonu”nu  protesto eden nümayişleri… Yunanistan’da bile halk sokaklardaydı. Ve düne kadar Suriye halkının ölümlerini önemsemeyen sivil Batılılar, bu sefer “Kimyasal Esed’in saldırıları”na karşı yapıldığı açıklanan, Antikimyasal Trump’ın, tek seferlik  Suriye perasyonunu protesto için sokağa çıkmıştı. Niye? Çünkü hikaye, onlara anlatılmış olmalıydı ya da spontan olarak anlamışlardı meselenin arkasındaki üç kızkardeşi. Bizde hala tık yok! Neyse! İnşallah, bize nasip olur istikbali okumak…

***

Başlayalım: Denilebilir ki… Avrupa'daki mazileri, Milattan Sonra 500 yılına kadar uzayan, Küçük Kıta’nın Monarşik İdareleri ve bu Monarşileri oluşturan “Kutsal Sülaleler” aradan geçen 1500 yıllık zaman zarfında, Tanrısal evlilikler yoluyla iç içe geçmiş durumdalar. Fakat buna rağmen Avrupa Hanedanlarını, iki ayrı topluluk olarak değerlendirilmelidir. Bu sülalelerin bir kısmı kendisini, “Kadim Mısır-Firavun Ekolü”ne; bir kısmı da “Kadim Babil-Nemrut Ekolüne bağlı olarak tarif etmekte. Lakin her iki ekolün de ortak paydası “Filistin İbraniliği”dir ve mitoloji olarak o noktada birleşir ve tekrar ayrılır. Musa'dan sonra Filistin'de oluşan bu Teolojik temas ve Sülalelerin, Avrupa hâkimiyetlerindeki evliliklerle oluşan hısımlığa rağmen, bu iki “Hanedan Ekolü” birbirinin dostu değil; aksine düşmanı sayılabilir. Hatta tarihin değişik evrelerinde yapılmış olan pek çok savaşın sebebi, bu iki “Ekol”ün temel ayrılığından kaynaklanır. Ancak bu cümleye şu hususu da eklemek gerekmekte: Hanedanların, “Mevcut Ekol Farklılığı”ndan, akıllı bir şekilde ve azami olarak istifade eden kavim, Yahudiler olarak karşımıza çıkar. Daha önce deşifre ettiğimiz “İki Yahudi”nin, “İki Hanedan Ekol”ü ile ayrı ayrı ortaklık halinde çalışmasıyla bina ederler tarihi, medeniyeti, imparatorlukları ve devletleri…

Yahudilerin arka planda destek oldukları Dünya Savaşlarının “Birinci”si kısmen ama “İkinci”si tam anlamıyla sözünü ettiğimiz, “İki Hanedan” grubunun üzerinden hareketle özelde Avrupa'yı, genelde dünyayı paylaşma planlarının neticesinde tarihe mal oldu demek mümkün.

O halde kimler, bu İki Hanedan Grubu ve bu grubu oluşturanlar?

Mevzubahis bu “İki Hanedan Grubu”ndan birincisi, yukarıda adını zikrettiğimiz “Deus Majestik”a olarak karşımıza çıkmakta. Yani Tanrının Majesteleri... Sanılanın aksine Mısır değil, Babil Ekolüne bağlı olan bu Tanrısoylular Sülalesinin, 1650’den beri temsilci ailesinin, Windsorlar olduğunu görüyoruz. Malum… Günümüz Almanya haritasında  dahi, ülkenin kuzey bölümü, genel olarak Saksonya olarak ifade edilmekte. İşte, bu bölgede tarih bize, şehir şehir birbirinin akrabası olan Prenslerin, Düklerin, Baronların ve Kontların “Derebeylik Bölgeleri”nde hükümran olduklarını gösteriyor. Bu bölgelerden biri de Aşağı Saksonya ve arazinin başşehri Hannover…  Windsorluların içinden çıktığı “Aşağı Saksonya Soyluları”nın tarihteki adı Hannover Hanedanlığı olarak geçmekte… Ve “Windsor ’un Kurucu Babası”nın, bu bölgeden ortaya çıkartılıp İngiltere'ye gönderiliş tarihi ise 1714... Saksonya’nın bir diğer tarihi “Hanedan Krallar” şehri ise “Magdeburg” olarak işaretli…  “Magdeburg Hanedanlığı” olarak bilinen aileyle olan ilişkisinden ortaya çıkan Krallar Sülalesi de Hohonzellern’di. Fakat onlar tarih sahnesine, Töton Şövalyeleri” olarak çıktılar. En son olarak Baltık Bölgesinde kurdukları, “Prusya Tarikat Devleti”nden büyütülerek Saksonya’ya indiler. Ve Magdeburg şehrinde dük unvanını alarak, tarihteki başat yolculuklarına başladılar. Onlara genel bir ifadeyle “Prusyalılar” dendi. Yakın tarihte önemli roller oynayan bu hanedanlığın, siyasi başlangıç takvimleri, hemen hemen Vindsorlularla aynı ve yıl, her iki kol için de 1700 olarak işaretli… Lakin Prusya Hanedanlığının, dünya ölçeğine ya da Windsorlularla boy ölçüşecek hacme çıkmış olduğu tarih, Alman Birliğini kurdukları tarih olarak kayıtlı yani 1870… Malum; Vindsorlular, 1714 yılında dünya ölçeğine çıkmışlardı yani Prusyalılardan, yaklaşık 150 yıl sonra... Aralarında, Windsorlular lehine  bir buçuk asırlık fark olmasına rağmen, bu iki Saksonyalı, hemşehri Hanedanlık, 1. Dünya Savaşı'nın müsebbibi oldular. Britanya adasına göçlerinden sonra Anglosakson olarak bilinen Windsorluların galip çıktığı 1. Dünya Savaşı'nda onların hasımları olan Almosakson Prusyalıların arkasında, Kelto-Cermen olan Avusturyalı Habsburglar vardı. Pekâlâ… “Birinci Hanedan Bloku”na dâhil olan Windsor ve Prusyalıları, 1. Savaşta karşı karşıya getiren saklı güç Habsburglar, hangi bloka mensuptu?

Tabii ki karşı bloka… Merkezi Viyana olan Habsburg Hanedanlığının liderliğini yaptığı “İkinci Hanedan Bloku, “Deus Majestika”nın karşısına, “Deus Reksika” olarak çıkmakta. Yani Tanrının Kralları ya da Ekselansları... Kadim Mısır Ekolüne bağlı olan “Deus Reksika”nın, bir diğer sülalesi ise tanıdık bir Britanyalı yani Stuartlar... Malum! Merkezi olarak İskoçya’da mukim olan Stuart Sülalesi,  iki zaman diliminde İngiltere'ye hâkim krallar çıkarmıştı. Stuart İskoçlarının, en ünlü İngiliz krallarının içinden çıktığı, Anglo orijinli Tudor Sülalesinden, İngiltere tahtını aldıkları tarih, 1600 yılı olarak biliniyor.  Kelt soylu Stuartların, “Züğürt Krallara döndürülmesi Windsorların, henüz “Hannoverliler” olarak bilindiği tarihte, onların eliyle oldu. 1650 tarihinden başlayan bir komplo süreci zarfında... Bu komplo sürecinin başladığı tarih, aslında Windsorluların, Aşkenazlarla ortaklığının temelinin atıldığı tarihti.  Plan, “Cromwell Operasyonu” diyebileceğimiz bir Hannover atraksiyonuydu. Ve bu atak sonunda İskoç Stuart Kralları, İngiliz tahtından indirildi. Ama hikâyeleri bitmedi Stuartların.  Sekiz yıllık “Pürüten kökenli Cromvell”in  “Restorasyon Cumhuriyeti”den sonra İskoçyalılar, bir kez daha iktidara getirildi. Kısa süreli, ikinci iktidarları esnasında Stuart ailesinin nesebinde yapılan bir düzenlemeyle ana kraliçe öldü ve taht veliahtsız bırakıldı. Bunun üzerine İngiliz Hanedanlık Meclisi'nin kararıyla ve güya legal bir yolla Hannoverliler İngiltere'ye sahip oldu. Hala sahip… Yıl 1714... Almo-Sakson soylu yeni İngiliz Hanedanlığı, daha sonra adını iki kez değiştirdi; krallar önce Saksoburglar, sonra da Windsorlu oldular…  

İşte o bu taht değişikliğinden itibaren, “Deus Majestika Soylular Bloku” ile “Deus Reksika Bloku” arasındaki tarihi, “Babil, Mısır Ekolü” kavgasında, ringe bu iki sülale çıkmış oldu: Windsor ve Stuart… İngiliz tahtını kaybettikten sonra, kendi bölgeleri İskoçya'da dahi barındırmayan Kelt soylu Stuartlar öfkeli. Bu nedenle tahttan düştükleri günden beri, Windsorluların karşısında inatla direnen hanedanlık, henüz pes etmiş değil. 1714 itibariyle İngiliz tahtını ilelebet kaybeden aslında Stuart değil; “Deus Reksika Bloku”ydu. Bloku temsilen mağlup Stuartlar, önce Paris'e kaçtılar. Zira bu ülkede hâkim olan “Capet Hanedanlığı” da aynı bloka dâhildi. Ve Stuartlar, Fransa üzerinden bir muhalefet bina etmek ve yeniden İngiltere tahtına oturmak niyetindeydiler. Ancak diğer Saksonyalılar yani Prusya Hanedanlığı Kralları, başta Büyük Frederick olmak üzere buna müsaade etmediler. Ve Prens Bismarck’ın Alman Birliğini kurmasının ardından Fransa'yı ülkelerine katarak, “Almo-Cermen İmparatorluğu”nun temelini attılar. İşte, böylece dünya ölçeğine çıkan Prusya'nın, doymak bilmez iştahıyla da karşı karşıya kalmış oluyordu tarih. Ve en önemlisi Prusya Kralları, kendilerinden 150 yıl daha yaşlı Windsorluların da önüne geçmiş oluyorlardı. Üstelik önüne geçtikleri akraba krallar bu arada, Sanayi Devrimi ile birlikte Batı Medeniyetinin temelini atmış ve “Batı Sömürge Tarihi”ni de yazmaya başlamışlardı. Yani Prusyalılarınki densizlikti. Ama anlaşılan o ki… Windsorlular, bu densizliğe dur deme niyetinde değiller. Çünkü başlangıçtan itibaren Londra’yı, “Prusya Densizliği”nin ön hazırlığında rol aldıklarını görüyoruz. Anlaşılan onlar da bir Saksonyalı akraba gücün ortaya çıkması ve densizlik yapacak kadar büyümesini “Deus Majestika” ile “Deus Reksika” arasında süren ve kökeni Kadim Babil-Mısır husumetine kadar uzanan “Ekoller Kavgası”nın, artık kendi lehlerine bitirilmesi ve “Kadim Kadeş Dönemi”nin “Galip-Mağlup Hukuku”nun sürmesini arzu ediyor olmalıydılar. Bunun için Prusyalıların, “Mısır- Reksika Ekolü”nün Habsburglardan sonra 2. sırada yer alan Bavyera Hanedanlığına çökmesini görmezden geldiler. Aynen ekolden gelen Capet Hanedanlığının saklı mülkü olan Fransa’ya yürümesi ve “İmparatorluk Ligi”ne tırmanmasını bile kulak ardı ettiler. Ancak Prusyalılar, “Ekoldaş”ları Windsorlular kadar “Tarihi İdeal” sahibi değillerdi. Daha doğrusu Prusya Krallarının idealleri, Töton Şövalyelerinin idealleriyle sınırlıydı. Ve Şövalyeler, ülkelerini dünyanın tek gücü yapmak niyetindeydiler. O kadar! Babil ya da Mısır Ekolünü taktıkları falan yoktu. Üstelik Prusya’nın doymaz bilmez bilmeyen iştahının, Britanya adasını da kapsamakta olduğu ayan açık ortaya çıkmıştı. Bu arada, Karşı Ekolün Lider Hanedanlığı Habsburgların, Prusyalıları, içten içe “Dünya Cermen İmparatorluğu” bağlamında kışkırttıklarına da kaniyiz. Kanaatimizce, İngiltere'yi kızdıran da bu oldu.

Belayı başından def etmek ve kurdu kurda yedirmek niyetinde olan yaşlı ve entrika deneyimi ile ünlü Avusturya ve Bavyeralıların, “Cermenliği önceleyen” kışkırtmasıyla genç ve toy Prusyalılar, Saksonyalılığı bırakarak diğer Sakson soylu İngilizlere yöneldiler. Ve 1. Dünya Savaşı'nın müsebbibi oldular Tabii ki yenildiler. Savaş sonunda, devletleri ellerinden alındı. Hala züğürt hanedanlık durumundalar. Ancak “Deus Majestika”ya ihanet etme cezasının sona ereceği tarihe kadar mücadelelerinin yer altından devam ettiği bilinmekte. Halen onların “Almo-Saksonya Coğrafyası” üzerindeki hak ve yetkilerini Anglosaksonların kullandığını da söylemiş olalım.  Bu minvalde söyleyeceğimiz bir durum da Prusya Hanedan Temsilcilerinin, “Deus Majestik Konsey”de, bir küçük sandalyesini bulunduğu olacak ama sadece gözlemci olarak…  

***

Prusyalıları kimin kışkırttığını çok iyi bilen İngiliz Windsorluları 1. Dünya Savaşı'nın intikamını Habsburglardan aldılar tabi. Nasıl mı? 1. Savaş arifesinde el altından kışkırtarak, İngiltere'ye saldırttıkları Prusyalıların, derin planları iki aşamalıydı. Birinci aşama: Prusya tehlikesini Prusya Hanedanlığını, Windsorlular eliyle bitirmek… Bitirttiler! İkinci aşama: Prusyalıların mağlubiyetleri sonrasında boşaltılan Almanya topraklarına çökmek... Söz konusu iki aşamalı planın pratize edilmesi için Habsburgların saklı ortakları, Yahudiliğin Sefarad koluydu. Bu nedenle planın 2. aşamasında Habsburglar,  Yahudi kökenleri olduğu iddia edilen Hitler eliyle önce Bavyera’yı ve daha sonra da Saksonya’yı işgale niyetliydi. Habsburglar, Alman Nasyonal Sosyalist Partisini kuran Adolf Hitler’e Sefaradlar eliyle verdikleri gizli destekle on beş yıl içerisinde Almanya'ya damgalarını vurdular. Doğal olarak bu durum, Windsorluların hiç hoşuna gitmedi. Ve bu yüzden Habsburglar ve Windsorlular, artık İki Hanedan Ekolünün baş temsilcileriydi ve bu unvanla başladılar dalaşmaya. Ve böylece 2. Dünya Savaşı'nın iki temel oyuncusu oldular. Tabii ki bu savaşı da Windsor kazandı. Savaş sonunda, daha önceki savaşın mağlubu olan Prusyalıların düştüğü duruma düşen Habsburgların arazileri de ellinden alındı ve onlar, tüm mağlup hanedanlar misali Züğürt Hanedan durumuna düşürüldü. Tabii ki onların mücadeleleri de yer altında devam etti/ediyor.

Geldiğimiz zaman dilimi itibariyle… Gerek 1. Dünya ve gerekse 2. Dünya Savaşı'nın sonunda yapılan düzenlemelerle birlikte, başta Avrupa olmak üzere dünyanın tüm Monarşilerinde bir düzenlemeye gidildiği gözlenmekte. Halen liderliğini Windsorluların yapmakta olduğu Babil Ekolünün temsilcisi olan “Deus Majestika Bloku”na mensup ailelerin hâkimiyetleri korunmuş durumda. Fakat buna karşı, Mısır Hanedan Blokuna mensup, içinde Habsburg ve Stuartların olduğu “Deus Reksika” Blokunun tüm hanedanlarının krallıkları ellerinden alındı. Ve sabık kralları sürgünlere yollanarak;  ülkesiz “Palyaço Krallar”a döndürüldüler. Bugün Avrupa'da olup da Cumhuriyetle idare edilen tüm devletler, bir zamanlar, Kadim Mısır Ekolüne mensup “Deus Reksika”nın hâkimiyet alanlarıydı. Tamamına yakını şu an değil... Buna karşılık, halen iş başında ki Avrupa Monarşiler, ise Kadim Babil Ekolünden yani “Deus Majestika”lı olmanın keyfini sürmekte… Kısaca, bu şekilde özetleyebiliriz hanedanlar cihetindeki hali hazırdaki durum vaziyetini…

Ancak paragrafı tamamlamadan, hanedan ekolleri hususunda şu verileri de eklememiz lazım. Yukarıda dendi ya… 1. ve 2. Dünya Savaşları, Babil Majestika ve Mısır Reksika Ekollerinin en büyük kapışması oldu. Ve bu iki dünya savaşında galip olan, “Windsorluların temsil ettiği “Babilli Deus Majestik Hanedan Bloku” olarak dünya hâkimiyetini sağlamlaştırdı. Bunun üzerine “Mısır Reksçi Ekol”e mensup olan Habsburgların yanı sıra, bir başka kanaldan “Mısırlılık”ı temsil eden Osmanlı Hanedanlığı da ortadan kaldırıldı. Bununla birlikte, 1515 itibariyle Habsburglar üzerinden formatlanmış olan, Bavyera Hanedanlığı kontrolündeki Romanof Rus Hanedanlığı da yok edilen hanedanlıklar listesinde yerini aldı. Oysa bu Hanedanlık, Baltık Litvanyalılarının Soylu Ailelerinden birinin prensleri üzerinden bina edilmişti, Yani Romanoflar, bir bakıma “Sakson-Slav” kırması bir genetiğe sahipti. Bu itibarla 1917’de korunması gerekiyordu. Ancak iş başında olduğu üç yüz yıl zarfında Romanoflar, Bavyeralılaşmış ve Sakson anlayışından uzaklaşmışlardı. İşte, bu tercihlerinin cezasını çektiler. Mevzubahis süreçte yıkılan hanedanlıklardan birisi de Bulgar Hanedanlığı oldu. Hâlbuki bu hanedanlık, tam bir “Saksoburg” uzantısıydı. Buna rağmen, dünya savaşlarında, Güney Cermenlerini yani Bavyera-Habsburg Ekolünü öncelediği için o da tarihin çöplüğüne gitti. Söz konusu dönemde, Cermenik Mısır Ekol’üyle birlikte hareket eden ancak hâkimiyetini koruyan bir Uzakdoğu Hanedanlığı bulunmakta: 2500 yıllık Japon Yamato Hanedanlığı. Evet! Dünya savaşlarında, yanlış ata olmasına rağmen bu hanedanlık hala iş başında. Zira onlar, Mısırlı Ra’nın değil; Babil Güneşinin oğulları da ondan... Tıpkı diğer Babil Reksika Ekolü Hanedanlıkları gibi... Süreç içinde kaybeden bir soylu sülale de Savoylar… Yani İtalya’nın Kurucu Hanedanlığı… Aslında, bu hanedanlık da bir Almo-Saksonya bölgesinden neşet etmiş “Asil Aile” olarak bilinmekte. Ama doğum yerleri, onların yok oluşunun diyemedi çünkü onlar da “Prusya Kardeşliği” nedeniyle çöplüğü boyladılar.

Dünya Savaşları sonunda, Hanedanlıkları elendi iyice Monarşik idarelerinin Cumhuriyete dönüştürüldü süreçte korunan hanedanlıklardan birisi, Yunan Hanedanlığı olduğu görüldü. Ancak kurucu babası Bavyeralı Prens Otto olan bu hanedanlık, ilk yüz yıllık hâkimiyet süresinde Saksonyalılara yakın durarak, genel olarak evliliklerini “Kuzeyli Royal Familya”ya mensup “Babil Kanlı Prensesler” ile yapmıştı. Bu anlayışla dünyaya gelen son prenslerden biri de Son Yunan Kralı’nın yeğeni Prens Philip’ti. Bu Prens, Kuzeyli Danimarka Hanedanlığından bir prensesin oğluydu. Ve Babadan Mısırlı sayılmasına rağmen, anadan Babilli olmasının keyfini sürerek, “Bir kral gibi” hatta bir “Tanrı Kral” olarak yaşadı/yaşamakta. Çünkü daha sonra İngiliz Kraliçesi olacak, Prenses Elizabeth” ile evlendirildi. Böylece Babil Ekolünün baş temsilcisi İngiliz Hanedanlığının 2. Elizabeth döneminde, Mısır Ekolünün gizli temsilcisi oldu. Dolayısıyla Oldenburglarla akraba, Stuartlarla hısımdı. Günümüz itibariyle kumarda kazanan o oldu. Ve soyadını verdiği oğulları aracılığıyla şu an,  İngiliz tahtının ortağı durumunda. Bir bakıma ve öte yandan, oğulları aracılığıyla içine sızdığı Windsorlu Kraliçenin kocası olarak Prens Philip, hısımları Stuart Hanedanlığı ile birlikte, bundan sonrasının dünyasının iki temel oyuncusundan biri olacak. Bu arada, Son İngiltere Hanedanlığı sayılacak müstakbel “Battenburg”ların da kurucu babası durumuna geçecek...

Hülasa… 1588’den başlayan bir başka süreç içerisinde, damarlarında, “Kadim Babil’in Mavi Kanını Taşıyan Deus Majestik Hanedanlar Bloku” adım adım ilerleyerek, 1714 tarihi itibariyle en büyük makas değişimini yapmış olmanın sıcak günlerini yaparak resetledi kendini.  Mevzubahis Ekol, üç yüz yıllık “Windsor Dönemi” içerisinde “Mısırlı Deus Reksika Ekolü”nü yerle bir etti. Sözünü ettiğimiz 1588 tarihi ise... Devrin en büyük “İki Mısır Ekolü” mensubundan biri olan İspanya Kastilya Hanedanlığının “Yenilmez Armadası”nın, bir küçük Babil Ekolü Hanedanlığı Tudorlar tarafından, Atlantik Uludenizinin dibine gönderilmesi olayına şehadet eder. Sözünü ettiğimiz o olayda, “Büyük İspanya İmparatorluğu” ile Neo imparatorluk olmak için ilk adımı atmış/arttırılmış “Küçük İngiltere Krallığı” karşı karşıya gelmişti. İngiliz Kraliçesi Viktorya’nın donanması, “Yenilmez İspanyol Armada”sını bitirmişti. Aslında bu olayın gizli mesajı, “Kadeş’in İntikamı”ydı. Kadeş ise Kadim Mısır Ordularını, Kadim Babil Ekolü adına yerle bir eden Anadolulu Hititlerin zaferi olarak geçti tarihin sarı sayfalı kitaplarına. Takvim, yuvarlak bir rakamla Milattan Önce 1275’di…

Garip ama… Bilmeden ve istemeden, 1275 Tarihinde başlayan “Muzafferlerin Hukuku”nun imtiyazının yönünü değiştiren Hanedanlık, Selçukiler oldu: Yıl 1040. Selçukluların devamı olarak iş başına gelen Türk hanedanlığı Osmanlılar da yine bilmeden, “1275 Babilizmi”ni sonlandırarak Neo Mısır Ekolünün iş başına gelmesini sağladılar. Aslında Osmanoğullarının, Babil Ekolünü kırarak Mısır Ekolüne dâhil olmaları ta Devlet-i Aliye’nin Kuruluş Döneminde, Bizanslı Kommenoslarla akrabalıkları nedeniyle başlamıştı. Ancak Osmanlılar açısından Babil ve Mısır anlayışı ve tercihinin, hiç bir Kıymeti Harbiyesi yoktu. Bu sebeple Osmanlı Türkleri önce, güya  ekoldaş sayıldıkları İspanyollarla karşılaşmakta bir mahzur görmediler. Akabinde de İspanyolların akrabası olan Habsburglarla Karşı karşıya geldiler. Devamla Habsburgların içine sızdıkları/gizlendikleri Rus Romanoflarla savaştılar… Hem de yüzyıllar boyunca. Bu seri harplerde çok yıprandılar tabii ki Osmanlılar. Buna rağmen, ne ekollere intisap ettiler ve ne de “Deus’izmler”e meylettiler. Sadece, Yüce Allah'a imanları ve öz güçlerine olan güvenleri sebebiyle hayatta kaldı ve hanedanlıklarını korudular.

En son dönemlerinde, Osmanlıların karşılarına, öteki ekolün temsilcisi olan Windsor çıktı. Ne yazık ki bu savaş, Osmanlıların ölümüne neden oldu.

***

Bir kere daha altını çizelim: Dedik ya; “Osmanlılar açısından Babil ve Mısır anlayışı ve tercihinin, hiç bir Kıymeti Harbiyesi yoktu.” diye. Evet yoktu! Çünkü Türklerin neşet ettiği coğrafya ne Mısır, ne de Babil’di. Ve ne de bu iki farklı medeniyet ve ekolle komşulukları vardı Bozkırlıları. Bununla birlikte Kader, onları bu Babil-Mısır Coğrafyasına attığında, intisap ettikleri inanç açısından da bu Ekollerin, bir anlam ifade etmesi düşünülemezdi. Bu nedenle ilgilenmediler…

Ancak dünyanın ve dünya siyasetinin derin gerçeği farklıydı. Kadim zamanlarda formatlanmış iki siyasal alan üzerinde yeşeren “İki Yahudilik” ve “Kutsal Hanedanlıkların İki siyasal Kutbu”  barışlarında ve savaşlarında inzal oldukları bu söz konusu temeli önemsiyorlardı. Bu önemseme günümüzde bile ilk zamanlardaki manasından herhangi bir şey kaybetmiş değil.

Osmanlı'nın devamı olarak Türkiye'nin de bu ekolleri önemsediğini söylememiz doğruyu izah etmez. Lakin burada,  “Üç Kızkardeş Planı” etiketiyle yazdığımız, dünya siyasetine egemen olan derin ve şifreli meselelerin özünü anlamaya çalışmaktayız. Bu bağlamda kaleme aldığımız makalelerimizi, konunun derununda saklı olan “Kadim Mısır ve Babil Ekolleri” ile bunlara bağlı olarak şekillenmiş, “İki Yahudi Formatı” ve bunun devamı niteliğindeki “Deus Majestika” ile “Deus Reksika Mitolojileri” ve buna göre biçimlenmiş “Kukuletalı Ortaçağ Konseyleri”nin temelindeki “Kutsal Kan” ve “Kutlu Kıssa”nın ifade ettiği “Derin Teoloji/Teozofiyi anlamak ve de kana bağlı “Kutsal Soy Hanedanları”nın ulus tercihlerinin nedenini ayrıştırmak adına yazmaktayız.

Türkiye’nin dünya siyaseti açısından, burada sözü edilen ön kabullere göre pozisyon alarak hareket etmenin gereğinin önemini vurgulamayı da amaçlarımızdan bir diğeri olarak tasarlamıştık.

Bu minvalde, son birkaç ay içinde vurgulandığı gibi, bu serinin birinci bölümünün sonunda sorduğumuz; “Üç Kızkardeş Planında Türkiye'nin yeri neresi?” sorusunun cevabı, Sevgili Abdülhakim için “Kendi durduğumuz yer!” şeklinde izah edildi. Biz de bu noktadayız. Hatta bu husus, mealen; “Türkiye, kendi Kızılelma’sının peşinde bir ülke…” olarak tarif edildi. Tabii ki Ankara, Kimsenin Kızılelma’sının peşine düşecek değil.  Lakin… “Büyük Dünya Satrancı”nın başında hamle yapan başkalarına göre, Türkiye'nin yeri Babil Ekolü olarak belirlenmiş durumda. Bu tespitinde bilinmesi şart oldu.

Hülasa... Konumuz uzun ve bir kaç bölüm daha sürecek. Bu sebeple sevgili kardeşlerimizden ve okuyucularımızdan istediğimiz; “Üç Kız Kardeş” yazı serisi zarfında yazdığımız bu konuları, bölüm bölüm okuyup içselleştirdikten sonra, tefrikanın neticesinde hep birlikte ve bir kere daha, baştan sona okumaları… Bunun yararlı olduğu kanaatindeyiz. Zira dünyanın ve zamanın bundan sonrasının anlaşılmasında, burada anlatılanların istikbale tutulacak projeksiyon olacağını düşünüyoruz.

Ve her zaman olduğu gibi bizimkisi, bir masal anlatımından ibaret! Oysa işin hakikatini sadece Aliym olan Allah biliyor.

 


Teşekkür edenler (4)BiKarınca Ömer Azer yörük

Yorumlar

  • BiKarıncaBiKarınca Gönderiler: 269
    Abdülhakim Ağabeyin dediği gibi bizim taraf olduğumuz ekol ya Türk ekolü olmalı ya da Türk-İslam Ekolü olmalı. Yani biz kendimiz olmalıyız.

    Babil ya da Mısır Ekolleri her ikisi de bizim ancak düşmanımız olur. Her ikisini de meyletmek zorunda değiliz. Dünyadaki bir kutba poli-stratejik olarak dahil olmayı zûl olarak adlediyorum. Poli-taktik olarak her şey yapılabilir. Bununla birlikte eğer dünyada bir yere sahip olacaksak "Cihan İmparatorluğu Mefkuresi" ile bu ekollerin her ikisini de karşımıza almalıyız. Bunun için dünyada pazarımız var, eksiğimiz bilim ya da teknolojiden ziyade teşkilatlanamamız. Bugün Babil ya da Mısır ekolleri biz zayıfladığımız için oyun kurucu oldular. Ne zaman biz oyun kurmaya başlarız, o zaman bunların büyütülecek bir taraflarının olmadığını göreceğiz.

    Konu hanedanlardan açılmışken bugün en muazzam sorunlarımızdan birisi de hanedansız olmamızdır. Hilafet nasıl İslam dünyasının başsız kalması ise hanedansızlık da Türk dünyasının başsız kalmasıdır. Hanedan'ın hiçbir vasfı olmasa "Onur Mücadelesi" olur, bilgi aşırır, istihbaratı sağlam olur, parti ayırmadan herkesi kucaklar vesair hiçbir şey yapamasa bunları yapar. Bu boşluğu Türkiye Cumhuriyeti Tarafsız ve Sorumsuz Cumhurbaşkanlığı makamı ile çözmeye çalışmıştı. Şimdi bu sistem değişiyor. Yani Cumhurbaşkanı'nın da ötesinde tarafsız bir güç odağımız olmalıydı fakat yok. Zaten Cumhurbaşkanlığının temsil ettiği kurum da hanedanlıktı. Öyle zannediyorum ki yeni sisteme geçilirken Cumhurbaşkanlığı makamının eski görevini ve çok daha ötesinde derinliğe haiz işleri yapacak bir oluşum yani henedanlık düşünülmüş olmalı. Lakin bu, Osmanlı Hanedanı olmamalı. Onlar kaybettiler.

    Bu arada Osmanlı ne zaman Mısır ekolünü canlandırdı. Acaba 1517 sonrası mı? Bunu da merak ettim. Ayrıca bir önceki yorumda Osmanlı'yı biraz eleştirdim ve liderden ziyade teşkilatın yani kurumsallaşmanın gereğinden bahsettim. Bu hususta Fatih ve Kanuni dönemine atıf yapmam kardeşlerimi kızdırmış olabilir. Lakin Osmanlı'yı seviyorum ve böyle imparatorluk kuran aileye de son derece müteşekkirim. Fakat hiç kimse eleştirilmez değildir. Nihayetinde padişahlar da peygamber değildirler. Ayrıca Osmanlı Sultanlarını olumlu yönlerini anlatmak belki ciltler dolusu kitaba sığmaz. Böyle diye hiç eleştirilmeyecek değillerdir. Yaşanılanları 500 yıl sonra okumak ile o gün yaşayıp strateji geliştirmek arasında çok fark vardır. Bugün eleştirenlerin hepsi aslında sıradan ve kolay bir iş yapıyorlar. Önemli olan geleceği analiz etmektir. Geleceği analiz ederken geçmişteki hataları duymak istemez isek gelecek hakkında benzer hatalara düşmemiz muhtemeldir. Bu sebeple biraz Osmanlı'dan bahsetmek istiyorum ve Ahmet Ağabey'den Batılı Hanedanlar kadar olmasa da makalelerinde araya Türk Aklı ve ekolünden bir şeyler sıkıştırmasını istiyorum. Ağabey bizim yani Türklerin başı kel mi? Bizim devlet aklımız, hanedanlarımız nerede? Velhasıl Osmanlı ile Türkistan (Horasan) Aklı arasındaki Anadolu kavgasından bahsetmek istiyorum.

    Osmanlı bidayette bir Avrupa Devleti olarak tasarlandı. Hunlar ve Avarlardan sonra Avrupa'ya Türkler yeniden bir huruç harekatı daha düzenleyecek ve bu da Osmanlı eliyle olacaktı. Hem orada kaybolan soydaşlarımızı bulup aynı çatı altında toplayacaktık. Hem de iskan siyaseti ile o topraklarda bir daha kaybolmayacak ve Avrupayı da Türkleştirecektik. Bu bir asimilasyon politikası değildi, sadece bir cihan mefkuresi gereği iskan ve göç politikası ile yurt edinmek için böyle planlanmıştı. Elbette Osmanlı'yı tasarlayan bir Türk aklı vardı. Yani Horasan Aklı... Bu aklın kontrolünde Yıldırım Bayezıt'a kadar her şey yolunda gitti. Başkent Edirne'ydi ve Osmanlı Avrupa'da adım adım ilerliyor, aldığı her yeri de Türkleştiriyordu. Savaşlar büyük savaşlardı fakat ilerleyişimiz Türk tipi fütuhat idi. Aynen Cerablus ve Afrin gibi... Az ve öz; aldığımız yerleri yurt tutuyor, iskan ediyor, İslamiyeti taşıyor ve Türkleştiriyorduk. Ve yönümüz hep Rumeliydi, akabinde Orta Avrupa ve Roma'ya kızılelma dikilecekti. Bu fütühatlar Moğollar ya da İskender tipi fütuhatlar gibi kitlesel bir ilerleyiş ile değil, has be has Türk tipi planlı ve programlı fütuhatlar... Zaten Moğollar gibi imparatorluk kuranlar hatta kurduklarını zannedenler hızlı giden atın hikayesine dönerler. Misal Ruslar bir yere aldılarsa kesinlikle orada 100 yıl önce çalışmaya başlamışlardır. Eğer hazırlık yapmamışlarsa bedava versen almazlar... İlla orada bir propaganda yürütecek, adam tutacak, ekol oluşturacaklar... Ya da Almanların, Moğollar'dan bir farkı yoktur. Dan-Dun (dandik) İmparatorlukçu anlayışa sahiptirler. Türklerin ise özgün bir yayılmacı anlayışı vardır. Biz bu anlayışı yükselme döneminde kaybedeceğiz; Moğol gibi toprak kazanırken Roma'cılık oynayacağız. Konuyu dağıtmayalım ve henüz kuruluş dönemindeyiz.

    Yıldırım'a kadar her şey Horasan'ın istediği gibi gidiyordu. Lakin film ilk kez Yıldırım ile birlikte kopacaktı. Aslında Yıldırım'a kadar Osmanlı'yı teşkilatlandıran da Osmanlı Hanedanı değildi. Hem Anadolu Selçuklu Bürokratları, Nizamülmülk Ekolü devlet adamları, Ahiler ve Karesioğulları Beyliği Teşkilat hususunda Osmanlı'ya yön vermekteydi. Osmanlı hanedanları da kibre kapılmadan kendilerinden istenileni yapıyorlardı. Yıldırım ile birlikte 19.yüzyıl teşkilatçılık anlayışı olan devletin taşraya inmesi ve devletin her yerde olması için bürokratik ağlar vatan topraklarının her köşesine uzanmaya başlamıştı. Ayrıca Yıldırım öncesi Batı Anadolu Beylikleri de kan dökülmeden Osmanlı ile birleşiyorlardı. Bu birleşmeleri arka planda destekleyen bir aklı vardı. Kimi beyler vasiyet yazıyor, kimi beyler para karşılığı, kimi çeyiz yolu ile vesair bir akıl tarafından ikna edilip Osmanlı'nın Avrupa'ya yayılışına Osmanoğulları ile birleşerek destek oluyorlardı.

    Abbasi Halifeleri ile Tuğrul Bey Döneminde bir anlaşma yapılmış Abbasi Halifesi ümmetin Dini Lideri, Türk Sultanları ise Siyasi Liderleri olacaktı. Yani Türk tipi Laiklik hususunda anlaşılmıştı. Bu yüzden Abbasi Halife'sinin ümmet üzerinde olmasa bile beyler üzerinde bir otoriteye ve saygınlığa sahip olduğunu söyleyebiliriz. Lakin,

    1396'da Rumeli'de Tuna Boylarında yapılan Osmanlı-Haçlı Savaşlarında Yıldırım'ın Haçlıları bozguna uğratmasından sonra ilginç bir olay oldu. Hükümdarlara unvan vermeyi çok seven Abbasi Halifeleri bu savaş üzerine yine devreye gireceklerdi. Savaş Avrupa topraklarında, Savaştığımız taraf ise Haçlılar idi... Buna rağmen Abbasi Halifesi üzerinden Anadolu üzerinde bir oyun kurulacaktı.

    "Mısır'da" mukim Memlüklü himayesindeki Abbasi Halifesi, bidayette Avrupa Devleti olarak tasarlanan Osmanlı Devletine misyonunu unutturacak bir yem bıraktı. Bu yem öyle bir yemdir ki zaten ayık hâli bile savaş sarhoşu olan Yıldırım'ı daha da sarhoşlaştıracaktı. Abbasi Halifesi Niğbolu zaferinden sonra Yıldırım'a övgüler yağdırmış ve Yıldırım'ın dünyasını esir alacak bir unvan vermişti: Sultan-ı İklimi Rum... Yani Anadolu'nun Sultanı Yıldırım Bayezıt. Avrupa'nın ya da Rumeli'nin değil!

    Neden Anadolu'nun Sultanı? unvanı verildiğini yani Niğbolu Savaşı ile Anadolu'ya yapılan atfı düşünmek istemeyen Yıldırım elbette dini bir otoritesi olan Halife'nin saygınlığına halel getiremezdi. Ki unvan da çok hoşuna gitmişti ve artık Anadolu'daki tüm beyliklerden beyat alabilirdi. Aslında Halife Türk siyasetine karışmıştı.

    Halife'den aldığı destekle Avrupa'ya sırtını ilk kez dönen ve Anadolu'ya "Ya benimsin ya da kan dökerim" diyen Yıldırım, Anadolu'nun tüm öfkesini üzerine çekmişti. Zira hangi beyliğin Osmanlı'ya katılacağı başka bir akıl tarafından kararlaştırılıyor ve kan dökmeden gerçekleştiriliyordu. Yıldırım'ın bu Anadolu inadının sonunda birileri Timur ile Yıldırım'ı karşılaştıracaklardı. Hesap zaten en baştan beri buydu. Halife, Mısır'dan Anadolu'yu karıştırmış ve Osmanlı ile bütün Türk dünyasını karşı karşıya getirmişti. Fitneyi çıkaran sadece Halife de değildi, aslında Halife sadece bir maşaydı, okumamız gereken Halife'yi kullanan Haçlı aklı idi. Niğbolu'dan sonra Osmanlı'ya karşı yeniden ordu toparlayamayacak olan Haçlı oyunu bu olayların sonunda ayyuka çıkmıştı.

    1402 Ankara Savaşı sonrası Osmanlı'ya bir kez daha Anadolu senin değil! Sen Avrupalı'sın hatırlatması yapıldı. Mısır'da mukim olan Abbasiler'den de Halifelik makamı alınacaktı. Abbasiler'in işi o fitne ile bitti, hesabı Yavuz görecek. Ki Osmanlı'nın Mısır'ı alması aslında Türklerin Mısır'a girmesinden ziyade Mısır'dan çıkarılmasıdır. Teşkilatlı Türk Devletlerinin Osmanlı gücüyle ortadan kaldırılıp bir vilayet haline getirilmesi daha sonra İstanbul'a büzüşecek olan merkezi idarenin kotarılması da en çok Roma'nın işine gelecekti. Roma'nın işine gelecekti, çünkü kızılelma Roma'nın tam ortasındaydı. Ayrıca hâla Pakistan ve Azerbaycan dışında kardeş ülkemizin olmaması, bu ülkelerin de gelişememesi hepimizin tarihten alması gereken derslerdir diye düşünüyorum. Biz Yıldırım'a devam edelim.

    Elbette esir düşen Yıldırım'a olaylar tek tek anlatılmıştır. Sana geriye kim dön dedi diye de sorulmuştur? -Halife... Halife kim? Yıldırım için artık geri dönüş yoktur. Şimdi 350 yıl öncesine gidelim ve Türkistan Aklına bir bakalım: 1071'den sonra neler olmuş...

    1071 Malazgirt Savaşından sonra İlk kez bir Bizans İmparatoru yani Romen Diyojen Türkler tarafından esir alınmıştı. Bundan yaklaşık 330 yıl sonra Yıldırım Bayezıt da ilk kez bir Osmanlı Sultanının esir alındığı Ankara Savaşı ile Romen Diyojen ile aynı kaderi paylaşacaktı. Aslında birinin adı Malazgirt, diğerinin adı Ankara olsa da savaşın gerçek adı Anadolu Savaşıydı. İki imparatoru da esir alan aynı Türkistan aklıydı. Devrin devlet adamları Çağrı Bey oğlu Alparslan ve Sekçukluya transfer olmuş Nizamülmülk idi. Çağrı bey Selçuklu yönetiminde ikili teşkilatın doğusunda görev alması beklenirken bir şekilde yerine Tuğrul Bey getiriliyor ve kendisi de Devletin Batı Kanadına özellikle Anadolu sınırlarına gönderilmek üzere özel olarak seçiliyordu. Akabinde Sultan Alparslan ve Nizamülmülk ile Anadolu harekatı kaldığı yerden devam edecekti.

    Romen Diyojen esir alındıktan sonra yarası tedavi edilmiş, kendisine hoşgörü ile yaklaşılmıştır. Daha sonra serbest bırakılacak ve ülkesine geri dönecektir. Lakin Diyojen esir düştükten sonra Bizans İmparatorluğunda elbette yeni bir imparator tahta çıkacaktı. Ve Elbette ne Sultan Alparslan'ın ne de Nizamülmülk'ün Diyojen'e hoşgörüsü hikayeden başka bir şey değildi. Amaç taht kavgalarıyla Bizans'ı karıştırmak ve yıpratmaktı. Lakin yeni İmparator, geri gönderilen Diyojen'i yakalayınca taht kavgasına izin vermemek için emir vermesin diye Diyojen'in dilini kestirmiş ve kimseyi görmesin diye de gözlerine mil çektirmişti. Sonuç olarak Türkistan aklı burada Bizans'ta İç karışıklık hedefine tam anlamıyla ulaşamadı. Lakin 350 yıl sonra böyle olmayacaktı. Yıldırım esir alınmış ve Osmanlı Bayezit'ın oğulları arasında paylaştırılmıştı. Böylece Osmanlı'da bir fetret döneminin başladığını görüyoruz. Bu dönemde Anadolu beylikleri yeniden bağımsız olmuşlar buna mukabil Osmanlı'nın Avrupa topraklarında hiçbir isyan olayı yaşanmamıştı. Neden yaşansın? Anadolu'yu Osmanlı'ya kim verdi ki? Anadolu'yu Osmanlı mı aldı ki Osmanlı'nın olsun? Anadolu'yu kim aldıysa söz sahibi o'dur. Böylece Osmanlı bir kez daha hatırladı kendisinin bir Avrupa Devleti olduğunu... Ya Avrupalı olacaksın ya da yok olacaksın mesajı iyiden iyiye Osmanlı'nın tüm devlet adamlarının zihinlerine işlenmişti. Bu kez Türkistan aklı Osmanlı'ya iyi bir ders vermişti. Romen Diojen'i ülkesine gönderip katlettiren Türkistan Aklı, Yıldırım'ı da sağ bırakacak değildi...

    Bakıldığı zaman Yıldırım'ın babası Hüdavendigar Murat Han ilk Rumeli Beylerbeyliğini kurmuştu. Anadolu'da ise kan dökmeden Osmanlı'nın ihtiyacı olacak kadar beylikler kendiliklerinden bağlanıyorlardı. Karesioğulları böyle bağlanmıştı. Hem de bir teşkilat aklı ve yanında donanma ile birlikte. Ayrıca Germiyanoğulları'nın kızı ile Bayezit izdivaç ettirilmiş ve çeyiz ile Osmanlı'ya bağlanmıştı. Bayezıt ise tahta çıkar çıkmaz Anadolu'ya yönelmiş ve Anadolu Beylerbeyliği makamını oluşturmuş ve bu makamı eniştesi olduğu Kütahya-Germiyanoğullarına vermişti. Bununla birlikte devlet kademelerinde ve Divanlarda her zaman Rumeli Beylerbeyliği, Anadolu'dan rütbe olarak üstün tutulmuştur. Neden tutulmasın ki Osmanlı zaten bir Avrupa Devletiydi.

    Fetret devri sonrası Çelebi Mehmet taht mücadelesini kazanmış ve Osmanlı'nın ikinci kurucusu olarak tarihte yerini almıştır. Gerçekten misyonunu kaybeden Osmanlı'ya ne yapması gerektiği bir daha hatırlatılmış ve bir şans daha verilmişti. Asla ama asla Anadolu, Osmanlı'ya verilmedi. Lakin Osmanlı padişahları saltanatın verdiği güç belki de kibriyat ile misyonlarını unutmaya devam edecek ve iki kez daha Anadolu Savaşı yaşanacaktı. 1474 Otlukbeli Savaşı...

    Akkoyunlu nağmı diyar Küçük Türk Uzun Hasan... Bu kez Fatih Anadolu'yu almaya namzetti. Zira Osmanlı artık bir imparatorluktu. Hem de Roma İmparatorluğu... Sebep nedir, Fatih'i kim geriye gönderdi bilmiyorum lakin hiçbir önemi yok! Dedesi Yıldırım'a hatırlatılmamışdı buralar Türklerin tamam ama Osmanlı'nın değil diye... Elbette Fatih de Bayezit gibi durmayacaktı ve 1474 Otlukbeli'nde artık Anadolu'nun tapusunu eline alacaktı. Bu kez galip olan Osmanlı'ydı.

    Acaba Osmanlı mıydı?

    Tarih kitaplarında Şia'ya yakın diye anlatılan Akkoyunlu'nun Fatih hezimetinden sonra otoritesini kaybetmesiyle bölgede gerçek bir Şia Devleti çıkmıştı. 1501 yılında kurulan bu devlet Safevi Devleti'dir. Aslında Fatih'in mirası Safevi denilse yanlış da demiş olmayız. Yabancı okulların, misyonerlik faaliyetlerinin, hristyan tarikatların, papazların Osmanlı'ya sızma çatlağı bulduğu daha doğrusu Fatih'in izin verdiği bir dönemde şöyle bir olayın yaşanması da manidardır: Kanunnameyi Âli Osman ile kardeş katlinin yasallaşmasına rağmen en büyük ve en zararlı taht kavgasının Fatih'in oğullarından II. Bayezıt ile Cem Sultan arasında yaşanmasıydı. O güne kadar fetret devri dışında özellikle Türk devlet adamlarının etkili olduğu dönemlerde yaşanmayan bir olay yine Fatih sonrası hemen başlamış ve taht kavgası aslında "yer kapma" yarışına dönmüştü. Taht Kavgasının adı "yer kapma kavgasına" döndüğü için İstanbul'dan ayrılırsa Cem Sultan'ın İstanbul'a girmesinden korktuğu için II. Bayezit yerinden bile kıpırdıyamıyordu. Böylece 1481 Fatih'in vefatından 1501 Safevi kurulana kadar geçen aralıkta Haçlı dünyası da rahat bir nefes alıyordu. Sanki her şeyi yöneten Roma'ydı. Sanki bir plan kurmuşlar da tıkır tıkır işliyordu. Ki bugün bile İran'ın Papalık ile olan bağlantısı hep konuşulmaktadır. Üzücü olan bunun Fatih eliyle kurdurulmasıdır. Hakikat buysa tabi...

    Artık bir türlü huzur bulamayan Anadolu halkı yine bir belanın içine atılmıştı. Safeviler Anadolu içlerine gönderdikleri Dai adı verilen din adamları ile propagandaya başlayacak ve Anadolu'yu yüzyıllar boyunca isyan ve kan gölüne döndereceklerdi. Elbette ilk isyan babasından miras kaldığını anlasa da anlamasa da oğul II. Bayezıt Döneminde yaşanacaktı. 1511 Şah Kulu İsyanı ile Anadolu Savaşında inat eden Osmanlı'ya Doğunun soğuk tokatı bir kez daha patlatılacaktı. Daha tokatın nerden ve nasıl geldiğini anlamayan II. Bayezıt da olanı biteni çözen oğlu Yavuz tarafından tahttan indirilecekti. Zira ortada ciddi bir Şia belası vardı ve bunu Fatih gibi oğlu II. Bayezıt da çözemiyordu. Aslında Yavuz sadece babasını değil, dedesi Fatih'i de temsilen tahttan alaşağı etmişti. Hem de "yeniçeriler" ile birleşerek. Böylece ordu, Osmanlı'da ilk kez yönetime karışıyor ve bir darbe faaliyetinin içinde yer alıyordu. Yeniçeriler ile birlikte darbe yapan Yavuz, artık yeniçerilerin eline de bir koz vermişti. Ordu siyasete müdahale edebilirdi. Lakin bunun için Anadolu Ordusu yani kendilerine tehdit olan Tumarlı Sipahiler'in yani Türkoğlu Türk askerlerinin ortadan kalkmasını beklemek zorundaydılar. Günü gelecekti, fitil Şia akımı ile atılmıştı. Elbette şianın da arkasında Roma vardı. Yavuz Osmanlı'nın başına gelen bu beladan acilen kurtulması gerektiğini biliyordu. Safevileri mağlup etse de, Anadolu'da fitnecilerin kanını dökse de nafile... İş işten geçmişti artık. Anadolu günden güne karışıyor, düzen bozulmaya başlıyordu. Yavuz'dan sonra Kanuni de saltanatın ilk 10 yılını bu isyanlarla geçirecekti. Fakat Nafile... Fatih dipsiz bir kuyuya dalmıştı. Keşke 200 yıl yaşasaydı da bu günleri görseydi... Her şeye rağmen Yavuz Sultan Selim İmparatorluk topraklarını büyütmüş, Hiafeti Osmanlı Saltanatına bağlamış, Hazineyi tıka basa altınla doldurmuş ve nıspeten kendi devrinde Anadolu'daki Şia akımını kontrol altına almıştı. Lakin ömrü çok uzun değildi, sadece 8 yılda çok büyük işler başarmış ve dedesi Fatih'ten miras kalan belaların da üstüne üstüne gitmişti. Tarihçilerin dediklerine göre 8 yılda 80 yıllık iş yapmıştı. Allah rahmet eylesin... Artık Yavuz'un tek oğlu Kanuni dönemi başlayacaktı.

    Kanuni de bir şekilde Papa'nın kıskacına girmişti. 46 yıl at üstünde nereye sefer yaptığını bilmeden oraya buraya daha doğrusu boş arazilerde düşman arayarak geçirmiş ve tıka basa dolu olan ve Yavuz'dan kalan hazineyi tamamen eritmiştir. Yavuz'dan kalan hazine Osmanlı'nın yedi sülalesine yetecek iken tek bir adam nasıl bunu tüketir ve bütçe açık vermeye başlar, bunu da anlamak mümkün değil. Mümkün değildir derken istese de yapılamazdı anlamında söylüyorum. Fakat Kanuni bunu başarmış bir sultandır. 46 yıl at üstünde seferden sefere koşmaktansa muhteşem yüzyıldaki gibi Saray'da alem yapsaydı, Osmanlı bugün çok büyük bir devlet olarak İmparatorlar liginde yaşıyor olurdu. Bu yorum olarak yazdığım ve aslında özet geçtiğim yazının altını doldurabilirim. Lakin bu yorumdaki maksadım Kanuni değil, Anadolu Savaşları...

    Özetle Kanuni tasvirim şu şekilde: At üstünde kılıcını kuşanmış Kanuni, at üstündeki Kanuni'nin üstünde ise Papa, Papa'nın elinde bir sopa, Sopa'nın ucunda bir havuç... Adeta havuç ile hipnotize edilmiş Muhteşem bir Süleyman. Bu havuca ne derseniz deyin, İster Habsburg deyin, İster başka bir şey... Kanuni ayrıca bir Türk geleneğini daha ortadan kaldırmış bir sultandır. Din adamlarını devlet adamlığına evirerek protokolde en yüksek mevkiye getirmiştir. Türk Kurultaylarında devlet yönetiminde din adamlarının yeri yoktur. Eskiden Türk devletleri Töre ile yönetilirdi, Osmanlı ise İslam ve Örfi hukuk ile... Şeriat demek din adamının Devleti yönetmesi demek değildir, şeriat demek din adamlarının kanun koyması bile demek değildir, isterse ataist bir kimse bile kanun koyabilir; şeriat sadece konulan kanunun İslam hukukuna uygunluğunun kontrol edilmesidir. Lakin Kanuni büyük bir hata yaparak devrin Sadrazamı ile Şeyhülislam'ı eşit kabul etti. Böylece medreselerden fenni ilimler kaldırılmaya ve beşik ulemalığı denilen sisteme geçilmeye başladı... İşin içinden çıkamayınca faize uygundur fetvaları da verildi. Din adamı, din adamı olarak kalsaydı faize fetva vermezdi. Zira Şeyhülislamların devlet adamı olunca işin içinden çıkmak için esneklik göstermesi beklenilen bir sonuçtur. Maslesef hatayı Kanuni yapmıştır. Ya da Roma bu hatayı yaptırmış olabilir mi? Bu hatanın bedelini yine evlatlar çekecektir.

    Kanuni'den sonra gelen Osmanlı Padişahlarının tamamı Şeyhülislam'a verilen yetkilerin elinden alınması için uğraşmıştır. Lakin iş geçti, o Şeyhülislamlar saltanat kurdu ve birer Saadettin Köpek oldular. Arkası sağlam yani... Kanuni'den kısacık bir süre sonra İstanbul'daki rasathaneyi şeytan işi uğursuzluk getiriyor diye Şeyhülislam fetvasıyla bunlar bombalayacaklar. O gün bugün uzaya daha bakamadık. Genç Osman'ın harcanmasında başat unsur yine din adamları olmuştur. Din adamına değil evliya oğlu evliyaya devlette güç verilmesi Türk Geleneğine aykırıdır. Lakin elden bir şey gelmez, Horasan'ın kudreti Topkapı'dan içeri girmeye artık yetmez. İçerideki sultanların da dışarıya çıkmaya gücü yetmecek. Genç Osman denedi ve gördü... Papa'nın havucundan başka bir şeyi göremeyen Kanuni tam 46 yıl hüküm sürdü. Öldürmeye tenezzül bile etmediler, adını da muhteşem koydular... Velhasıl,

    Osmanlı misyonu gereği hep Batı'ya ilerleyecek, başkentini de daima Batı'ya taşıyacaktı; böyle de yaptı. İlk kez İstanbul ile Edirne'den geriye dönmüş lakin asıl hedef, asıl Başkent yine Batı yani Roma'ydı. Özellikle tarihçilerin söylediklerine göre Fatih'in Roma aşkı kızılelmadan ziyade Roma İmparatoru olmak istemesi enterans bir duygudur. Bir insan Türk İmparatoru olmaktan utanırmı ki kendisini Roma'nın varisi olarak görsün! Roma uğurunda Çizme'ye kadar çıkmış olmasına rağmen zehirlenerek öldürüldüğü söylenmektedir. Fatih her ne kadar kendisini Roma İmparatoru olarak görse de Roma buna razı olmayacaktı. Fatih'ten sonra ise Roma, şehrin ortasındaki kızılelmayı eline alacak oradan oraya savuracaktı. Yoksa Kanuni'nin gördüğü sırtındaki Papa'nın sopasının ucundaki havuç değil de, kızılelma mıydı? Bizim kızılelmamızı Papa'nın sopasına kim taktırdı, Papayı Kanuni'nin sırtına çıkaran kim? 1481'den sonra gelenler öyle bir imparatorluk buldu ki bir daha kızılelma Roma olamadı. Zaten Roma, Roma'ya talip olacak değildi!

    Anadolu topraklarında birçok kez Anadolu Savaşları yapıldı. 1071 Malazgirt, 1187(?) Miryakefelon, 1402 Ankara, 1474 Otlukbeli... Yani en son 1474'te Fatih bu Savaşı sahada kazanmış lakin masada kaybetmişti. Bununla birlikte Fatih, Yıldırım'ın Ankara'dan kalma intikamını almıştı.

    Anadolu'nun tarihindeki en kötü dönemini Osmanlı hakimiyetinde yaşadığı tarihçiler tarafından anlatılmaktadır. Aslında bunun inkâr edilecek bir tarafı da yok. İsyanlar, sefalet, cehalete mahkum edilmiş bir Anadolu... Lakin Anadolu'nun bu hâle gelmesinin sebebi Türk Aklı değildir. Türk aklı zaten Anadolu'yu Osmanlı'ya vermemiştir. Osmanlı'da zaten bir Anadolu Devleti değildir. Osmanlı'ya Anadolu'yu veren akıl ise Roma aklıdır. Türk aklı ise bu savaşta mağlup olmuştur. Lakin hiçbir şey bitmedi! Zira son Anadolu Savaşının adı "Kurtuluş Savaşı" olarak konmuştu. Savaş hep Anadolu savaşıydı fakat savaşa konulan isim de hep başkaydı.

    Mustafa kemal Paşa Nutuk’ta saltanatın kaldırılması ile ilgili görüşmelerin uzaması ve bu kurumun devam etmesini isteyenlerin faaliyetleri karşısında şunları söylediğini belirtmiştir:

    “Efendiler hakimiyet ve saltanat kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye görüşmeyle tartışmayla verilmez.Hakimiyet ve saltanat kuvvetle kudretle zorla alınır.Osman oğulları Türk milletinin hakimiyet ve saltanatını zorla el koymuşlardır.Bu haksız durumu altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir.Şimdi de Türk milleti bunlara hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanata isyan ederek idareyi kendi eline almış bulunuyor.Bu bir oldu bittidir. Konumuz millete saltanatı bırakmak yada bırakmamak değildir.Mesele zaten olup bitmiş bir gerçeği ifade etmekten ibarettir.Bu derhal olacaktır.Burada toplananlar meclis ve herkes meseleyi olduğu gibi görürse doğru olur.Aksi takdirde gerçek yine gerektiği şekilde belirtilecektir.Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

    Mustafa Kemal'in "Osmanoğulları Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlardır" sözü ne garip değil mi? Halbuki Osmanoğulları saltanata zorla el koymadı, zira Osmanoğulları bir hanedandı. Bu anlamda Mustafa Kemal'in sözü saçma sapan bir ifade gibi geliyor. Peki bu konuşmada yapılan atıf ne olabilir?

    Anadolu...

    Timur, Bayezıtı devirdi; Fatih Timur'un ardılını devirdi. Bir anlamda Fatih, Osmanoğullarınım intikamını Timur'dan almıştı. Sonuçta Anadolu'yu Türkistan Aklı seve seve Osmanlı'ya vermemiş, Osmanlı zorla ve ısrarla almıştı. Aldı, fakat Osmanlı da Anadolu savaşıyla İmparatorluğunu zayıflattı ve başka bir Anadolu Savaşı yani Kurtuluş Savaşı ile yok oldu gitti. Avrupa'yı da lokmalar halinde sunulan Kırım'ı da Anadolu kavgasına heba etmişti.

    "Timur-Yıldırım Savaşının" merkezi Ankara iken Mustafa Kemal'in liderliğindeki Kurtuluş mücadelesinin merkezi de Ankara olarak seçilmişti. Yani Osmanoğulları ile olan Anadolu hesabı hiç kapanmamıştı. Hatta Anadolu kavgası nefrete ve bir kan davasına dönmüştü. Mustafa Kemal'in bu sözleri aslında Horasan aklının bir şuur altı boşalması hatta Osmanoğullarına olan öfkenin kusulmasıydı. Ayrıca bu son Anadolu Savaşı sonrasında Ankara başkent ilan edilerek, güçlü bir mesaj ile Osmanoğulları bir kez daha ezilecekti...

    Horasan aklı kendisine göre haklıydı. Çünkü Osmanlı kendisine verilen görevin dışına çıkmış ve bu yüzden misyonunu tamamlayamamıştı. Ne Avrupa Türkleşmiş ne de İslamiyet Avrupa'ya yayılmıştı. Velhasıl Atilla'dan sonra Türk aklı bir kez daha kontrolden çıkmış ve Türkistan aklına itibar etmeyen imparatorlar yüzünden Avrupa'nın ortasında mağlup olmuştu. Osmanlı'ya kadar miadı dolan tüm hanedanlıkları ortadan kaldıran ve yeni bir devlet kuran Türk aklı da uzun bir süre kendi büyüttüğü evladına, Evlad-ı Osman'a diş geçirememişti. Fakat onlara göre hesap yarım kalmayacaktı. Velhasıl Osmanoğullarının defteri dürülmüştür. Evet bir hanedana ihtiyacımız var ve bu da birgün olacak lakin bu Osmanoğulları olmayacak. Boşuna hazırlanmasınlar zira Türk aklına göre onlar ölü bir hanedanlık ve asla yeniden canlandırmazlar. Fakat batılı ekoller yeniden ihya etmek isteyebilir. Kesinlikle Türk aklı tarafından bir fırsat daha verileceğini zannetmiyorum. Zaten, Mustafa Kemal bu hususta son noktayı koymuştur. Fakat Mustafa Kemal Paşa 3 Mart 1924'te hanedanı Anadolu'dan kovmayıp derine çekseydi ülkemiz için çok daha hayırlı olurdu. Yani bir barış yapılabilirdi. Lakin kavga büyüktü...

    Aslına bakarsanız 1908-1912'de Makedonya'nın elden çıkması ile Osmanlı'nın fiilen bitmişti. Çünkü Osmanlı'yı Osmanlı yapan, misyonu gereği aldığı ve ilk Beylerbeyliği kurduğu toprağını kaybetmişti...

    Sonuç olarak ne Mısır ne de Babil! Kardeşlerim inansa da inanmasa da yukarıdaki bilgiler doğru olsa da olmasa da biz Roma Türküsünü Romalı olarak çağırdık. Hiç faydasını görmedik. Gazneliler bu ümmete çok hizmet ettiler, Selçuklular Anadolu'ya açılan kapılan anahtarı oldular ve kendi misyonlarını layıkıyla yaptılar, Anadolu hala Türk yurdu... Osmanlı misyonunu başaramadı, başaramadığı gibi nerdeyse Anadolu'da Türk nüfusu yok olacaktı. Lakin Osmanlı ümmetin hamisi oldu ve uzunca bir süre imparatorluk sınırları içinde yaşayan ümmete keferenin elini bile sürdürmedi. Maksadım Osmanlı'yı kötülemek değil. Zaten bir çok kez burada savunmuşumdur. Osmanlı'yı hem savunmak hem de eleştirmek tezatlı olmak değildir. Belki kendimce adil olmaya çalışmaktır. Bununla birlikte yükselme dönemi padişahlarından hoşlanmam. Kuruluş ve Yıklış Dönemi padişahlarına ise hayranım...

    Osmanlı'nın sevap-günah terazisinden elbette sevapları ağır gelir. Hâla Osmanlı Korkusu yaşayan Batı'yı gördükten sonra Osmanlı gibi bir ecdada sahip olmak onur vericidir. En azından Osmanlı gibi olmak bir hedeftir. Bunu hedef olarak koymak bile Batıyı korkutuyor. Lakin ekol ne Mısır ne de Babil, ekol Türk-İslam ekolü... Romalı olduk, Mısırlı olmuşuz, bugün Babilli oluyoruz; artık Horasanlı olalım... Ahmet Ağabeyden de Türk Aklına ve Horasan diyarına bizi götürmesini isterim...

    Her şeyin doğrusunu Allah bilir.
    Teşekkür edenler (3)Ömer hakimbeyaz Azer
    SAYGILARIMLA
    HAKAN CERAN
  • Cengizhan_29Cengizhan_29 Gönderiler: 695
    Bikarinca kardes..tarihi yeniden yazdın gibi..osmanlıda türkler hep azinlikta kalmıştır yonetim icerisinde pek de yer bulamadilar..abdülhamit konusunda bir şey ler eksik kalmis gibi..merakim senin anlattigin tez de abdulhamit nerededir..
  • yörükyörük Gönderiler: 302
    Ahmet abi nin dediğine göre bu mavi kanlılarla bizim kan bağı olarak yada ekol olarak bir bağımız yok. ben bunun aksini iddia eden yazılar bulmuştum geçenlerde, derleyip toplayıp bir başlık altında burada yazacaktım ama internette sorun var eskiden ulaştığım hiçbir sayfaya ulaşamıyorum artık googl sorularıma yanıt vermiyor havaya bakıyor. aklımda kalanlardan yazayım. konuya farklı bir bakış açısı katalım.

    AŞİNA ailesi: avrupadaki mavi kanlı soylu aile neyse Türklerdeki karşılığı diyelim. aşina gök mavi demek avrupadaki mavi kan ile bir alakası olabilirmi? bilmiyorum. bu avrupalı soylu ailelerin kökeni aryanların ülkesi irana uzanıyor, günümüz iran sınırları ile alakası yok mezopotamya bölgesi o dönemki aryanların toprakları, başka bir iddia ise arapların kuzeye sonradan işgalci olarak geldiği, avrupalı mavi kanlar bu coğrafyadan dağılırken bir kol aşina soyuda doğuya gidiyor bu soy tüm Türk devletlerinin idareci hakim soyu olarak karşımıza çıkıyor akbudunlular oğuz boyu, Türkler ise orta asya coğrafyasındaki diğer tüm halk için kullanılan bir ifade, orta asyadan geldiğimiz, diğer bölgelere göç ettiğimiz ile başlatılan tarihimizin dahada gerisinde mezopotamyadan orta asyaya göçtüğümüz sonradan oradan yanımızdaki asyalılarla diğer bölgelere göçüldüğü yeni öğrendiğim iddialar, üstelik bunu söyleyen batılılarmış bizim mavi kanlılardan neyimiz eksik diye kökümüzü biryerlere dayandırma meselesi değilmiş. mecuslerin kutsal kitabı avestada bu göçten bahsediyor kralın oğullarını civar coğrafyalara gönderdiği bir hikaye vardı o hikayedeki kahramanlar oğuz kağanın hikayesindeki benzerlikler dikkat çekiciydi, sonradan dağılan oğulların oğulları torunları birbirleriyle savaşıp durmuş. orhun yazıtlarında neden Türk oğuz beyleri diye yazsın bu ikisinin farklı olduğunu gösteren iddialar hatırlıyorum. iskitlerin aşina ile bağlantıları ve benzerlikleri. ortadoğudaki türk izleri ile türklerin orta asyadan geldiği fikri uyuşmuyor, türklerin orta doğudan orta asyaya gittiği oradan tekrar geri geldiği fikri daha tutarlı bir iddia gibi durmakta.

    temel konu şu batılı mavi kanlılarla bizim akrabalığımız var(mış). bir sürü tarihi bilgi masal mitler destanlar birbirine karmakarışık olmuş işin içinden çıkılacak gibi değil.
  • BiKarıncaBiKarınca Gönderiler: 269
    Cengizhan Kardeş, aslında yazımın muhtevasında, dört Anadolu Savaşından bahsederek dış bir ekolün yani Roma'nın Türk dünyası ile Osmanlı'yı birbiriyle çarpıştırarak hem bizi yorduklarından hem de kendilerini koruma altına aldıkları yer almaktadır. Ana fikir olarak ise bugün Babil ya da Mısır ekollerine meyletmektense Türk ekolü varsa bu ekole sadık kalmak, yoksa bir Türk ekolü oluşturmak ve yine bu ekole sadık kalmak gerekliliğini Roma tecrübesi üzerinden anlatmaya çalıştım. Bu yazıyı yazarken de tarihçiler tarafından bize aktarılan net bilgiler bir başka anlamda ihtilaflı olmayan kronojik olaylar üzerinden anlatmaya çalıştım. Tez olarak sadece sebep-sonuç ilişkisine binaen yaşanılan olayları birbirine bağlayarak yeni bir kurgu oluşturdum. Bir kaç kez daha yazdığım gibi liderlerden ziyade teşkilatın üzerinde durulması gerektiğine inananlardanım. Teşkilat dediğim şey ise Devlet'tir. Teşkilat bana göre canlı bir organizmadır. Daha önce de yazdığım gibi ve birkaç kez daha yazmayı düşündüğüm gibi teşkilatın eli, ayağı, kalbi, ciğerleri, gözleri, kulakları, beyni vesair organizmayı oluşturan tüm organları vardır. Yine organizmalarda olduğu gibi hastalanabilir, yeni doğabilir, genç olabilir, genç ölebilir vesair... İyi bir teşkilatın bağışıklık sisteminin güçlü olması ve organlarının birbirleriyle koordineli çalışması gerekir. Dış mihrak, iç mihrak, hainler için de virüs benzetmesi yapılabilir. Virüsler her zaman olur, lakin teşkilat kendi bünyesini güçlendirmek zorundadır. Bunun gibi teşbihler yapılabilir. Aslında yorum şeklinde değil de makale olarak bu hususları ele almak istiyorum. İnşaallah muvaffak olurum. Bizim tarih kültürümüzde şahıslar, liderler teşkilattan çok daha baskın olarak anlatılıyor. Dolayısıyla çocuklar, gençler, büyükler teşkilat ya da devlet nedir? Diye bir kavramı hayal edemiyorlar. Ya da kendilerine sunulan tanımları anlamadan ezberliyorlar. Halbuki her birey devleti bir insana ya da organizmaya bakıyormuş gibi görebilmeli. Kolu mu kırık, kafası mı çalışmıyor, nefes mi alamıyor, yorgun mu ya da sağlıklı mı görebilmeli. Lakin biz isimler üzerine yoğunlaştığımız için teşkilat geri planda kalıyor ve dolayısıyla anlamlandırmakta güçlük çekiyoruz. Bakınız ABD bir teşkilat devletidir, Rusya şahıs devletidir; ABD'de şahısların önemi yoktur ve o teşkilat kendisini çektiği zaman ya da bozulduğu zaman ABD biter lakin Rusya deyince Putin anlarsınız. Ve teşkilat derin devlet demek değildir, belki teşkilat derin devlet ile kurulabilir, korunabilir ama nihayetinde derin devlette bir teşkilat olarak güçlü olmak zorundadır ve devletlerin de bir parçasıdır. Amacı Devletin büyümesinde ve güçlenmesinde yardımcı olmaktır. Devlet teşkilatı ise derin devlet ile birlikte topyekun bir organizmadır. Bu organizmanın yanına millet, örf ve adet, kutsallar, değerler, tarih, bilim ve hukuk vesair gelince medeniyet ortaya çıkar. Her medeniyet kendisini yaymakla mükelleftir. Yayılamayan medeniyet zaten baskın ve güçlü değildir, dolayısıyla üzüm üzüme bakar misali baskın medeniyete ya dahil olur ya da çürür ve sürünür. Başka şansı yok. Biz şahıs Devletine geri dönelim.

    Türkiye'de bugün böyle... Yani Türkiye ile Erdoğan özdeşleşmiş durumda; ya Erdoğan'dan sonrası?.. Biz geleceğimizi "kurtarıcı" bekleyerek belirsizlik içinde geçiremeyiz. Allah birini gönderir, demek kolaycılığa kaçmak olur. Elbette Rabbimiz Osmanlı'nın ilk Dönemi gibi arka arkaya son derece başarılı liderler gönderebilir. Amenna... Lakin bu umursamazlığı biz gösteremeyiz. Güçlü bir devlet güçlü isimlere bağımlı olmamalı, güçlü devlet güçlü bir teşkilata sahip olmalıdır. Daha önce Erdoğan'ın proje sıkıntısı çektiğinden bahsetmiştim. Acaba bir beş yıl mağaraya çekilip arkadaşlarıyla bir dizi proje mi hazırlamalı diye laf etmiştim. İşte demekki bu devletin proje geliştiren bir organı yok. Bu oluşturulmalı. Ve oluşturulan bu organ yürütme ya da icra organı ile koordineli çalışmalı. Velhasıl şöyle dönüp tarihe baktığımda Fatih'e kadar Devleti, ergen ve güçlü bir teşkilat olarak görüyorum. Lakin büyüdükçe elbisesi büyümesi gerekirken, büyümeden bol elbiseler giydirildi ve rahat hareket edemedi, Şia Virüsü ile de hastalandı. Bu hastalık Kanuni'den bir zaman sonra felce evrildi, Köprülüler biraz şifa oldu sonra tamamen devlet felç geçirdi. II. Mahmut'a kadar yatalak bir hasta olarak yaşadı. Eli, kolu, ayağı, ciğeri her şeyi tükendi sadece bir beyin kaldı ama o beyin de sürekli telkin altındaydı... Ta ki Senedi İttifak'a kadar. Senedi İttifak tarihçilerin anlattığı gibi bir demokratikleşme hareketi değildir. Senedi İttifak teşkilatın kan gitmeyen organlarına kan pompalanması ve taşraya inme hareketedir. Zira II. Mahmut'a kadar üç kıtadaki topraklarınız sadece hukuken ve harita üzerinde bizimdir. Lakin taşra ile merkez arasında bir bağ yoktur, yani beyin ile vücut arasında bir elektrik akımı yok, felç... Senedi İttifak o ilk elektiriktir. Değilse halk bir Osmanlı topraklarında yaşadığının bile farkında değildir. Halk başlarında bir devlet olduğunu Senedi İttifaktan sonra anlayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri de burada atıldı ve Abdülhamit'e kadar bu faaliyetler devam etti.

    Soru'na gelince Abdülhamit'i anlamak için Senedi İttifaktan Abdülhamit'e geçmek gerekir. Zaten anlamamız gereken Abdülhamit değildir, Abdülhamit'in tahtında oturduğu teşkilattır. İsimleri çok abarttığımızı düşünüyorum. Misal, Fatih'in yedi dil bilmesinden ziyade devletin kaç dil bildiği üzerinde durulmalıydı. Zira Fatih ölünce bildiği dil de ölür lakin devlet ebed müddettir. Entellektüel olması gereken, Doğuya Batı'ya hakim olması gereken en başta devlettir. Devleti meydana getiren de bireydir. Bireyler ne kadar eğitilip donatılmış acaba? Bizi liderler üzerinden uyuşturuyorlar. Sevgimiz ve saygımız büyüktür lakin övgümüz sınırlı olmalı...

    Anadolu Savaşları ile Abdülhamit'i bağdaştırdığım bir yer yok. Lakin ben Abdülhamit'in II. Mahmut gibi felç bir teşkilatın padişahı olduğunu düşünmüyorum. Çok zor bir dönemde çok zor bir görevi icra etti lakin teşkilat felç değildi. Mustafa Kemal'in Horasan Aklının bir temsilcisi olduğunu düşünmüyorum lakin Timur üzerinden o akla bir atıf yapmış olabilir. Zira Osmanlı'ya çok öfkeli olan Mustafa Kemal Timur'a daha yakın bir şahsiyettir. Bununla birlikte bir Senedi İttifak yazısıyla buluşmak niyetiyle... Aslında bir kaç ay sonra böyle yazıların yazılmasının tam zamanı. Tabi kimsenin dikkate alacağı yok da biz yine de yazalım. Oy kullanma meselesini keşke seçim kararı alındığında yazsaydım diye düşünürken tevafuk oldu. Bu konunun açılması da iyi oldu. Allahualem.
    Teşekkür edenler (2)Ömer hakimbeyaz
    SAYGILARIMLA
    HAKAN CERAN
  • hakimbeyazhakimbeyaz Gönderiler: 482
    Sevgili Hakan kardeşim çok doyurucu ve Ahmet Abimizin makalesini bütünleyici tamamlayıcı bir yazı kaleme almışsın.Tek kelime ile mükemmel olmuş.Tebrikler. Lakin yazını tekrar tekrar okumam gerektiğini düşünüyorum. Başarıların doğrusu göz kamaştırıyor.
    Teşekkür edenler (1)BiKarınca
  • hakanhakan Gönderiler: 64
    Teşekkürler hakimbeyaz allah razi olsun her kardesimizin yazilari kurulan adalet imparatorluğunda birer yapi taşi ve duadir allahin izni ile
    Teşekkür edenler (1)BiKarınca
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .