DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

HÛ! : İsmi Azam ve Nefes

Yorumlar

  • GRAVITYGEMINIGRAVITYGEMINI Gönderiler: 4
    S.a.

    Kıymetli Hocam, kanaatim ismi azam "Allah" ismidir. Hu kelimesi Arapça zamirdir ve "O" anlamına gelmektedir. Nasıl ki Yahudi Mistikler Kabbalacılar Elohim ismi yerine "Yahve" ismini ürettiyseler (kendi gnostik/mistik Tanrılarıdır), Hu ismi de İslam Mistikleri olan Sufilerce/Mutasavvıflarca uydurulmuş bir yakıştırmadır. Allah'a zamirlerle hitap etmek ne demektir? Kur'an'da geçen 99 isim arasında Hu ismi yer almamaktadır. Zaten malumunu Allah ismi dışındaki diğer isimler sıfattır. O halde Rabbini o büyük adıyla tesbih et! Vakıa 74 ve De ki; Allah diyin rahman diyin hangisini deseniz hep onundur o en güzel isimler; bununla beraber salâtında pek bağırma, pek de gizleme ikisinin arası bir yol tut! İsra 110. Allah c.c. en güzel isimlerle tesbih edin diyor, zamirle değil. Tasavvufçular dinin her yer yerini eğip büktüler; ayet ve aklın yerini tefekkür/sezgi/gnosis aldı yetmedi Yaratıcı'nın adını bile değiştirler Hu diye bir yakıştırma yaptılar. Lütfen bu konuda çok dikkatli olalım. Rabbi Teala, batıni-mistiklerin İslam'a yaptığı sızıntılardan cümle Müslümanları korusun.
    Teşekkür edenler (2)SerdarTopuz_ ibrahimsarikaya
  • keremkerem Gönderiler: 49
    Nübüvvetin düstur-u hakîmanesinden
    ﻭَ ﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ

    sırrıyla: "Herşeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti kendine ait bir ise; Sâni'ine ait neticeleri, Fâtır'ına bakan hikmetleri binlerdir.
    Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin; bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu" mahz-ı hakikat olan düstur-u hikmet nerede?
    Felsefenin "Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahut insanın menafi'ine aittir" diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet manasız bir abesiyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i muzahrefe düsturları nerede? Şu hakikat, Onuncu Söz'ün Onuncu Hakikatında bir derece gösterildiğinden kısa kestik.
    İşte bu dört misale, binler misali kıyas edebilirsin.
    "Lemaat" namındaki bir risalede bir kısmına işaret etmişiz.
    İşte felsefenin şu esasat-ı fasidesinden ve netaic-i vahîmesindendir ki: İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhîler, şaşaa-i surîsine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden; âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler.
    Hattâ İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccetü'l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
    Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mu'tezile imamları, zînet-i surîsine meftun olup, o mesleğe ciddî temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler.
    Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbînlikle maruf Ebu'l Alâ-i Maarrî ve yetimane ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmareyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip; "Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye zecirkârane te'dib tokatlarını almışlar.
    B İnsan, nur-u iman ile a'lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet'e lâyık bir kıymet alır.
    Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer.
    Çünki iman, insanı Sâni'-i Zülcelal'ine nisbet ediyor; iman, bir intisabdır.
    Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san'at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır.
    Küfür, o nisbeti kat'eder.
    O kat'dan san'at-ı Rabbaniye gizlenir.
    Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur.
    Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
    Bu sırrı bir temsil ile beyan edeceğiz.
    Meselâ: İnsanların san'atları içinde nasılki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır.
    Bazen müsavi, bazen madde daha kıymetdar, bazen oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor.
    Belki bazen, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor.
    İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pişe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek o san'atkârı yâd etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiatla satılır.
    Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.
    İşte insan, Cenab-ı Hakk'ın böyle antika bir san'atıdır ve en nazik ve nâzenin bir mu'cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.
    Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün manidar nakışlar, o ışıkla okunur.
    O mü'min, şuur ile okur ve o intisabla okutur.
    Yani: "Sâni'-i Zülcelal'in masnuuyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım" gibi manalarla insandaki san'at-ı Rabbaniye tezahür eder.
    Demek Sâni'ine intisabdan ibaret olan iman; insandaki bütün âsâr-ı san'atı izhar eder.
    İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbaniyeye göre olur ve âyine-i Samedaniye itibariyledir.
    O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlukat üstünde bir muhatab-ı İlahî ve Cennet'e lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.
    Eğer kat'-ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o manidar nukuş-u esma-i İlahiye karanlığa düşer, okunmaz.
    Zira Sâni' unutulsa, Sâni'a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz.
    Âdeta baş aşağı düşer.
    O manidar âlî san'atların ve manevî âlî nakışların çoğu gizlenir.
    Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder.
    Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar.
    Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar.
    Maddenin gayesi ve meyvesi ise; -dediğimiz gibi- kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir.
    Sonra tefessüh eder gider.
    İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.
    İman hem nurdur, hem kuvvettir.
    Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir.
    "Tevekkeltü alallah" der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder.
    Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder.
    Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet'e uçabilir.
    Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker.
    Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.
    Fakat yanlış anlama.
    Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir.
    Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.
    Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:
    Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler.
    Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.
    Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.
    Ona denildi: "Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et." O dedi: "Yok, ben bırakmayacağım.
    Belki zayi' olur.
    Ben kuvvetliyim.
    Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim." Yine ona denildi: "Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder.
    Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin.
    Hem gittikçe kuvvetten düşersin.
    Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek.
    Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek.
    Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir.
    Hem herkese maskara olursun.
    Çünki ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın.
    Herkes sana gülüyor." denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi.
    Yükünü yere koydu, üstünde oturdu.
    "Oh!..
    Allah senden razı olsun.
    Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum." dedi.
    İşte ey tevekkülsüz insan!
    Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et.
    Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.
    İnsanda iki vecih var.
    Birisi, enaniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır.
    Diğeri ubudiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar.
    Evvelki vecih itibariyle öyle bir bîçare mahluktur ki; sermayesi yalnız ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz'-i ihtiyarî ve iktidardan zaîf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir.
    O haliyle beraber kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz enva'ın hesabsız efradından nazik zaîf bir ferd olarak bulunuyor.
    İkinci vecih itibariyle ve bilhâssa ubudiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs'ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor.
    Çünki Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i maneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir.
    Tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerim bir zâtın hadsiz tecelliyatına câmi' geniş bir âyine olsun.
    Evet insan bir çekirdeğe benzer.
    Nasılki o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş.
    Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidad lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemal bulsun.
    Eğer o çekirdek, sû'-i mizacından dolayı ona verilen cihazat-ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda faidesiz tefessüh edip çürüyecektir.
    Eğer o çekirdek, o manevî cihazatını
    ﻓَﺎﻟِﻖُ ﺍﻟْﺤَﺐِّ ﻭَﺍﻟﻨَّﻮَﻯ

    nın emr-i tekvinîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse; o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla küçücük cüz'î hakikatı ve ruh-u manevîsi, büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.
    İşte aynen onun gibi; insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş.
    Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihazat-ı maneviyesini nefsin hevesatına sarfetse; bozulan çekirdek gibi bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes'uliyet-i maneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
    Eğer o istidad çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, imanın ziyasıyla, ubudiyet toprağı altında terbiye ederek, evamir-i Kur'aniyeyi imtisal edip cihazat-ı maneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennet'te hadsiz kemalât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihazatına câmi' kıymetdar bir çekirdek ve revnakdar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
    Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.
    Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı verse; o terakki değil, sukuttur.
    Sözler - 322
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .