DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

Üç Kızkardeş Planı:8 OĞUZLULARIN, SON TARİH PARANTEZİ

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 328
Üç Kızkardeş Planı:8
OĞUZLULARIN, SON TARİH PARANTEZİ
Ahmet YOZGAT  

 

El değiştirmeye hazırlanan dünya” bağlamında yazılan senaryonun, ana hatları diyebileceğimiz “Üç Kızkardeş Planı”nın daha önceki bölümlerinde sözü edilen ilk iki “Türk Hamlesi” yani İndüstan ve Ponçik bölgelerinde, “Aryanik Kavimler”in “Kader Göçü”nün Avrupa'ya sürülmesi anlamında yaşananların varıp günümüz İngiliz Kraliçe’sine dayanması ve Windsor Sülalesinin ortaya çıkışı ile Britanya adasına kadar uzanan hikâyelerinin tetikleyicisinin Türkler olduğu, tarihi bir hakikat olarak kayıtlı.

Bu tespit babında, İngiliz Tarihçi Toynbee’nin; “Dünya Tarihinden, Türkleri çıkardığımızda; geride, pek bir şey kalmaz!” şeklindeki ifadesi hakkın teslimi olarak anlaşılmalıdır. Zira en iyi İngilizler biliyor olsa gerekir, Türklerin tarihteki rollerini… Konunun ilk bölümlerinin birinde, aşağı yukarı böyle bir tespiti kayda geçmiştik. Bu bağlamda da… O  halde, burada sorulması gereken sual şu olmalı şeklinde bir ifadeyle “Türkler ve Windsor Kraliçesi’nin bağını kurmaya çalışmıştık:  Kraliçe bağlamında… “Önce Eftalit ya da İndüstanlı Ak Hunlar, peşi sıra Atillalı Hun Türkleri, bekçi görevi yaptıkları bölgelerde, tarihin taşlarını yerlerinden oynatarak iyi mi yaptı, kötü mü?

***

Şimdi de devam edelim kaldığımız yerden…  Sıfır yılından yani Milattan Sonrasıyla birlikte İndüstan ve Ponçik bölgelerinin bekçisi durumunda, tarihi  görev yapan iki Hun kolunun, vazifelerini tamamlamalarının arkasından Avrupa'da Avarları; Orta Asya'da Göktürk Devletlerini görüyoruz. Devamla Kutluk ve Uygur Devletleri de Orta Asya'dan ayağa kalkan Bozkırlı Kağanlıkları olarak kayıtlı tarihte. Sonra yine aynı bölgede Karamanlılar ve Gazneliler var.

Buraya kadar saydığımız ve saymadığımız Türk devlet ve imparatorlukları, kendi devirlerinin tarih sayfalarında  ve “Neden Sonuç İlişkisi” içerisinde sosyal ve siyasal depremler olarak ve şiddetle hissedildiler. Fakat artık diyebiliriz ki... Günümüzde, mevzu bahis  ilk Türk organizasyonlarına dair pek belirgin bir sonuç kalmamış gibi dünya yüzeyinde. Bugünkü dünyayı etkileyen Türk unsuru ise yukarıda saydıklarımızın sonunda ortaya çıkan “Oğuzlu Türkleri” oldu.

Anadolu ve Azerbaycan Türklüğünün yanı sıra, Balkan ve Ortadoğu Bozkır Boylarının atası olan Oğuzlar/Oğuzlular, günümüzü etkileyen en önemli Türk unsuru olarak hala,  bin seneyi geçkin bir süreden bu yana hedef bölgede varlar. Ve de “İnancın, Tarihin ve Medeniyetin bina edildiği “Merkezi Dünya Coğrafyası”nda dolanıp duruyorlar. Dolayısıyla ön cümlede sözü edilen üç kavramın şekillenmesinde de ciddi bir katkıya sahipler. Bu anlamda Doğunun ve Batının ortasındaki dilimde yer alıyor olmaları, onların ehemmiyetini artırdı. Bu bağlamda Doğu ve Batı İnancı, Doğu ve Batı Medeniyeti, Doğu ve Batı Tarihi; aynı zamanda sözünü ettiğimiz Oğuzlu Türklerinin dokunduğu temel insanlık müktesebatı olarak da kayıtlı.

Bununla beraber… Tabii ki Doğu ve Batı Devletlerinin varlıklarında ve siyasetlerinde de bu budunun, az ya da çok etkisine rastlamak mümkün. Bu anlamda başta Habsburglar ve Windsorlular olmak üzere, tüm Avrupa Hanedanları, uzun tarihlerinin bir yerinde, bizimkilerle yüz yüze, göz göze gelmiş durumda.

Bir bakıma Avrupa'nın Tarihinin,  yukarıda sözünü ettiğimiz Hindistan ve Avrupa Hunları ile Oğuzlular Parantezinin arasında oluştuğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu tarihi parantezin bir parçası olarak, Windsorlular ve onun son temsilcisi olan “Kraliçe’nin Kaderi”nde de Türklere ait uzun bir imza izine rastlamak mümkün.

Ya bundan sonrası… Madem dünyanın el değiştirdiğinden söz ediyoruz… O halde sual eyleyelim: “Ari Dünya Operasyonu”yla ortaya çıkacak olan “Yeni Dünyada ve Avrupa'da; Avrupa’nın bir iç unsuru olarak Windsorluların Tarihinin inşasında, Oğuzlu tuğlalarına rastlamak mümkün olacak mı? Evet kaçınılmaz olarak ancak burada, “Bir ter, bir düz örgü” ifadesiyle durumun içinde saklı olan sırrı da vermiş olalım. İlerleyen bölümlerde de konuyu, açıklıkla  izah edelim, inşallah; ne demek bir ter, bir düz örgü?

Burada duralım ve durumun anlaşılması için bundan sonra izleyeceğimiz bölümlerden birinin adını verelim: “Dünyanın makas değişiminde Avrupa mı, yeni bir Oğuzlu Türkiye'sini yapılandırmakta; yoksa Oğuzlu Türkiye’si mi, Avrupa'yı inşa etmekte?” Bu cümleyi şu şekilde, yinelemek de mümkün:  “Dünyanın makas değişiminde Windsor mu, yeni bir Oğuzlu Türkiye'sini yapılandırmakta; yoksa Oğuzlu Türkiye’si mi, Yeni Windsor'u inşa etmekte?” Evet, böylesi bir gelecekten ve belki de iş birliğinden söz ediyoruz. O halde, yukarıdaki parantezin ismini yeniden koyalım: “Oğuzluların Yeni Avrupa Parantezi.” veya Oğuzluların Yeni Windsor Parantezi.” Yani bölüm başlığımız…

***

Bir kez daha çizelim altını: Günümüz Avrupa Tarihi ve onun siyasetinin önemli bir bölümü, Oğuzların, Dünya Tarihine girdikleri 1040 Yılı ile Proto Stratejik bir olay olarak sözünü ettiğimiz “Doğu Guta Antikimyasal Operasyonu”nun yapıldığı 2018 tarihinin oluşturduğu parantez içinde kayıtlı. Yani “İlk Oğuzlu Tarih Parantezi”nde… Bu parantez, Avrupa ile Hazar Altı Türklerinin tarihi  ilişkilerinin ilk bölümü olarak hayata geçti ve artık kapanmak için gün sayıyor. Buna genel anlamda, “Türklerin Köşeli Parantezi” diyebiliriz. Bu köşeli parantezin, 1099 yılında başlayan Haçlı Seferleri ile birlikte, “Oğuzların Birinci Parantezi”ne dönüştüğünü görüyoruz. Şimdi ise yeni bir parantez açılıyor tarihin yapraklarında. Bu parantezin, tam anlamıyla Oğuzların açıp kapatacağı bir özgün tarih aralığı olacağı kanaatindeyiz. Hem Türk, hem de Avrupa Tarihinde, bu parantezin açıcısı, sadece Türklerin anahtar hali diyebiliriz. Ki kapatıcısının dahi, aynı “Anahtar Türkler” olması muhtemel...

Burada “İkinci Oğuzlu Parantezi”nin ömrü noktasında bir tarih vermek mümkün mü?” diye bir soru sorulursa… Şimdilik, şu kadarını söyleyebiliriz ki… Söz konusu parantez, Birinci Parantez’e göre çok daha kısa ömürlü ve Oğuz etkili olacak gibi hissediliyor. Kanaatimiz bu yönde...

Bu noktada, kendi kendime bir sual sorsam diyorum.  Ve desem ki… “Bu parselde bizlerin, kendi aramızda dahi söylemememiz gereken temel açıklama hatta sır şöyle olabilir mi? Yukarıdan aşağıya, parça parça anlata geldiğimiz “Yeni Dünya”nın “Üç Sarışın Kızkardeş Planı”nı, her kim yaparsa yapsın, işin semeresini Türkler alacak; parsasını da Oğuzlular toplayacak! Öyle mi?” Elbette mesele, bu kadar basit değil ancak nihai noktada yukarıdaki sorunun cevabı; “Evet galiba, suyu bulandırmamak için beynimizin merkezinde saklı tutmamız gereken ancak bizi bekleyen sır bu!” olacak gibi duruyor. Bir Batılının dediği gibi “Tarih, böyle istiyor!” ya da bizim diyeceğimiz gibi “Allah, böyle murad ediyor; İnşallah!” Allahualem! Unutulmamalı ki bu memlekette artık bir “15 Temmuz Milleti” yaşamakta…

Faslın son sözü: Bu tespite inanan inanır ve “İnşallah!’” diye dua eder ve gereği için atılır ortaya; inanmayanlar da havanlarındaki bulaşık suyunu dövmeye devam eder.

***

Şimdi de bu fasılda…  Aynı zamanda “İkinci Dünya Parantezi”de diyebileceğimiz, “Oğuzluların Son Parantezi”nin oluşması ve olası muhteviyatına dair düşünce yolculuğumuzdan önce, “Oğuzların Birinci Parantezi”ne kısacıkca bir göz atalım istiyoruz... 1040 yılında ve İran'da yaşanan Dandanakan Zaferi ile başlayan “Oğuzlu Türklerinin Tarihi,” aynı zamanda “Avrupa Tarihi”nin de bir parçası... Yani Avrupalılar, bin küsur yıllık tarihlerini yazarken, senaryonun esas oğlanı diyebileceğimiz Oğuzlu Türklerini saygı ve korkuyla anmak durumunda. Anıyorlar da zaten... Mevzubahis, bin küsur yıllık süreç, Türk ve aynı zamanda “Avrupa Tarihi” olmasının yanında; “Dünyanın Tarihi” anlamını da taşımakta… Henüz ilk çeyreğinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl ve sonrasını şekillendirecek olan da bu bin yıllık tarih içerisindeki, “Sebep Sonuç İlişkisi” olarak karşımıza çıktı/çıkıyor/çıkacak.

***

Ve yine yukarıdaki sinema repliği ile fasıl başı yapalım: “Ve Allah, İstanbul'un Fethi’ni Türklere nasip etti…”   

10. Yüzyılın ikinci yarısında, “Tarih Sahası”na yedek oyuncu olarak giriş yapan Oğuzların, “Tarih Sahnesi”ne esas oyuncu olarak çıkışı ve “Kadim Kitap”a adını büyük harflerle yazdırışlarıyla başlayan “Yeni Türk Tarihi”nin birinci bölümünde, “Avrupa'nın Eski Hanedanlıkları” ile yapılmış bir “Neden Sonuç İlişkisi”yle oluşan tarih döneminden söz edebiliriz. Ancak bu dönem, Fetih ile birlikte başlayan, “Çağdaş Tarih”in gerisinde kalmış oldu. Ve hala somut bir etkisinden söz etmeye gerek yok. Bu bağlamda; Fetih’ten sonrasına “Çağdaş” sıfatını yakıştırmamızın nedeni, bizatihi Fetih fiilinin hala diri; Fatih’in ruhunun da hala canlı oluşu… 15 Temmuz bu resmin tabı giydi. Buradan hareketle, “NeoAvrupa Tarihi”nin bir parçası olarak, bugünkü Avrupa’nın kavmi unsurlarının, dinsel ayrıntılarının, ekol intisaplarının ve Hanedanlarının; bu itibarla, Kraliçe’nin başlangıç serüveninin de Fetih olduğunu söyleyelim.

Öyleyse buradaki ara soru da şu olmalı: Kraliçe bağlamında… “Fethi hayata geçiren Türkler iyi mi etti, kötü mü etti?” Bu soruyu, serinin ilerisinde tekrar hatırlayacağız. Zira içinde bulunduğumuz devir ve bu devirde olan biten her şeyin müsebbibi, “Fetih Kartopu”nun doruktan yuvarlanmasıyla oldu/oluyor/olacak! Ta bu kadar… Unutmayın!

***

Malum! Oğuzlu Türklerinin literatüre hediye ettiği en masalsı kavram Kızılelma oldu. O Kızılelma ki sahiplerinin ağzını tatlandırırken, düşmanların damağında dayanılmaz acılıkta hatta zehir tatları bıraka bıraka ilerledi tarih güzergâhında ve yıllar yıllar boyunca… 1453 yılına gelirken; Türklerin en büyük Kızılelma’sı, o zamanki adı Konstantinopolis olan İstanbul’daki Ayasofya Kilisesi'nin çan kulesine konmuştu. Fakat şu hususu atlamak edepsizlik olur; Kızılelma’yı oraya koyan Türklerden önce, bir kutlu el de “Kendi Kızılelması”nı yerleştirmişti aynı noktaya. Yani Türklerin Ayasofya’daki Kızılelma’sı yeni ve ilk değildi. İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in “Konstantinopol Hadisi” orayı işaret edeli, bin yıl olmuştu. Bu nedenle Türkler, Kızılelma’larını bu hadisle birleştirmekle müşerref oldular; böylece Kızılelma, bir de “Kutalmış” oluyordu. Ve bizimkiler, bir ibadet aşkıyla fethettiler Konstantinopolis’i; Ayasofya’yı cami, şehri  İstanbul yaptılar.

Bu fiiliyattan sonra artık Avrupalılar da Kızılelma'nın ne anlama geldiğini biliyorlardı. Onlar açısından, daha  kötü olansa… Kızılelma’nın sahiplerinin bir garip huyu vardı: Onlar, bir Kızılelma’yı dalından koparıp afiyetle yediklerinde, ikinci Kızılelma'nın adresini de veriyorlardı.  Bu nedenle İstanbul’dan sonraki Kızılelma, Avrupa Hristiyanlarının Hac merkezi olarak Vatikan demekti.  Vatikan demek de Hıristiyanların “Kutsal Peder’i Papa”yı işaret ediyordu. Tabii ki bu arada Papa da öğrenmişti artık, Kızılelma'nın ne anlama geldiğini ve Fetih’ten sonraki  Kızılelma'nın kendi kilisesinin tepesine asıldığını. Bu nedenle çok korktu! O korkuyla harekete geçti ve bundan sonrasındaki Avrupa'yı şekillendirecek bir “Milat Planı” geliştirmenin yollarını aradı. Buldu da… Zira dünyanın birkaç aklından biri de “Derin Roma Aklı” olarak tescilliydi.

Ya başka Tescilli Akıllar! Onlar kime aitti, şimdi kimlere ait?

*** ,

Konuyu kapatmadan önce… Evvela bir haberi yapıştıralım bu aralığa: NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Eski Komutanı Orgeneral Wesley Clark’ın, "Yeni Dünya'nın en güçlü ülkelerinden biri, Türkiye olacak!” dediğini duymuş olmalısınız. Sadece o da değil elbette! Dünyanın çeşitli bölgelerinden önemli insanlar, 21. Yüzyılın aktörlerinden olmasına kesin gözüyle bakılan Türkiye adının altını, özenle çizdiklerini biliyoruz. İşte, bu sebeple girdiğimiz Yüzyıl ve Binyıl itibariyle Türkiye, böylesine mühim bir parantezi açmak ve kendi parantezinin yıldızı olmak üzere gün demeyelim ama yıl sayıyor… Türkiye'nin bu durumunu gören görüyor, bilen biliyor ve ona göre hareket ediyor. Bu sebeple ülkenin dört bir tarafı düşmanlar tarafından çevrilmiş durumda ancak dostlar da bir o kadar çok ve sayıları çığ gibi büyümekte. Bu noktada… Bizi üzen asıl mesele, ülke insanının neredeyse yarısının bu konuda, hala gafil olmasıyla ilgili. Ya da şöyle tespit edelim: Eğer, onlar gafil değillerse, o tipografın tarifini hain diye yapanlar, çok da yanılmış sayılmazlar…

Ne diyelim? Allah, bu necip milletin gafileyle hainiyle tüm insanının gözünü ve basiretini açsın! İnşallah…

***

Efendim! Madem yukarıda,  Oğuzların ilk iki “Tarih Parantezi”ni verdik dilimizin döndüğünce. Ve yürüdük, günümüze geldik… Doğal olarak, bundan sonrası için bir “Üçüncü Tarih Parantezi”n varlığı da ortaya çıkmış oldu. Bu anlamda, geleceğe dair bir kez daha nazar eyleyip söz konusu üçüncü ve belki de en sonuncu parantezin yapısına dair veya muhtevasında neler olup biteceğinin, hülasasını yapmak gerekli oldu.

Elbette, Allah bilir! Ama bir tahmin olarak, yukarıda, “Oğuzluların, İkinci Parantezi”nin ömrümün çok uzun olmayacağını…” söylemiştik ya… Bu uzunluğun, girdiğimiz 21. Yüzyılın ortasına doğru, nihai karakteristiğini belli edecek biçimde şekilleneceğini ve parantezin, asrın sonlarına doğru kapanacağını da ekleyebiliriz tahminimize.

Öyle zannediyoruz ki Oğuzların da kendi tarihlerinin seyri içerisinde, tıpkı Aryanikler örneğinde olduğu üzere düşüneceğine ve onların, “Töton Yüzyılları Formülü”ne uyacağına şahit olacağız. Yani 2075’ten sonra, “Oğuzlu Merkezi”nin, “Üçüncü Parantezi” açtığını gözlemlemek olası… Söz konusu bu parantezi; 21. Yüzyılı, kendi bölgesinde ve tabii ki hususi arka bahçelerini de düzenleyerek tamamlamış olan, “Oğuzların Dünya Parantezi” şeklinde tarif edebiliriz. Diyelim…

***

Ve burada, kısa bir fasıl açalım… İlk şeklini “İngiliz Aklı”nın oluşturduğu Cemiyeti Akvam yani Milletler Cemiyeti, 1919’da Paris’te yapılan bir toplantı ile kurulmuştu. Oluşturulmasında, İngiltere ve Fransa’nın ön planda olduğu Cemiyetin kuruluş senedine, 32 ülke imza atmıştı kurucular olarak.  Bununla birlikte varılan anlaşmaya yapılan bir ilaveyle on üç devlet de resmen, Cemiyete çağrılmıştı. Merkezi, tarafsızlığı sebebiyle İsviçre’nin Cenevre şehri olarak belirlenen Akvam’ın amacı ise kısaca;  Dünya devletleri arasındaki anlaşmazlıkları, sulh yoluyla halletmekti. Bunun yanı sıra Cemiyet, saldırılara karşı teminattı ve ülkelerarası münasebetlerin geliştirilmesi işini de üslenmişti. Amaç yerindeydi. Ve tarihte ilk defa milletlerarası ölçekte, böyle bir teşkilat görevlendirilmişti; hem de sürekli olarak... Ancak buna rağmen Milletler Cemiyeti, 25 yılı biraz geçen ömrü içerisinde başarılı oldu sayılmaz. Mesela, 2. Dünya Savaşını önleyemedi. Zaten, çökmesinin sebebi de bu savaş oldu. Nihayet, 1946’da yaptığı son toplantısında Cemiyeti Akvam, kendini fes etti. Ve görevini, yaklaşık bir yıl önce kurulmuş olan “Birleşmiş Milletler Teşkilatı”na bıraktı.  

“Birleşmiş Milletler Teşkilatı/BM” ise dünya milletlerinden birçoğunun katılmasıyla 1945 tarihinde kuruldu. Bu teşkilatın oluşturulmasında öncü güç, ABD’ydi. Bu nedenle ilk toplantısını, San Francisco'da yapan 51 devlet temsilcisi, Teşkilat antlaşmasını  sevinçle imzalamışlardı. Akvam’ın başarısızlığını gören dünya liderleri arasında “Birleşmiş Milletler” ifadesini ilk kullanan, devrin ABD Başkanı Roosevelt’ti ve ifade, ta 1941 yılına aitti. Fakat fikrin, hayata geçmesi için 2. Savaşın sonunu beklemek gerekmişti. Birleşmiş Milletler Beyannamesine imza atan 51 bir kurucu üyenin ardından, Teşkilatın üye sayısının, hızla 110’a yükseldiği görüldü. Türkiye de ilk üyeler arasındaydı ve Ankara, imzasını birinci yılda yani 1945’te atanlardandı. Teşkilatın günümüzdeki üye sayısı, 193 olarak gözükmekte; 196 diyenler de var.  

BM'nin, iki önemli organı Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi olarak karşımıza çıkmakta.

Bunlardan Güvenlik Konseyi, beş devamlı/daimi üye ile -ki bunlar ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’dir- bunlara ilaveten ve Genel Kurul tarafından iki yılda bir seçilen altı geçici olmak üzere on beş üyeden meydana gelmekte. Ve bu Konsey, BM’in, dünya barışı ve güvenliğinin korunmasından birinci derecede sorumlu organı olarak bilinmekte.

Gelelim konunun Türkiye ile ilişkisine… Öyle zannediyoruz ki şu an, Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM’in istikbaldeki kaderiyle ilgili olarak, önemli bir pozisyonu temsil etmekte. Şöyle ki… Birkaç yıldan beri teşkilatın Güvenlik Konseyi’nde yapılan haksızlıklara dikkat çekmek üzere ve sık sık, ‘’BM'de 196 ülke var. Ama devletlerin hepsinin kaderi, bu beş ülkenin iki dudağı arasında… Bu beşliden  bir tanesi, alınan kararlara, "Hayır" diyorsa Konsey duruyor. Ve artık oradan karar çıkmıyor. Bu beş daimi üyenin 5'i de Hristiyan! İçlerinde bir tane Müslüman yok! Hani adalet, Konseyin neresinde?’’ mealinde sözleriyle yapının çarpıklığını dile getirdi. Ve bu iddia, ülkeler arasında dikkat çekti hatta taraftar topladı. Aynı zamanda BM’nin kurucu üyeleri de olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin ve ilaveten Rusya’dan oluşan Güvenlik Konseyi, söz konusu beş daimi üyenin mutlak veto yetkisi ve bu üyelerden herhangi birinin yetkisini kullanması sonucu Konseyin tıkanması ve karar çıkamayacağı anlamına gelen sistematiği, ülkeleri rahatsız etmeye başlamış durumda.

Yukarıdaki faslın konusunu teşkil eden, milletlerin, barış temelinde bir araya gelmesi sonucu oluşturulmuş uluslararası teşkilatlardan Cemiyeti Akvam’dan sonra BM’in de beklenen dünya barış ortamını sağlamadığı artık görülüyor; bunda Sn. Erdoğan’ın, artık bir slogan haline gelmiş olan “Dünya, Beşten büyüktür!” ifadesi önemli bir yer tutmakta. Su ısınmakta... Tıpkı ilk cemiyet gibi ikinci teşkilatın sorunu da benzer şekilde kendi sonunu hazırlamakta. Bu anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sözü, anahtar niteliği taşımakta: “Dünya beşten büyük!”tür mottosu, nice zamandan beri Erdoğan'ın her fırsatta dile getirdiği umuttu artık gereklilik olduğu da görünür oldu. Bu bağlamda söz, dünya devletleri arasında haklılığını kabul ettirmiş ve gereğinin yapılması hususunda bir ortak aklın buluşmasını da sağlamış durumda. Bu nedenle şunu, rahatlıkla söyleyebiliriz ki… Dünya devletleri, büyük bir ihtimalle 2025’in akabinde, “Son Teşkilat”ın durumunu da tartışmaya açacaktır. Yani gerçeği ve mevcut çarpıklığı idrak etmiş olan dünya ülkeleri, bir üçüncü teşkilatı, umutla bekleme dönemine girmiş durumda. Bu umudun oluşturucusu olarak, dünyanın üçüncü teşkilatının temelinin de Türkiye tarafından atılacağını söyleyebiliriz. Hatta kulağımıza gelen bazı bilgilere göre, Türkiye'nin en kısa zamanda, İstanbul'da bir “Mazlum Milletler Toplantısı” düzenleyeceği anlaşılmakta. Eğer, mevzubahis “Mazlum Milletler” toplantısı bir resmiyet kazanır ve teşkilata dönüşürse bu dönüşüm, BM'in geri sayımını da başlatmış olacaktır. Bu durumda, “Adil Milletler Teşkilatı”na dönüşecek olan,

Hülasa… Şu andaki “Dünya milletlerinin birleşmiş oturumunun sonlandırılması yakındır!” diye düşünüyoruz. Bu minvalde verdiğiniz tarih yukarıda, 2025 oldu; bu kısalmaz ama uzayabilir lakin asrın ilk yarısı içinde tamamlanır. Konuyu gündeme oturttuğu için Türkiye'nin önayak olacağı anlaşılan yeni teşkilatın, seleflerinin düştüğü hatalara düşmeyeceğini şimdiden söylememiz mümkün. Zira “Yeni Teşkilat” her şeyden önce “Adalet”i  önceleyecektir, diyebiliriz. Bir tahminle bitirelim hususu; herhalde “Yeni Teşkilat”ın merkezi de İstanbul olsa gerek…   

***

Dönelim şimdi konunun aslına… Söz konusu “Dünya Parantezi” içerisinde, Oğuzluların mazlumları önceleyen dünya tasavvuruna göre, adalet ve etnik birlik  temelinde oluşturulacak dünya haritası ve haritadaki devletlerin rızası çok önemli… Yukarıda işaret edildiği gibi… Haritadaki rızayı sağlamak adına, bahis mevzuu devletlerin öncelikle bir, “Adil Dünya Teşkilatı”nda yeniden toplanacakları gün gibi aşikâr… Bu anlamda teşkilatın, sadece kendi binası içerisindeki bir birliğin parçaları olamayacağı da kesin. Demek istiyoruz ki… Söz konusu teşkilatın önayak olmasıyla belki bu yüzyıl içerisinde ama mutlaka, “Oğuzların Üçüncü Parantezi”nin gereği olarak devletlerarasında, “Kıta Federasyonları” oluşturulması mümkün görünüyor. Bu manzaranın, daha sonra “Kıtalararası Konfederasyon”a dönmesi de muhtemel… Malum! Aryaniklerin önemli bir planı da “Kıta İmparatorlukları” kurmaktı. İçinde bulunduğumuz zaman diliminin hay huyu içerisinde tavsamış gibi görünüyor olsa da söz konusu plan hala derin mahfelerdeki kozmik raflarda korumakta olduğunu tahmin etmek güç değil. Kanaatimizce, “Kıta Devletleri Planı”nı Oğuzluların da tekrar etmesi mümkün gibi geliyor. Zira kıtalarda yaşayan insan topluluklarının, birbirine çok yakın özellikleri, böyle bir gelişmeyi gerekli kılmakta…

“Hepimiz, Nuh’un Torunlarıyız!” anlayışının Irkçılığı ve Renk ve Nüfus Megalomanlığını ve de “Geçmişin Şanlı Ataların Mezarlarıyla övünme” anlamsızlığını sonlandıracağı düşüncesi ve kabulüyle yeni bir “Nuh Nebi” dönemine girmekte olduğuna inandığımız insanlığın, “Nuh’un Gemisi Anadolu” etrafında halkalanması kaçınılmaz. Bu oluşum Oğuzluların “Adalet Temelli Aklı” ve “Adil Yaptırım Gücü” ve de “Milyonluk Adalet Orduları”yla alakalı olarak kolaylaşacak/kolaylaşmalı. Onun için bir an evvel “Efsanevi Felsefe Taşı”nın yani bilgi, bilim ve yüksek teknolojinin, “Anadolu Gemisi Mürettebatı”nın eline geçmesi lazım!  Dememiz o ki her sektör için “Babayiğitler” çıkarma zamanındayız! Allahualem ve İnşallah!

***


Yorumlar

  • TheHUNTheHUN Gönderiler: 377
    Mayıs 13 düzenlendi
    Kıymetli Ahmet Ağabeyim makaleniz geleceğe ışık tutar nitelikte ve rehberlik yapacak bir özelliğe sahip, ancak son paragrafta yazmış olduklarınızı düşündürücü olduğu kadar aynı zamanda ürkütücü bulduğumu belirtmek isterim. Ben bu konuda sizden biraz daha farklı düşünüyorum. Kıta devletlerinin kurulmasını kimler istiyor? Sizin de dediğiniz gibi Aryanik ırk. Yani küreselciler. Küreselciler neden ülkelerin ve ırkların birleşmesini/karışmasını istiyorlar? Bu sorunun cevabını siz de biliyorsunuz. Milletlerin milli aidat duyguları/kimlikleri bu yolla kaybolacaktır. Satanik tek dünya düzeninde milli/ulusal oluşumlara yer yoktur. Toplumlar dünya vatandaşı statüsünde olmalı ve otoriter tek dünya yönetimine/rejimine itaat etmelidirler. Küreselizm'in kelime anlamı budur. Bu bağlamda bu yy'da kurulmak istenen Avrupa Birleşik Devletleri ve Asya Birleşik Devletleri diğer anlamıyla "Kıta Federasyonları/Devletleri" 22. yy'da kurulması planlanan "Tek Dünya Devleti" için alınan bir karardır/atılacak bir basamaktır diye düşünüyorum. Birleşmiş Milletlerin 2030 World Citizen/ Dünya Vatandaşlığı projesi malumunuz bu amaç içindir.
    Geçmişte Asya ve Avrupa Hunları kavimler göçüne neden olarak çeşitli ırkların karışımına isteyerek ya da istemeyerek önayak olmuşlardır. Bunun örneğini Balkanlarda görebiliriz. Anglo Saxon ve slav ırklarının karışımı olan bir etnik ırktır balkan ülkeleri. Gene batıya göç eden Hunlar Macar ırkı ile karışmış ve zaman içerisinde hıristiyanlaşıp avrupa'da varlıklarını kaybetmişlerdir. Slavlaşan Bulgarları da bu katogoriye dahil edebiliriz. Gagavus Türkleri, Estonlar, Finler zira gene öyledir. Çin'e yerleşen Asya hunları da öyle. Çinleşmiş Türk Çağatay boyları buna en iyi örnektir. Şimdi bu yüzyılda Oğuzların savaş dolayısıyla güneyden göç eden arap/fars nüfusları ve avrupa milletleri ile karışma riski vardır. Allahu teala Kur-an'da insanları ırklara ayırdığını söyler. Bunda bir hikmet olduğundan bahseder. Irkların karışması en çok şeytanın ve hizmetkarlarının işine yarar. Karışan ırklar/milletler kendi öz kimliklerini/benliklerini/ kaybederek kurulması planlanan satanik tek dünya düzeninde daha kolay kontrol altına alınacak ve yönetileceklerdir Allahulalem.
    Teşekkür edenler (2)hakimbeyaz AhmetYozgat
  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 328
    Sevgili  Hun'un yukarıdaki düşüncesine katılıyoruz. Fakir, işin bu yanına bakmamış ve atlamışız. Bu nedenle yazının sondan ikinci paragrafının, son dört satırını kaldırdığımızı var sayarak okuyun istiyoruz. Sağ olasın Sevgili Hun! 
  • AzerAzer Gönderiler: 671
    Allahin izniyle, bu seferki kizil elmanin fethi icerden olucak

    ozgur ve milli olan bir akil, kraliceynende oyun kura bilir, kralicenin dusmaniylada

    oyun cok karmasik ve bulanlik, lakin yahudileri takip etmeyi basarsak, asilnda dunyanin savasa suruklenmek istendiyi gorseniyor

    bence kraliceninde romaninda farkin da olmadigi, bir aklilla Oguzlu lar, bir seyler planiyorlar

    Allahualem




Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .