DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

İKİ YAHUDİ : Yeni Müttefik Arayan İsrail’in Geleceği

2

Yorumlar

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
    Sevgili Doğutay'ın birinci yorumunda, "Selam Ahmet. video da muhtemelen kurgudan dolayi bir yanlislik var sanirim.yani birbiri ile celisen bir kac cümle  var... Baslarda isyanci olan 2 kabileden (yusuf ve bünyamin ogullarindan) bahsediyorsunuz fakat sonlarda ise bu isyanci kabileler diger 10 kabile oluyor yani eskenaziler... dogrusu nedir? simdiden tesekkürler.."  diye sormakta...

    Anlaşılan, mevzubahis videoda, bir dil sürçmesi (Avusturya yerine Avusturalya dendiği misal...) daha olmuş. Doğrusu isyancı kabileler, Yusuf ve Bünyamin öz kardeşlerin üveyi olan (Bidayetten beri "Antiyusufçu") üç anadan olma on kardeşin oğulları.

    Bu on kardeşten Yuda/Yehuda'nın durumu, ayrıca incelenmeli.

    (Zira Hz. Yakup, ölüm döşeğinde onun için şöyle diyor: "Ya Yahuda, kardeşlerin seni övecek, Düşmanlarının ensesinde olacak elin. Kardeşlerin önünde eğilecek. Yahuda, sen bir bir ASLAN yavrususun. Avından dönüp yere çömelen, aslan gibi, dişi bir aslan gibi yatarsın. Kim onu uyandırmaya cesaret edebilir? Sahibi gelene kadar KRALLIK ASASI, senin elinden çıkmayacak, Yönetim hep senin soyunda kalacak, uluslar senin sözünü dinleyecek. Sen eşeğini bir asmaya, sıpasını seçme bir dala bağlayacaksın. Giysilerini şarapta, Kaftanını üzümün kızıl kanında yıkayacaksın. Gözlerin şaraptan kızıl, dişleriin sütten beyaz olacak.) 

    Bu nedenle onun yani Yahuda'nın oğullarının, "Samiri Fitnesi"nde çekimser kalmış olma ihtimalleri de var ancak sonuçta  üç anadan olma on kardeş oğullarıyla beraber hareket ettikleri görülüyor.

    (Burada bir ara bilgi verelim: "Hz. Yakub, babası Hz. İshak'ın ölümünden sonra bir ara, Harran’da bulunan dayısının yanına gidiyor. Orada, dayısının büyük kızı ile evleniyor. Bu evlilikten Rabil, Şemun, Lâvi, Yehûda, İsâhar ve Zablûn adlı oğulları ile "DİNAR ya da DiNA" isimli bir kızı doğuyor. Bu arada  câriyelerinin birinden Dân ve Neftâle, bir diğer câriyesinden de Câd ve Âşir adlı oğulları doğuyor.  İlk evliliğinden yedi sene sonra ise dayısının küçük kızı ile evleniyor. Ondan da Bünyamin ve Yusuf adlı iki oğlu oluyor. Böylece Hz. Yakup, on iki oğul sahibi oluyor.")

    Parantez içi bilgiden sonra sormak gerekiyor: Hz. Yakup'un tek kızı Dinar'dan olan çocuklar yok muydu? Bu konuda, doyurucu bir bilgiye rastlamış değiliz. Ancak "13.Kabile olarak bilinen kayıp Yahudi kolunun bu kızla bir ilgisi olabilir mi?" sorusunu da not edelim buraya. 

    (Yine bir parantez içi daha: "Hz.İshak'ın oğlu Hz. Yakup'un on iki oğlunun her biri ayrı bir kabile nin atası oluyor Dünya Yahudilerinin bu oniki kabileden geldiğine inanılmakta. Ancak  Macar asıllı Musevi tarihçi Koestler Doğu ve Kuzey Avrupa Yahudileri’nin yani Eşkenazilerin köklerinin farklı olduğu görüşünde. Koestler, "Onüçüncü Kabile"  adlı kitabında, Ortaçağda Doğu Avrupa'nın Türk kökenlilerin denetimi altında bulunduğundan hareketle bu bölge Yahudiler’inin Türk kökenli olduğunu öne sürmekte. Kökenin kaynaklandığı Türk devleti Hazarya'nı kağanı Bulan Han, yaklaşık 740 yılında, Museviliği benimsiyor. Yine Koestler, 9.Yy'da Hazarlardan ayrılarak, Macaristan'a göçeden Kabarlar/Kavarlar adı verilen Macar Yahudilerinin de Hazar kökenli olduğunu ileri sürmekte.  Koestler'e göre, Moğol saldırıları sonrasında, bölgede mukim Musevi Hazaryalılar, başta Polonya olmak üzere batıdaki ülkelere dağıldı. Ve zamanla  Eşkenazi Yahudi topluluklarını oluşturdu.  Ancak bir başka tarihçi Bernard Lewis ise "Bu kuram, hiçbir kanıt tarafından desteklenmemekte. Bu alanda çalışma yapan bütün ciddi bilim adamları tarafından terk edildi." demektedir.) 

    Ve devam edelim: 13. Kayıp Kabile ile ilgili olarak bizim kanaatimiz daha başka bir kanalda şekillenmiş durumda. Konuya dair bilgiler, yayınlanacak olan "Türkler ve Yahudiler" video serimizde verilecek. İnşallah! 

    Üzerinde konuşacağımız bir başka hususu da habere ekleyelim: " Hz. Yakup'un, ölüm döşeğinde, oğlu  Yuda için söylediği: "Ya Yahuda, kardeşlerin seni övecek, Düşmanlarının ENSESİNDE olacak elin. Kardeşlerin önünde eğilecek. Yahuda, sen bir bir ASLAN yavrususun. Avından dönüp yere çömelen, aslan gibi, DİŞİ BİR ASLAN gibi yatarsın. Kim onu uyandırmaya cesaret edebilir? SAHİBİ gelene kadar KRALLIK ASASI, senin elinden çıkmayacak, Yönetim hep senin soyunda kalacak. Uluslar, senin sözünü dinleyecek. Sen eşeğini bir ASMAYA, sıpasını seçme bir dala bağlayacaksın. Giysilerini şarapta, kaftanını üzümün kızıl kanında yıkayacaksın. Gözlerin şaraptan KIZIL , dişlerin sütten BEYAZ olacak.) şeklindeki sözlerle ilgili olarak geniş bir yorum yapma niyetimiz de var. 

    Hakikati Aliym olan Allah biliyor... 

    Selam ve dua ile... 


  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
    Eskimeyen dostlarımızın başında gelen Sevgili Sancaktar'ı tekrar aramızda görmek bizi sevindirdi.  Ve "Değerli kardeşler, ve sevgili Ahmet Yozgat hocam ve de düşünebilme üzerine fikir üreten arkadaşlara muhabbet dolusu selam olsun şanlıurfa siverek turna köyünden. Okulumuz idareciligi verilmesiyle eylül itibariyle yoğun bir süreci başlatmış olduk. Bu sebeple fikirlerinizden istifade edemeyerek konulardan uzak kaldığım her gün birşeylerin eksik yaşandığı tarafıyla telafi edecek fırsatlar bulmaya çalışıyorum. Mazeretimi belirteyim de konuya bir kaç cümleyle girmiş olalım." açıklamasından, derindünya'dan uzak kalışının haklı gerekçesini de öğrenmiş olduk. Biz başka sebepten sanmış ve üzülmüştük.

    İdarecilik görevini tebrik ediyor; kendisine tekrar hoş geldin diyoruz.  
    Teşekkür edenler (1)Mehmet Akif Sancaktar
  • hakimbeyazhakimbeyaz Gönderiler: 369
    Yahudiler kendilerine gönderilen peygamberlere bir müddet sonra inanmamışlar ve kitabı da tahrif etmişlerdir.
    Niçin ? KABALA dan dolayı. Peki kabala nedir.bununla ilgili bir yazılı metin varmı. Yok. Yahudileri eski inanışlarına iten neydi.Yahudiler madem zeki insanlar yaptıkları cüz-i iradenin mutlak iradenin önüne geçemeyeceğini bilmiyorlar mı?sadece sanhadrin içinden seçilmiş 3 kişinin bildiği bu kabalistik mistik düşünce ne olabilir ki ?  Şeytandır diye tek kelime ile işin kolayına  kaçabiliriz. O zaman Serlgüzeşt in söylediği    51. bölgede ne var. sorusuna bende şeytan var diyerek fikir ileri sürüp işin kolayına kaçabilirim.
    Sevgili Ahmet abimiz artık kandilin yağı tükendi diyor. Madem kandilin de yağı tükendi yahudilerin inandığı kabalistik düşünce Armageddon ile bir Nuh tufanı meydana getirip kandili tekrar yağ ile doldurmayı mı düşünüyor acaba ? 51.bölge de  Armageddon sonrası firavunlar için tek dünya hakimiyetlerinde kullanacakları gerekli teknolojik  birikimler mi depo ediliyor yoksa? depo edilen bu teknolojik birikimlere Armageddon sonrası sıfırdan başlayan medeniyet buna BÜYÜ  yada SİHİR diyemez mi?  ayrıca  bunlarla ilgili olduğunu düşündüğüm değişik  denemeleri internette  görebiliriz  (Ruh İçen Et videoları ). bu Zavallı  ruhi çenet  ler belli bir misyonun tetikçileri olarak içimizdeler.

    Yukarıda cevabı olmayan olsa da tahminden öteye gidemeyen binlerce soru sorabiliriz.
    Benim Ahmet abimize sorum şu: Yahudilerin inandığı kabalistik düşünceler ne olabilirki ? yahudileri inandıkları bu BÜYÜ den uyandırıp SÜLEYMAN MEDENİYETİ ne kavuşturmamız olası mı ?  
    Teşekkür edenler (1)AhmetYozgat
  • esenesen Gönderiler: 33
    Ahmet hocam , Windsor hanedanlığının Almanya üzerinde karar kılması iki yahudi üzerinden düşününce biraz kafamı karıştırdı. Derin Almanyanın Safardlarla ortaklığı bulunmakta fakat Windsorların Almanyayı tercih etmesi Eşkenazilerle ortaklıklarını sonlandırıp Safaradlarla mı bir ortaklığa karar verdiği anlamına geliyor? Yoksa Safaradların Almanya üzerindeki etkisi ikinci dünya savaşından sonrası tamamen  sonlandı ve güçlerini amerikan demokratları(stuartlar) üzerinden mi ifade etmeye başladılar. Öyleyse derin Almanyayı oluşturan nedir? Küreselci siyonist  Eşkenaziler son seçimlerde demokratlar tarafında saf tutmuştu. Demokratlarla hareket eden Safaradları düşündüğümüzde burada iki yahudinin ortaklıkları söz konusu mu? Ben burada birşeyleri kaçırıyorum sanırım hocam, bu noktayı biraz daha aydınlatırsanız çok sevinirim. 
    Selam ve dua ile...
    Teşekkür edenler (2)KağanDemir AhmetYozgat
  • İlkerBatmazİlkerBatmaz Gönderiler: 1

    Başta II. Cihan Harbi ile ilgili olan, hemen hemen bütün yakın târih savaş konulu filmlerde hep şu mesaj hâkimdir: Milletlerin, halkların birbirileri ile çözülemeyecek hiçbir alıp veremediklerinin olmayışı, fakat devletlerin acımasızca büyük yıkımlı savaşlarda ısrarlı ve kararlı olması, sivil insanlar ve emir kulu askerlerin bunu anlamlandıramayışı, düştükleri ikilem... Bütün savaş filmlerinde ve hattâ savaş konulu şarkılarda bu duygu hâkimdir ve insanlık olarak ta bu çıkmazımızı kabûllenmişliğimizi pekiştirmiştir bu filmler. Cevâbını bulamadığımız ama ne yaparsak yapalım engel de olamadığımız bir durum ve küresel ve toplumsal bir öğrenilmiş çâresizliğe mahkûmiyet...

    Sayın Ahmet Yozgat Hoca'mız bu video'sunda bu milenyumluk, özellikle son 3 asırlık çıkmazımıza çok iddiâlı ve ezber bozan bir cevap iddiâsı ortaya koymuş.. Çok çok önemli ve taşları muazzam şekilde yerlerine oturtan bir çözümleme.

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 288
    Aralık 2016 düzenlendi
    Sevgili Esen... Tarih ve siyaset kuramımızı en iyi anlayanlardan biri olduğunu teyit edelim. Neden "iyi anlamak"a işaret ediyoruz? Çünkü olay o kadar karışık ki... Önümüzde sayılamayacak kadar çok Matruşka bebeği bulunuyor. Bunların herbirinden onlarca bebek doğuyor ve tekrar iç içe geçiyorlar. Bu nedenle "Matruşka Çözme Kitabı"nın tüm parçalarına vakıf olmadan, senin dediğin gibi çözümcü sık sık, "Ben, burada bir şeyleri kaçırıyorum sanırım..." sıkıntısına düşmekte. Ama bu hal, o kadar doğal ki yani "kaçırmak..." sıradan bir iş. Bazen insan "keçileri kaçırmak"a düçar bile olabiliyor.

    Bu nedenle sık sık, şu minvalde itirazlarla karşılaşmaktayım: "Yahu abi, burada şöyle diyorsun, daha önce böyle demiştin; yani kendi kendinle o kadar çok çelişiyorsun ki...

    " Çelişebiliriz, netice de biz de hataları dolu bir kuluz. Lakin eleştirenlerin sandığı noktalarda bir çelişkimiz filan yok zannediyoruz. Çok şükür... Çelişiyor gibi görünmemiz, henüz bir sonraki bilgiyi vermemiş olmamızla ilgili bir sanma yanılgısıdır demek mümkün. Onun için diyoruz ki biz, bağımsız konuşmalar yapan bir adam sayılmayız. Yekpare bir meseleyi, parça parça veriyoruz. Zorundayız bu teknikle çalışmaya. Bu nedenle kanatimiz o ki videolarımız, bir arkası yarın izleyicisinin sadakatiyle izlenmeli. Ya da izlenmemeli... Ancak o zaman, dünü, bugünle bugünü de yarınla çelişmeyen; aksine, birbirini bütünleyen bir günler manzumesiyle karşı karşıya kaldığımızı fark ederiz. Zira biz değiliz, çelişerek sürpriz yapan; hikayenin kendisi... Ne yapayım ki hikaye yazarlarının meşrebinde, "uşak"ı katil yapmak da var maktul yapmak da: Hani denir ya "Uşak yine katil çıktı ya da çıkmadı..." Meşhur repliktir malum. Lordların genetik meşrebi bu, bir nevi münafıklık... 

    Hulasa demem o ki... Merdiveni, basamak basamak çıkanlar ulaşabiliyor en tepeye... Bir de akılda kalıcı eğitim tekniği, bilgiyi zamana yaymak ve beynin sindirimini beklemek. Kur'nın eğitim metodu ilginçtir... Dikkat edildiyse Kutsal kitap, konuların aktarımını yekpare olarak, paket paket sıralamaz; ucu açık bölümler halinde zamana yayar. Böylece düşünme aralıkları verir, aynı konunun iki parçası arasında: anlaşılsın, sindirilsin ve konuya katkı sağlansın, açık uç tamamlansın diye. Örneklemek gerekirse; mesela Hz. Nuh Kıssası ya da Hz. Yusuf... Kıssalar, sanki cümlelere ve küçük paragraflara ayrılmış durumda. Ve bu parçalar neredeyse tüm kitaba serpiştirilmiş gibi... İnsanın hiç ummadığı bir yerde, Nuh Kıssasından bir parça çıkıyor karşısına. İki cümle sonra aniden kesiyor ve devamı sayfalarca sonra bir daha görünüyor ve şok ediyor beyni... Böylece 23 sene boyunca, neredeyse her yıl bir kez Kur'ana girerek hatırlatıyor Nuh Aleyhisselan veya Hz. Yusuf ve diğerleri... Hiç bir kıssa kahramanı unutturmuyor kendisini ve üzerinde; "Aceba bundan sonraki ayet ne diyecek?" merakı içerisinde tefekküre sevk ediyor insanı. 

    Gelelim sorulara...

    "Windsor Hanedanlığının, Almanya üzerinde karar kılması iki Yahudi üzerinden düşününce biraz kafamı karıştırdı." diyorsun ya... Hayır, karıştırmasın sevgili Esen.. Bu karışıklıktan sıyrılmak için kendimiz gibi yalınkat düşünmemeliyiz, hikayecilerin katkat düşündüğüne emin olmalı ve onların çokkatlı mantığını çözmeye çalışmalıyız.

    "Derin Almanya'nın Sefardlarla ortaklığı bulunmakta fakat Windsorlar'ın Almanya'yı tercih etmesi Eşkenaziler'le ortaklıklarını sonlandırıp Sefaradlar'la mı bir ortaklığa karar verdiği anlamına mı geliyor?"

    Evet, o anlama geliyor...

    "Yoksa Sefaradların, Almanya üzerindeki etkisi 2. Dünya Savaşından sonra tamamen  neticelendi ve onlar, güçlerini Amerikan Demokratları (Stuartlar) üzerinden mi ifade etmeye başladılar.

    Evet, öyle  ifade etmeye başladılar. Lakin... Yakında, "İKİ ALMANYA" adıyla birkaç çalışma yapacağız. Orada göreceğiz ki Sefaradların, Almanya üzerindeki etkisi 2. Dünya Savaşından sonra tamamen  neticelenmedi. Ortaklık, Bavyera (Palatinat) Hanedanlığı üzerinden devam etti. Bir kol da, son seçimlere kadar, ABD Demokratlarıyla ilişkiyi sürdürdüler. Yeni Dünyada, Sefarad kökenli, Alman göçmeni dönme Rockefeller ailesiyle temsil edildiler. 

    Öyleyse derin Almanyayı oluşturan nedir?

    Birinci Almanya, Bayerlerin Almanyası olarak Palatinat Hanedanlığının derinliğinde; İkinci Almanya ise Brendenlerin (Prusyalıların) Almanyası olarak Hohonzellern Hanedanlığının derinliğinde yaşamakta. Bayerler, Avusturya ile birlikte hareket etmekte çünkü hanedanlık soydan gelirken, Hohonzellern'in Hanedanlığı ise kutsal şövalyelikle ilgili.. 

    "Küreselci siyonist  Eşkenaziler, son ABD seçimlerinde Demokratlar tarafında saf tutmuştu. Demokratlarla hareket eden Sefaradları düşündüğümüzde, burada iki Yahudi'nin ortaklıkları söz konusu mu?" 

    Hayır değil. Zira Küreselci Siyonist Yahudi, Eşkenazlar, Demokratlarla ortaklık yaparken, zannediyorum Sefaradlar, Majestik rengi belirginleşen Cumhuriyetçiler'e yakın bir "nötr" tutum sergilediler. Şu an, ABD ve Almanya ortaklığını arkalayan Vindsorluların beraber hareket etme arzusuna rağmen hala kararsızlar diyebiliriz. 

    Fakir böyle düşünmekteyim...
    Ama tabii ki yine de işin salt hakikatini bilen, Aliym olan Yüce Allah'tır sadece! 
    Selam ve dualarımla... 


    Teşekkür edenler (2)esen KağanDemir
  • esenesen Gönderiler: 33
    Aralık 2016 düzenlendi
    Sevgili Ahmet hocam, kıymetli vaktinizi sorularıma ayırdığınız için size çok teşekkür ederim, bilgiye verdiğiniz değer ve bilgiyi paylaşma, bizleri düşünmeye sevketme çabanız takdire şayan. Bu konuda yaptığınız bütün çalışmalarınız için Allah sizden razı olsun. 

    Öncelikle yazınızın başında yazdıklarınıza tamamen katılıyorum. Sizden bilgiyi tek bir yerde toplayıp bize bir bütün halinde vermenizi beklemiyorum. Bu sizin maharetinizin kısıtlı olması değil,  konunun buna müsade etmemesi, bunun bilincindeyim. Tarihin derinliklerine sizin kıymetli çalışmalarınızla ilk adım attığım zamanlarda  bunun zaten böyle olmadığını anlamıştım. İlgimi çeken ve üzerine düşmemi sağlayan tam da buydu. Ben derin dünyayı kuatum dünyasına benzetmekteyim. Ayrı ayrı bakıldığında mantıksız gelen ve birbirleriyle çelişiyor gözüken parçalar anlamlı bir bütün oluştuyor. Burada klasik mantıktan ziyade olaylara bu perspektifte bakabilmemiz gerekmektedir. Sizin engin bilgileriniz yanında bize sunduğunuz tam da bu bakış açısı ve bunu kavrayabilmek, bütünü anlayabilmenin anahtarı olmalı...

    Sorularıma gelince, ben  çalışmalarınızın devamıyla sorularıma cevap bulacağımdan eminim fakat burda biraz sabırsızlığıma yenildim, umarım beni mazur görürsünüz hocam. Verdiğiniz cevapların hepsi benim için oldukça tatmin ediciydi bu yüzden de tekrar teşekkür ederim. Çalışmalarınızın devamını heyecanla bekliyorum ve kazandırdığınız bakış açısı ile tarihin iç yüzünü anlamaya, araştırmaya devam ediyorum.
     Sağlıcakla kalın, Allah'a emanet olun Ahmet Yozgat hocam...
    Teşekkür edenler (1)AhmetYozgat
  • ibrahimsarikayaibrahimsarikaya Gönderiler: 299
    Ahmet hocam çok vaktinizi almadan merakimi gidermenizi isteyeceğim.Yahudiler için para önemlidir diye bilinir.Canını iste malını isteme bile denir. Ve bu kalitsaldir.Nasıl oluyor da Samiri diğer Israilogullarinin ziynet eşyalarını alıp buzağı heykelini yapıyor ve sonrasında heykeli sahipleniyor.Burada tezat bir durum söz konusu.
  • hakimbeyazhakimbeyaz Gönderiler: 369
    ahmet hocam bu konuyla alakalı benimde bir sorum olacak. Musa aleyhisselam israiloğullarını firavunun zulmünden kurtarmak için kızıldenizi ilahi bir mucize ile ikiye bölerek kendi kavmini kızıldenizden geçirip karşı kıyıya ulaştırmış idi. Denizden geçerken ayakları çamur olan israiloğullarının ayağındaki çamur bile kurumamış iken musa peygamber daha hayatta iken, birebir mucizeleri  taze taze hayatında yaşayan israiloğulları nasıl oluyorda musa peygamber tur dağına çıktığında samirinin yaptığı buzağıya tapıyor ??? aklım bir türlü almıyor. onları bu yola iten güç nedir ? hani aradan yıllar geçse belki anlayabilirim. fakat henüz olaylar ve mucizeler çok taze......

  • agartaagarta Gönderiler: 7
    Selamlar hocam ittifak konusunda ben Türkiye'nin seçimini yaptığını düşünüyorum sebebi ise İstanbula kurulacak olan finans merkezi geçen gün haberlerde çıkan çamlıca tepsinin oraya yapılan o büyük kulenin
    Ve buna benzer bir çok yapının yapilmasindaki sebebin
    Türkiye nin seçimini yapmış olduğundan dolayı olduğunu düşünüyorum yani yeni babil istanbul
    Bize bukadar saldirmalari ise yaptığımız ittifakı bozmamiz için olduğunu düşünüyorum o yüzden kalabalık saldiriyorlar ve bize karşı kalabalık görünmeye çalışıyorlar
  • keremkerem Gönderiler: 46
    İKİNCİ LEM’A 

     
     -1- 
    SABIR KAHRAMANI Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâmın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem tesirlidir. Fakat, âyetten iktibas suretinde, bizler münâcâtımızda  -2- demeliyiz. 
    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki: 
    Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: "Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor" diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş. 
    İşte bu Lem’ada Beş Nükte var. 
    BİRİNCİ NÜKTE 
    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. 
    Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar. 
    Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. 
    Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor. 
    Hem meselâ, Cehennem azâbını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor. 
    Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair kalbe gelse, katî bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin ki, sırrı anlaşılsın. 
    İKİNCİ NÜKTE 
    Yirmi Altıncı Sözde sırr-ı kadere dair beyan edildiği gibi, musibet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur. 
    Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücut libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücut libasını o model üstünde keser, biçer,tebdil eder, tağyir eder, muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor, ve hâkezâ...  -1- 
    İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider. 
    Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir. 
    Evet, ibadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malûmdur. Menfi kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hafız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: "Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçiyor." Zaten o zat sabır içinde şükrediyordu. 
    ÜÇÜNCÜ NÜKTE 
    Bir iki Sözde beyan ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya "ah" veya "oh" gelir. Yani, ya teessüf eder, ya "Elhamdülillâh" der. 
    Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zeval ve firakından neş’et eden mânevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet elemdir. Bazan muvakkat bir lezzet daimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor. 
    Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş’et eden mânevî ve daimî lezzet, "Elhamdü lillâh" dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevap ve mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü musibet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyade, şükreder, -2- demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki, "Musibet zamanı uzundur." Evet, musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur. 
    DÖRDÜNCÜ NÜKTE 
    Yirmi Birinci Sözün Birinci Makamında beyan edildiği gibi, Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Adeta-hâşâ-Cenâb-ı Hakkı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir. 
    Çünkü, geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mesut bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehimle düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak divaneliktir. 
    Amma gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. "Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım" diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selb ediyor. Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder. 
    Birinci Harb-i Umumînin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zat müthiş bir hastalığa giriftar olmuştu. Yanına gittim. Bana dedi: 
    "Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım" diye acı bir şikâyet etti. 
    Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim: 
    "Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün, şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme. Onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler; Rabbin olan Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine itimad edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divane bir kumandan gibi yapma ki, sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu halde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zayıf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvetle merkezi harap eder." 
    Dedim: "Kardeşim, sen bunun gibi yapma. Bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fâni ve kısa ömrünü uzun ve bâki bir surete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir şükret." 
     
    O da tamamıyla bir ferah alarak, "Elhamdülillâh," dedi, "hastalığım ondan bire indi." 
    BEŞİNCİ NÜKTE 
    Üç Meseledir. 
    Birinci Mesele: Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir. 
    Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nevi, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir. 
    Rivayette vardır ki, "Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor." 
    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm, münâcâtında, istirahat-i nefis için dua etmemiş. Belki zikr-i lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman, ubudiyet için şifa talep eylemiş. Biz, o münâcatla birinci maksadımız, günahlardan gelen mânevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için, ubudiyete mâni olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat muterizâne, müştekiyâne bir surette değil, belki mütezellilâne ve istimdatkârâne iltica edilmeli. Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kazâ ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ithamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti itham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış elle intikam almak için o eli istimal etmek nasıl kırılmasını tezyid ediyor; öyle de, musibete giriftar olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor. 
    İkinci Mesele: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim: 
    Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül, 
    Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil. 
    Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil. 
    Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil. 
    Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl. 
    Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül. 
    Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir. 
    Üçüncü Mesele: Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri-fakat musibet dine dokunmamak şartıyla-bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini iras etmiyor. Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmişse, görüyorum, emsallerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nevi hastalıklar musibet değil, bir nevi nimet-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nevi ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak. 
    Hâtime 
    Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. 
    Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyetini verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder. 

  • FenomenKUARKFenomenKUARK Gönderiler: 87
         "Eğer, Asur Kralı Sargon MÖ 700'lerin başında; "Eski İsrailli On Kabileyi yani Aaroncuları" hepten yok etseydi... 
    Ve Babil Kralı Nabukadnezar da MÖ 500'lerin sonunda "Yahudalı İki Musevi Kabileyi yani Musacıları" toptan ortadan kaldırsaydı...

         Ahmet ağabey yazılarınızdan sormak istediğim bir konu bulunmakta diyelim ki Kral Sargon'un Çoğunluğunu Kuzey Kafkasya-Batı Avrupa Civarlarına saçıp savurduğu 10-12 Kabile her neyse bunları toplayıp malum coğrafyada Süleyman Medeniyetini beraber kurduk (UPGRADE ettik) diyelim. Ardından bu Medeniyet'in içinde veya çevresinde etkilenip yaşayan insanlardan onların sahip olduğu %1'lik bilginin saklı olan geri kalan kısmını da elde edip öğrenebilmek amacı ile böyle bir şey yapmamız gerektiğini çıkartıyorum.

        Kendileri malesef tasvip edilmediği üzere orada yaşayan yerli halkları 'Kiracı' olarak görmekte. Meydana getirilen işbirliği süresince bizlerden onları korumaya almamızı istemekte. Bunun karşılıklı çıkarlarımız gereğince bir zorunluluk olduğunu(Yeteri Kadar Cilveleşildiğini) düşünülmekte. Komşumuz olmak isteyen bu Museviler Örn. 250-300 Yıl gibi belirli bir süre için mi o topraklarda ikamet edecekler? Damıtılan bilgininin Tabut-u Sekine'nin içine doldurulmasının ardından bir başka KAĞAN'ın onları tekrar dünyanın Dizayn Edilmesi Gereken(Sorunların Bulunduğu) diğer bölgelerine dağıtılacakları doğru bir tespit midir?

       "Yaşam mücadelesi kavramı üzerinde çalışmaya başladığımızda, bizi ilk şaşırtan karşılıklı yardımlaşma örneklerinin çokluğu oldu. Çoğu Yaradılışçı tarafından kabul edildiği gibi sadece nesil yetiştirmek için değil, aynı zamanda bireylerin güvenliği ve yiyecek sağlanması için de bu yardımlaşma örneklerini görmekteyiz. Hayvanlar aleminin büyük bölümünde karşılıklı yardımlaşma bir kuraldır. Karşılıklı yardımlaşma, hayvanlar aleminin en alt kademesindeki hayvanlarda bile görülebilmektedir…"

        
    Her şeyin doğrusunu Aliym olan ALLAH(c.c) bilir.
  • FenomenKUARKFenomenKUARK Gönderiler: 87
    Ocak 21 düzenlendi
        Elbetteki öğrenecek daha çok şeyimiz olmasına rağmen ben arkadaşların Yahudilerden hangisi ile 1000 senelik kurulması planlanan ortaklığın ne anlama geldiğinden pek emin olmadıklarını düşünmekteyim vesselam. Fırat ile Dicle arasında kurulması muhtemel bu "KÜN" Medeniyetinin bizim kanımızdan olan Eşkenaziler'in Liderliğinde kurulmasından yanayım. Bunda bir gizem ve tuzak gizli olduğunu da biliyorum. Neden eşkenaziler çünkü Milletler aynı kökene bağlı toplumlardan oluşmalıdır. Lakin Altın Buzağa'ya tapan Samirian Keşkenazilerin 1000 seneliğine güneyimizde ikamet etmesi İslamiyeti soluklaştırmakla kalmaz tamiri zor bir durum meydana getirebilir. Diğer yandan 2 Kabile olan Yehuda'nın soyundan gelen Saferad'ların H.z Musa'nın TUR Dağından elinde indirdiği sonrasında öğrenebildiğim kadarı ile toprağa gömülen eski TEVRAT'ın yerine tahrif edilerek aktarılabildiği kadarı ile derlenen TANAH inançlarını oluşturan bir yazıt olarak günümüze kadar gelmiştir. Yahudi nedir? Gelenek görenek TALMUD Öğretileri'ni saymazsak Hepimizin düşünce sisteminin bir yerlerinde HADİ YAPALIM ŞU İŞİ diyen küçük bir Musevi var mıdır? Bu içimizde meydana getirilen bir fikir çatışmasından ibaret bir olgu olabilir mi? Bu 2 Güruhun çatışması bizlerde HATIRLAMA, ÖĞRENME arasındaki bağlantıyı açığa mı çıkarmaktadır! Bir şey çok göz önünde tutulup, konu parlatılıyor ise bunda bir hikmet aramalımıyız?
         
       10 veya 12 Kabile dememdeki GAF'ın altında diyelim ki 1000 seneliğine Aşkenazileri seçtik! Bu müddetin sonunda TEK haline getirilen bu kavmin 11'e çıkma gibi bir ihtimali olup olmadığını öğrenmek istememdi. Elbette çatışan bu iki güruhun özellikle Bitler tarafından kıyıma uğradıktan sonra bir arada yaşaması gibi bir şeyin mümkün olmadığını bende bilmekteyim.

        Şimdi her daim Mazlumların yanında durmak zorunda olduğumuzu dillendiriyor isek Saferad'ların palazlanmış olduğunu bilsek de diğer guruba oranla, nüfus olarak dünya üzerinde daha küçük bir kesimi oluşturduklarını bu nedenle de onları seçmemiz gerektiğini düşünmekteyim. Elbette 'Satın Alabildikleri' kullandıkları Goyimleri de denkleme katmamız gerekmektedir. 

        Birde öğrenmek istediğim şey 7 Kollu Şamdanın ortasındaki MUm TÜRKİYE'yi mi temsil etmektedir?
    Aşağıda üzerini kalın bir şekilde çizdiğim üzere Aşkenazileri seçmek bir sıfırlama hareketi olarak görülmektedir. 
    PUT tanımını yapmak lazım bence nedir ne değildir? Bir gurup şuursuzun ZİKİR'i sadece kafa sallamaktan ibaret bir eylem olarak görmesinin yanında İnsanın benliğini nefsinden arındırarak Tek Olan Rabbimizin her an hatırlanması bunun dışında, değer verdiğimiz bütün dünyevi materyallerin canlı cansız PUT olduğunu düşünmekteyim. 

       "Hz. Musa asasıyla Kızıldeniz’i yarıp Firavun’un elinden İsrailoğullarını kurtarır. Artık kimsenin onun Allah tarafından seçilmiş elçi olduğuna şüphesi kalmamıştır. Bu güvenle kavmini bırakır ve arkasına bakmadan Tur Dağı’na çıkar. 40 gün sonra gelir bir de ne görsün, “Tanrı’ya şirk koşmayın, putlara tapmayın” diye sıkı sıkı tembihlediği kavmi arkasından altın bir buzağı heykeli yapmış ona tapmaya başlamasın mı?  ÇÜNKÜ UNUTTUKLARI AN ŞİRKE DÜŞTÜLER.

    Son 30 günde de böyle oldu. Bir Sur’a üflendi ve herkes yeniden atalarının dinine, altın buzağılarına, fabrika ayarlarına geri döndü."    Haddi aşıyorsam affola Böyle kafa karıştırılır :wink: 

        
    Küçük bir kıssayla bitirmek istiyorum. H.z Hızır Aleyhisselam denizin üzerinde atı ile hızla ilerlemektedir. Küçük bir adanın üzerinde bulunan dağın yanından geçerken yamaca inip tekrar tepeye ulaşan bir adama rastlar yanına yaklaşır ve derki; Ne yapıyorsun sen böyle? Adam İbadet ediyorum der! H.z Hızır atından iner ve ona usulüne göre nizami şekilde nasıl ibadet etmesini ve okunacak duaları anlatır. Ardından atına binip tekrar denizin üzerinden yoluna devam eder. Bir süre duyduğu bir çağırış haykırışın arkasına baktığında yalın ayak adamın hızla kendisine doğru koştuğunu görür! Adam ona yetişip atı durdurduktan sonra derki; Yauv sen bana az önce Dosdoğru şekilde ibadet etmeyi öğrettin ama BEN UNUTTUM tekrar anlatır mısın der! H.z Hızır Aleyhiselam deki; Sen bildiğin yolda devam et. Rabbim niyetinin temizliğinden dolayı senin ibadetini kabul etmektedir.


    Her Şeyin Doğrusunu Aliym Olan ALLAH Bilir. 
    Teşekkür edenler (1)AhmetYozgat
  • agartaagarta Gönderiler: 7
    Arkadaşlar hocamizinda ismini verdiği kûn medeniyeti nin ne anlama geldiğini veya hocamızın neden bu ismi
    Kullandığını anlamamız gerekiyor kûn anlam olarak Allah cc ol emri olarak islam literatüründe geçiyor eski
    Türk alfabesinde ise güneş anlamında ilk anlamı itibari
    İle yüce yaratıcının emri ile kurulacağını anlıyoruz
    Allah cc dünya üzerindeki her şeyi vesileyle ve kul eliyle işletir ve kaderi uygulatir yani kadiri mutlak olan
    Mutlak güç sahibi Allah cc her türlü sebebi yaratacak ve son adalet imparatorluğunu kuracak bunada türk milletini vesile edecek insaallah
    İkinci anlam itibari ile bana eski mu medeniyetini hatırlattı onlarda ellerindeki bu bilgiyi kötüyü kullanmaya başladı ve sonuçta Allah cc mu ve atlantis medeniyetini sonlandırdı onları helak etti
    Tabi bu bizim düşüncelerimiz hocamızdan ricamız kün medeniyeti kavramı ni açması ve konunun daha iyi anlaşılması
    Hz ademle şeytanın kavgası hala sürmekte aslında olayların perde arkası temelde budur ademin çocukları şeytanın oyunlarını bozmaya devam ediyor onlar her zaman Allah a isyan edip kendilerine putlar edindiler Allahın koyduğu kanunları bırakıp kendi saç ma sapan ve adaletsiz liklerini uyguladılar ve allah cc onlara peygamberlerin i gönderdi uyardı dinle mediler hatta onları öldürduler gelen her peygamber islam üzere gelmiş ve onlara Allahı anlatmıştır bundan dolayı onların savaşı islam ve allah iledir ama biz biliyoruzki galip olan sadece Allah cc dür
    Birde onların armagedon diye adlandırdığı savaşı onlar
    Müslümanlar la yapacaklarına inanıyorlar ve bizleri onlar deccal olarak görüyor lar hatta müslüman Türk ler diye adreste veriyorlar
    Olaya bu gözle baktığımda ittifak konusunda onların peygamber lerine yaptıkları zulüm ler ve insanlara ettikleri kötü luk ler geliyor ve diyorumki şeytanla ittifak yapmak bizleri salaha çıkamaya caktir ben devletimizin derinliklerinde bulunan larindan bu düşünce de olduğu nü zan ediyorum
    Evet arkadaşlar şu an belki içinde bulunduğu muz durumlar kötü gibi görünüyor olabilir hani hz musa ile Hızır as yolculuğu varya orada hz musa Hızır as yaptığı
    İşlerde karşı çıkıyor ama daha sonra olayların hikmetini öğrenince anlıyor bizlerde hikmeti görmeye çalışmalıyız ve devlet olarak Allah cc safında sıkıca durmak zorundayız .doğrusunu Allah cc bilir .
    Teşekkür edenler (2)FenomenKUARK AhmetYozgat
  • yörükyörük Gönderiler: 240
    geçenlerde birisi şöyle diyordu aklımda kaldığı kadarıyla. Kuran da yahudilerin firavunun kölesi olduğundan bahsediyor, bu geçmişte olan tarihi bir olay değil bugünde geçerli, yahudiler kölelikten hizmetkarlığa terfi etti ama diyordu, bize üst akıl diye sundukları yahudiler asıl akıl sahiplerinin hizmetkarı, gerçek üst akıl firavun soyu hala yaşıyor kendini gizliyor demişti. siyonizm, israil, vaad edilmiş topraklar firavun soyunun yahudileri kontrol etmek için ağzına sürdükleri baldan ibaret bu sayede onları kontrol edip hedefleri için hizmet ettiriyorlar. rokıfeller, rochıld diye bize gösterilen patronlar aslında hizmetkar 50 seneye kadar o ailelerin ipini çekecekler demişti.
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .