DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

Roman HAYMATLOS'tan Pasajlar

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285
Kategori Kitap

1987-88'de yazdığımız ve ancak on sene sonra yayınlama fırsatı bulduğumuz Haymatlos/Kum tarihi romanında, bazı pasajları yayınlayacağız. Zira bir takım "politik Bilgi ve öngörüler" taşıyan bu bölümlerden istifade edilebilineceğini sanıyorum. 

BÖLÜM: 30/…

(………………………………….)

Benli, son olarak kütük gövdeli gardiyanın; “Al, çiğne bunları lan puşt!” dediğini duyar gibi oldu. “Bakarsın acılarına iyi gelir, alışkınsındır üstelik.”

Ardından da sinkaf ve plastikle karışık bir hışırtıyla iki çarpı dört metrelik odadaki tek yatağın yanı başına düşen bir torba güzelavrat otu... Benli’nin burnunun direğinde, yavşan ile nergis arası bir dağ başı kokusu yayıldı ortalığa ya da sanki amberi sarmaşığı… Koku bir yana... O da ne? Galiba boz bulanık bir aralıktan ya da avratotunun sapı samanı arasından kendisine gülümseyen bir çehre miydi ne? Belki de bir güzel avrat suretiydi bakan. Yok canım daha neler? Ama vallahi, söz konusu o suret bir sinema karesi gibi gelmiş ve geçmişti. Allah beni inandırsın! Yo yo, o suret geldi ve geçmedi; orada öylece durdu ve tebessümünü ağustosta yağan karın orta yerinde donmuş bir ifade şeklinde sürdürdü. Biraz alaycı mıydı ne? Ya da zavallı Benli’nin kırık dökük hâline bakıp bakıp da acıyor gibi miydi? Acımıyor da merak ediyordu belki de. Amaan, ikisinin arası bir şeydi işte…

(…………………………………………..)

Son duydukları bunlar olmalıydı.

Kendi kendine; “Biraz uyusam iyi olacak sanırım.” diye mi mırıldadı ne?

“Bence de…” dedi o.

Benli hemen mi, yoksa bir hayli zaman sonra mı bilinmez; karanlıkta, en az o karanlık kadar kara eldivenler giymiş bir elin, kara bir yılanbaşı misali uzanıp koluna dokunduğunu ayan beyan hissetti. Bu fiskeyi bekliyormuş gibi aniden uyanıverdi. Onun, “Bence de.” dediğini duymuştu fakat üzerinde bir kıymık kadar bile durmadı. İki karış ötesindeki unutulmuş ilkbahar vadisinde duran naylon poşeti koynuna aldığı sarışın bir kadın tenini okşar gibi usulca kavradı ve ağzını hışırdatarak açtı. Oh nihayet! İşte, parmaklarının ucundaydı; inadına pıtraklıydı ama bir o kadar da kaygan ve ipeksi… Tam bir tutam güzelavrat...

(…………………………..) 

Yorumlar

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 31/…

    Olabildiğince derin ve dar boğazlı bir kuyudan; “Uyanmayacak mısın artık evlat?” diye bir ses yükseliyordu. Üstelik bu sesin kuyunun doğal yapısından kaynaklanan ekosunun yanında insanın iliklerini ürperten bir tınısı daha var gibiydi ki, asıl korku damarına bu dokunuyordu. Sur üflemesi gibi bir tıngırtı, yuvarlak örgülü duvardaki adam başı iriliğindeki kalkerli kayalara çarpa çarpa yükseliyordu. Alfa, beta, gama... Zorla araladı gözlerini Benli. Aslında şu an o kadar yorgundu ki, göz kapaklarının tekrar kapanmasına mani olamamıştı, ancak bu kısacık an diliminde, bakışlarında yaşlı bir adamın beyaz sureti yandı ve o hızla söndü. Hani bir güzel avrattı gelip geçen? Ama neticede insan yanılabiliyordu. Neyse. Galiba o yaşlı suretin geniş bir çenesi ve etli bir burnu vardı. Karanlığı delici bakışları, lacivert boyalı bir matkap ucu gibi biteviye çalışıyor olsa gerekti. Çünkü anlık bakışta bile burgu olup Benli’nin içine işlemişti. Ha, bir de peltekti galiba, her sözünün son ucu “ss” diye yankılanıyordu; “ss!..”

    (……………………………….)

    Sonra Benli, düştüğü taş zeminden merak ve acılar içinde doğrulmuştu.

    “Yaraların nasıl genç oğlan?” diye sordu yaşlı adam. “Hâlâ sızlıyor mu?”

    Benli, ortalığı kuşatan alacakaranlıkta tam olarak nerede durduğunu ve nasıl tepkiler verdiğini merak ettiği yaşlı adamın yüzüne daha yakından bakmak için doğruldu. Ancak aradığı suret pek seçilmiyordu. Oysa Benli, bir süre önce bu yüzdeki gözbebeklerinin mavi, siyah rengini bile görmüştü. Vallaha, Allah sizi inandırsın. Yoksa hatırladığı o durum yanlış mıydı; belki… O kadar kararsızdı ki...

    Yaşlı adam; “Az önce ışık açıktı.” diyerek tavanı işaret etti. Vakit doldu ve zindancılar elektriği kestiler. Şimdi yalnızca şu delikten sızan aydınlıkla yetinmek zorundayız. Ee, hücre burası genç oğlan. Mekânın raconu böyle...”

    Birdenbire aklına geldi Benli’nin: “Ben, buraya tıkıldığımda da mı buradaydınız?” diye sordu.

    Yaşlı adam; “Yo, ertesi gün boyladım hücreyi, yani dün...” diye karşılık verdi

    Benli; “Ne?” diye haykırdı. “Yani üç gün mü oldu ben buraya gireli?”

    Yaşlı adam tekrardan; “Yo…” diye seslendi. “İki buçuk gün...”

    Duyduğu karşısında şaşkın olan Benli, hırsla taş zemine tükürdü, sonra beş karış ötesindeki tahta peykeye pelte gibi çöktü; başını dizlerinin ve ellerinin arasına alıp Everest Dağı’ndan Tibet’e doğru yuvarlandı gitti, gidiş o gidiş…

    **** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 33/…

    Benli, beyninin uçsuz bucaksız bir yaylanın engebelerini andıran kıvrımlarının arasında gizemli bir sis gibi dolaşan düşüncelerinden herhangi birini yakalayıp sağrısına atlasa, belki bedenini saran sarsıntılardan kurtulmuş olacaktı, ancak uzun yeleli, kuyruğu düğümlü her renkten atlar biçiminde koşuşturan tasavvurlarına yetişmekte zorlanıyordu. Tasavvur süvarileri, engin Belucistan yaylalarında dörtnala hatta bin dörtnala kesmişti. Bu yüzden olacak, makineli tüfek tarrakalarıyla koşuşan kısrakların nal sesleri, vadiler arasında ritmi bol bir türkünün rüzgârını estiriyordu. Atlarsa bu ritme uyarak mavimsi sisler arasına dalıp dalıp çıkıyorlardı. Ama şaşıracaksınız ya, hem de her giriş çıkışta biçim değiştirerek... Örnek mi? Doru donlu bir Arap, girdiği sisler arasından sıyrılırken bir İskoç kulası oluyordu veya Britanya yeşili yani Green İngiliz...

    Benli ilk kez duyuyormuş gibi; “İngiliz mi?” diye sordu.

    Yaşlı adam, her şeyin sebebini bilen Hezarıfen bir bilge gibiydi. Ama bir o kadar da ukalaydı galiba. Sinsi sinsi gülüyor, gülüyordu: “Evet” diyordu. “Her şeyin nedeni olan İngiliz...”

    Benli, birdenbire duraksayan vadilere ve koşuşan atlılara bakıyordu. Her yan toza kesmişti doğal olarak. Bu arada Benli, kısrak tırnaklarının tarrakasının yerini gerçek bir nükleer mitralyöz sesinin aldığını duyuyor: “Ya Irak’taki Sam Amca?” diye soruyordu. “Ya Lübnan’daki Salamon?”

    Yaşlı adam, dünyadaki her olayın şifresini çözmüş bir filozof edasıyla: “Lafügüzaf.” diyordu. “Onların hepsi sanal ya da göstermelik hedeftir... İşin özünde soğukkanlı London majestesi ve majestelerinin istihbarat servisi em ay altı (MI6) var. Gözümüze gözümüze sokulan MOSSAD ve si ay e (CIA) gibi servisler birer basit tetikçi veya uydurulmuş neden maymunları... Bu bakımdan bir görevleri daha var onların: O da asıl faili saklamak, yani MI6’yı... Bunun gibi Amerika ve İsrail’in işlevi de asıl oğlanı yani Great Britanya’yı dünya kamuoyunun yüzünden sır etmek... Sen, Pandora’nın kutusu diye masalsı bir kötülük sandığının olduğuna dair bir haber işittin mi? Bu o. Yani Londora’nın kutusu…”

    Benli, kutlu Kum’un alacakaranlık hapishanelerinden birinin küflü rutubet ve acı lağım kokan, topu topu dört metrekarelik bu soğuk hücresindeki ıslak peykesinde oturmanın verdiği ıstırabı bir anda unutmuştu. Ona ıstırabını unutturan saçma sapan savurmalar mıydı, yoksa hakikatin ta kendisi mi? Her ne ise, girizgâh ilginçti. Benli, bu girizgâhı yapan ve karşı peykede oturan yaşlı adamın gölgeli yüzüne daha dikkatli bakması gerektiğini tekrardan ve bir kez daha düşündü. Belki de ilk defa, bir koğuş arkadaşının görünenin arkasındaki suretini merak ediyordu. O merakla: “Sen kimsin?” diye sordu.

    Yaşlı adam; “Bir Parsî.” diye karşılık verdi. “Gece karanlığında Ahura Mazda Zendavesta'sı tekellüm eden dindar bir Zerdüşt hizmetkârı... Evlat, sakın ha arkamda ne Savak’ı ve ne de Savama’yı arama.”

    Benli; “Hani siyasî olduğunu söylemiştin ya sohbetin bir yerinde?” diye sormadan geçemedi. “Mesela benim gibi…”

    Yaşlı adam muhatabını; “Bir İslam devletinde Zerdüştî olmak yeterli bir düşünce suçu sayılmaz mı?” diye hem sordu hem cevapladı.

    (……………………………)

    ***** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 34/…

    Yaşlı Parsî, alacakaranlıkta kalan yüzünü limon suyu ayarsızlığınca ekşitti: “Derin İran nedir biliyor musun sen evlat?” diye sürdürdü konuşmasını.

    “Bilmem.” dedi Benli. “Kisraların gizli tarihi filan mı? Ya da Şah Smail’in ve İhvanı Sefa’nın dai tebliğcileri de olabilir, kanımca… Hasan Sabbah’ın fedaileri ya da… Of! Ne bileyim ben? Derin bir şey işte, kuyu gibi dibi görünmez ve karanlık... Alamut Kalesi’nin gizemi, nasıl ki yukarı doğruysa, bu da alçakça; toprağın derinlerine doğru uzanıyor olsa lazım…”

    Bilge Parsî; “Derin dünyanın Tahran ayağı...” diye giriş yaptı konuya, sonra belli belirsiz bir sesle bir Zerdüşt duası mırıldandı. “Hendekende merdino gene, senferdi fetyas ag mene…”

    Benli, bu yaşlı ve yorgun Zerdüşt bağlısına anlamsız anlamsız baktı, sonra bu ilişkiden sıkılmış olacak ki poflayarak yanındaki ot torbasına uzandı; torbanın büzülü ağzını hışırdatarak ve neşeli bir ifade değişikliğiyle açtı, içinden minnacık bir dal alıp dişlerinin arasına sürdü, otu iştahla ezerken; “İngiliz demiştin ya en son?” diye sordu. “Ne oldu, unuttun mu babalık?”

    Yaşlı Parsî, gri ve kuru ellerini şakağına kadar kaldırıp bir çalma yaptı: “Ha evet, İngiliz demiştim değil mi? Hiç unutur muyum deli oğlan!” diye karşılık verdi. Ardından geri döndü bıraktığı konuya, “Yani derin dünyayı irdelemek niyetinde değilsin ha? Mah! Önemi yok evlat, zaten çünkü majestelerinin Kingdom’unu iyi analiz edebilirsen, önünde sonunda siyasal gizem kapısının dünyevi kilidini açmış olursun. Sonra önüne otuz dokuz, kırk veya kırk bir kapı daha çıkar, ancak özgürsün burada; yani istediğin herhangi bir odaya girebilirsin, çünkü tüm kapılar örtük olmasına rağmen kilitli değil, belki birkaç milim aralıklı. İşte o kadar...”

    Yaşlı Zerdüşt bağlısının şifreli konuşması, Benli’nin kafasını karıştırır gibi olmuştu. Canı sıkkın bir adam ifadesiyle vites küçülttü. Ağzındaki avratotu iksirini midesine yollarken; “Bir dakika, bir dakika...” dedi alelacele. “Yani tek anahtar İngiliz’inki mi?”

    Yaşlı Parsî; “Sayılır.” diye karışık verdi.

    Benli; “Nasıl sayılır?” diye sordu. “O mu, değil mi?”

    Yaşlı bilge; “Bir öncesi de var: Cermen kilidi ya da Töton bukağısı...” diye mırıldandı. “Önce onu yani Miftah-ı Cermen’i açmak lâzım. Eğer Cermen kilidi kırılırsa, İngiliz’in zarfının tutkalı özelliğini kaybetmiş demektir. İstersen algılamaya oradan başlayalım ha? Yani kadim Cermen kapısını kırmaktan...”

    Sözlerinin burasında durdu yaşlı Zerdüşt bağlısı, ardından muhatabına hitaben: “Sen dinlemiyorsun beni evlat.” diye ekledi. “Uçtun yine anlaşılan?”

    Evet, Benli çoktan uçmuştu…

    ***

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 35/…

    Benli sayıklar gibi yaparak; “Hani dünyadaki her sorunun müsebbibi İsrail Yahudisiydi?” diye sordu. “Ne oldu? Onlar mı vazgeçtiler yoksa biz mi o kabil söylemlerden? Nerede iğneli fıçılar, nerede Hamursuz bayramları?”

    Tıpkı bir ateş teknesini andıran kızıllıktaki başlığını hafifçe geri iten yaşlı Parsî, o an önemli bir sırrı açıklar gibiydi. Bu yüzden soruyu, volümü düşük bir ayarda ve tane tane cevapladı. Bu arada, kemikli parmaklarını bir pergel misali açıyor, kapıyor, büküyor ve birbirinin üzerine getirip çapraz şekiller oluşturuyordu. Yani anlatımına bir nevi Hurufi jestleriyle ürkünç gizem katıyordu: “Çoğunlukla yalan!” dedi ilk cümlesinde. “Bu da Majestik yalan parçası... Londra’nın loş dehlizlerindeki ofislerinde ağ örmeye devam eden MI6 servisi, kendi kotardığı global laneti, zavallı Yahudi’nin üzerine yıkmakta çok becerikli maşallah! Mamafih, Yahudiler de sütten çıkmış ak kaşık değiller. Daha doğrusu diğer milletler ne kadar çıkarlarını korumak için çabalıyorsa, doğal olarak onlar da o kadar gayret gösteriyorlar, ancak diğer devletlerden daha akıllı hareket ettikleri için çoğunlukla başarılı oluyorlar. Bu, yüzyıllardan beri böyle... Bu başarıda azınlık sayılmayı ve haymatlos yani vatansız olmanın verdiği sağlam dayanışmayı da unutmamak gerek.”

    Benli; “Bu mantığa göre Majeste de aklanmış olmuyor mu? Yani diğer ulusların yaptığını yapma hususunda.” diye sordu.

    Yaşlı bilge evladı; “Doğru” diye tasdikledi. “Ama bir şartla doğru, diğer ulusların neredeyse tamamı kendini korumak için derinleşiyor. Oysa majestenin derin devletine gelince; onun yaptığı savunma değil, saldırı… Bu saldırgan davranıştaki tek ve derin amaçsa dünyayı ele geçirmek... Zaten bu gözlü renkli olan sarışın beyazlar, dünyanın idaresini kendilerine miras kalan tanrısal bir hak olarak görmektedirler. Ve bu ilahî görev, ne pahasına olursa olsun deruhte edilmeli ki Tanrı memnun olsun... Burada şu ünlü Darwinistlerin Sosyal Evrim Teorisini hatırlamanı isterim. Yani insanlar ve insanımsılar… O teoriye göre, tabii ki beyaz insanlar, insanımsıları yönetecek…”

    Benli, birkaç yıl öncesinde altbelleğinde kalan bir bilgiyi bilinçüstüne çıkararak: “Yahudi’nin de buna benzer iddialarının olduğunu okumuştum İrfan gazetesinde.” dedi.

    Yaşlı adam; “Erez İsrail ya da Arz-ı Mev’ud gibi mi?” diye sordu. Sorusunun cevabını beklemeden ekledi: “Doğrudur. Ancak Yahudi’nin arzusu, nihayet Arz-ı Mev’ud yani Nil Nehri ile Fırat Suyu arasındaki bir kısım topraklar... Oysa Majestenin amacı, bütün dünya… Buna Nil-Fırat arası da dâhil...”

    Benli kafasındaki Orta Doğu yani Batı Asya haritasını incelerken, Yaşlı Parsî: “Şimdi anladın mı aradaki farkı?” diye sordu.

    Benli, bu sırada harita incelemesini tamamlamış ve aradaki farkı tespit etmişti. Bu yüzden, “Üh-hü!” diye tasdikledi.

    Yaşlı Mecusi sözlerine; “Kaldı ki…” diye devam etti kaldığı yerden. “İsrail’de kimileri şimdilerde Arz-ı Mev’ud idealini de çok gerçekçi bulmuyor. Çünkü Musevilerin ele geçirecekleri bu toprakları elde tutacak insan güçleri bile yok. Tüm dünyadaki toplam Yahudi nüfusu, on üç, bilemedin diğer milletlere mensup Musevilerle yirmi milyon olsun. İşte, hepsi bu kadar... Nil ile Fırat arasındaki köy, nahiye, ilçe ve illere sadece birer yönetici tayin etsen bile bu sayı yetmez.”

    Benli, sözün burasında; “Peki, Majestenin elli milyonu nasıl yetecek tüm dünyaya?” diye sordu.

    Yaşlı Zerdüşti; “Doğru söylüyorsun.” diye karşılık verdi. “Yetmez, yetmedi de zaten. Tarih kitaplarında okumuşsundur; on dokuzuncu yüzyıldan, yirminci yüzyıla kadar konvansiyonel usulle dünyanın büyük bölümünü, -iki emperyal güç yani Osmanlı ve Çarlık hariç- tamamını ele geçirmiş olan Majeste, kurduğu ülkeye Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk adını vermişti. Lakin gel gör ki batmayan güneş, bu yorgunluğa yüz küsur yıl ancak dayanabildi. Sonunda battı ve onunla beraber Majestik dünya krallığı da battı, gitti… Ya da bir başka şekle evrildi. Buna mukabil Osmanlı, altı yüz yıl yaşamıştı. Ki şimdi de küçülmüş; bir mini imparatorluk olarak Türkiye sınırları içinde yaşamasını sürdürüyor. Bununla birlikte, İspanya İmparatorluğu neredeyse beş yüz yıl; Çar’ın ülkesi ise üç yüz küsur yıl ayakta kalabilmişti. Fakat Majestenin ülkesi, ikinci harpte Alman tayyarelerine ancak bir hafta dayanabildi... Zaten İkinci Cihan Savaşı, İngilizler için bir kırılma anı olmuştu. Savaş sonunda Majeste, bütün bildiklerini yeniden okuma gereğini duydu. Bunun ardından da tüm ezberlerini bozdu ve tepeden tırnağa konsept değiştirdi.”

    Benli, elini kaldırdı; “Dur burada!” dedi. “Birden aklıma getirdin: İkinci savaştan sonra Majestenin derin devleti dünya efendiliğinden caymış ve adasına çekilmiş görünmüyor mu?”

    Yaşlı Zerdüşt bir süre düşündü, sonra “Hayır.” dedi. “Sandığın gibi değil; Majestenin derin devleti, ikinci savaşın ardından daha da derinleşti. Daşta da dediğim gibi global planlarını tepeden tırnağa inceleyerek kararını ona göre verdi ve yapıyı, tamamen değiştirdi.”

    Benli: “Nasıl yani?” diye sordu.

    Yaşlı adam; “Şöyle ki…” diye devam etti. “Majestik derinlik, bir daha ikinci savaş benzeri yok oluşa ramak bırakan yoğunlukta acı tecrübeler yaşamamak için doğrudan idareden çekildi ve imparatorluğunu dağıttı. Yerine Commonwealth diye bir teşkilat yani İngiliz Milletler Topluluğunu kurdu. Sözde bağımsızlık verdiği onlarca devletin yöneticilerini majestik kolejlerde ince ince eğitip Londra’ya bağlı kuklalar olarak atadı ve atamayı günümüzde de sürdürmekte... Sen biliyor musun ki, hâlâ bu devletlerden birçoğunun devlet başkanı yoktur, daha doğrusu başkan anayasal olarak Londra’daki majestedir. Örnek mi: Kanada, Yeni Zeland... Bunun gibi Commonwealth’a bağlı devletçiklerin daha birçokları eskiden olduğu gibi genel vali adındaki başkanlarla yönetiliyor. Zaten bunların dışında kalanlarda da tek başkan vardır. Örneğin, bizim büyük şeytan dediğimiz Birleşik Devletler... Bu devletin başında bizim anladığımız manada başbakanlık görevi gören ve adına başkan denilen biri var...”

    Benli bilgiç bir sırıtışla; “Ya asıl başkan, yani kral kim?” diye sordu.

    Yaşlı adam; “Tabii ki, London’da oturan Majeste...” diye cevap verdi. “Başka kim olacak?”

    Benli; “Ha!” diye araya girdi. “İkinci dünya harbinin arkasından ortaya çıkıp hâlâ dünyayı idare eden ABD’yi de bir yere oturtursun artık. O ayakta kaldı da…”

    Sözlerine yaşlı Parsî; “Dedik ya evlat.” diye devam etti. “USA yok, sadece majestik krallık var.”

    Benli, gözlerini anlamsız anlamsız kırpıştırarak: “Nasıl yani?” dedi. “Yok mu?”

    Yaşlı Zerdüşti, bir süre güldü: “Burada şu konuda uyarmam lâzım seni. Şöyle ki: Konuşmalarımızda ben, ne zaman ABD dersem, bil ki bu ifade, ağız alışkanlığı gereğidir. ABD dediğimde sen, bunu İngiltere anlamalısın. Çünkü ABD, majestenin ikinci harpten sonra uygulamaya koyduğu B planında vurucu güç ya da dünyaya nizam verme bakanlığı olarak tasarladığı bir merkezdir.

    Benli; “Kendi başına bir devlet değil mi yani?” diye sordu.

    Yaşlı bilge bu soruya; “Hayır, bir özgür devlet değil.” diye karşılık verdi. “Zaten daha önce Britanya adasında var olan vurucu güç veya benim deyimimle dünyaya nizam verme bakanlığının yeni adresi nice zamandan beri Amerika...”

    Benli bu arada gözlerini at nalı kadar açtı ve gerçekten de dikkat kesildi: “Merakla dinliyorum efendim.” dedi.

    Parsî; “Dinle öyleyse…” diye karşılık verdi. “İkinci savaştan sonra majeste, ABD’yi, kendini hedef olmaktan çıkaracak ve dünya yüzeyinde yapacağı lanetli operasyonun nedeni olarak görülecek şimdilik temiz, üstelik yeni ve insancıl şeyler söyleyen bir adres olarak tasarladı. O yıllarda, zaten tapusu kendinin olan bu topraklarda kurulmuş, orta boy ve yarı bağımlı bir devlet vardı. Majeste, kısa sürede burayı bir süper güç hâline getirip ortalığa saldı yani iki yüz elli yıldan beri Londra’nın yedinde olan süper güçlüğü geçici bir süreliğine Washington adresine aktardı.”

    Benli şaşırarak; “Geçici süre mi dediniz?” diye sordu.

    Yaşlı Mecusi; “Evet, geçici süre dediğim yüz yıl...” diye açıkladı. “Bu takvim gereğince Washington, 1946’dan 2046’ya kadar majestenin baş gorili olarak görevlendirildi. Amaç, yine majestik dünya krallığı... Tabii ki bu durum, dünya kamuoyu tarafından böyle bilinmiyor. Amerikan emperyalizmi diye adlandırılıyor. Aslında bu ismi veren de derin majestikin ta kendisi. Bu konuda yani Amerikan emperyalizmi üzerine tonlarca kitap yazdırıp her ülkede yayınlatan da Londra’nın derin galerilerinde oturan lordlardır; tabii ki, bu faaliyetin amacı da İngiltere’yi gözlerden saklayarak, insanlığın karşısına intikam alacağı veya öfkesini kusacağı bariz ama illüzyonik hedefler koymak...”

    Sözün burasında Benli; “Çok ince bir plan!” diye hayranlığını belirtti.

    Yaşlı adam; “Aklıma gelmişken, planın bu kısmında başka şıklar da var.” diye karşılık verdi.” Şöyle ki, dünyadaki her türlü kirli oyunu planlayan üssün adının MI6 olduğunu hissettirmiştim ya sana… Ancak majestenin gizli servisi MI6’nın adını çoğunlukla kamuoyu bilmez.”

    Benli; “Neden?” diye sordu.

    Yaşlı adam; “Çünkü bu derin servis, zamanında yaptığı melanetleri üzerine yıkacağı tali teşekküller oluşturmuş.” diye karşılık verdi. “Ki bunların başında da CIA ve MOSSAD gelir.”

    Benli, kaşlarını çatarak; “Lanetin iki merkez üssü değil mi buralar?” diye sordu.

    Bilge Parsî, serpuşlu başını sallaya sallaya; “Doğru,” diye karşılık verdi. “Bu iki servis de lanetli işler yaparlar, ancak MI6’nın yaptığı daha derin işleri de üslenmek kaydıyla…” Yaşlı adam sözün burasında durdu, bir süre dinlendi sonra muhatabına dönüp; “Buradaki amacı çözmüş olmalısın artık.” diye seslendi. “Ancak iş bununla bitmiyor.”

    Benli, meraklı bir tilki gibi; “Başka şeyler de mi var?” diye sormadan edemedi.

    Yaşlı bilge, bir anaç aslan edasıyla; “Var ya.” diye karşılık verdi. “Burada konuşmamızın başına küçük bir gönderme yapacağım; hani İsrail’in cihan bozgunculuğundan söz etmiştik ya!”

    “Evet bahsetmiştiniz.” dedi Benli.

    Bilge Mecusi, arkasındaki duvara daha sağlam yaslanıp; “Asıl bozguncu…” dedi. “Majestenin derin devleti olarak karşımızda arz-ı endam ediyor ancak derin mekanizma burada da takiyye yaparak hedef tahtasının ardına saklanıp önüne Yahudileri koyuyor. Bununla kalmıyor ve aynen Amerikan emperyalizmi meselesinde olduğu gibi bu konuda da kitaplar yazdırıp makaleler yayınlatıyor, dünyanın hemen her ülkesindeki antisemitik hareketleri ve Yahudi düşmanlığını körüklüyor.”

    Benli, gözlerini belerterek; “Niye Yahudi ve İsrail?” diye sordu.

    Yaşlı adam, Benli’nin sorusuna; “Doğrusu Yahudi ve İsrail’in bu şekilde imajlandırılmasına cevaz veren bir tarihi geçmişi var.” diye karşılık verdi. “Yahudilerin geçmiş hayatlarındaki yapışkan kirleri peşlerini bir türlü bırakmıyor ve yeni yaftalamaların daha kolay iz tutmasını sağlıyor.”

    Benli, daha da derinlere dalmak isteğinde olmalıydı ki; “Peki,” diye sordu. “Neden İsrail bu duruma engel olmuyor? O da pekâlâ karşı atağa geçip majestik derinliği kendi silahıyla yaralayabilir.”

    Yaşlı Mecusi, kemikli elini kırçıl sakalından geçirdi; “Doğru, İsrail bunu yeterince yapmıyor, çünkü bu hâl, derin Yahudi’nin de işine geliyor desem inanır mısın?” dedi.

    Benli, belli ki yüzünden anlaşıldığı kadarıyla son anlatılanlara inanmamıştı; “Nasıl?” diye sordu. “Doğrusu ya, bu pek mantıklı gelmedi bana. Tam bir dilemma...”

    Yaşlı Parsî; “Şöyle ki” diye devam etti. “Her taşın altından çıkan Yahudi ve derin dünyayı ele geçirmiş olan Siyonist imajı, İsrail’e ürkütücü bir sanal güç bahşediyor ve Salamon evlatlarını güçlü kılıyor. Onlar da dünya sathına yayılmış olan bu heyula sanal güçten olabildiğince yararlanıyorlar.”

    Benli anladığını tekrarlayarak: “Yani insanlığın gözünü korkutarak ve yüreklerine dehşet salarak...” dedi. “Çok ilginç!”

    Bilge Mecusi sözlerine; “Hatta derin majestiğin yetmediği yerde…” diye devam etti ve “Bizzat Siyoncuların da Yahudi’nin şeytani gücünü anlatan yayınlar yaptırdığı ehlince bilinmektedir.” diye ekledi. “Bu minvalden olmak üzere bazı antisemitik hareketlerin Siyonistler tarafından planlandığı da yazılıp çizilenler arasındadır. Örneğin: İkinci Harp öncesinde Almanya’da yaşanan Yahudi soykırımının bizzat Musevi işadamlarınca finanse edildiği ve söz konusu işadamlarının Hitler/Nazi Partisine parasal destek sağladığı da bugün ortaya dökülen sırlar arasındadır.”

    Benli sözün burasında yaşlı Parsî’ye doğru ellerini uzatıp; “Dur!” dedi. Anlaşılan yine beyninin derinlerinden harekete geçmişti epilepsi atlıları.

    Yaşlı Parsî durdu, aslında o da yorulmuştu; saatlerden beri, neredeyse kıpırdamadan oturduğu tahta peykenin üzerinde bağdaş değiştirdi sonra da kadim bir Ahura Mazda duasını mırıldanmaya durdu: “Heberti kon zenaret. Kersil fate himonert!”

    Benli, koynunda sakladığı plastik torbayı alelacele çıkarıp içinden iki dal güzelavrat aldı; iki tike tavuk eti gibi ağzına atıp sindire sindire çiğnemeye başladı. Bu arada yüzü ha bire kızarıyor, alnında terler bulgurlanıyordu; açılıp kapanan dişlerinin gerdiği yanak eti tik tik atıyordu yeknesak... Nihayet ilk iksirli tükürüğü akıttı yutağından aşağı; gözleri tan vakti uykusuna yenik düşmüş bir yolcu gibi süzüldü ve olduğu yere kıvrılıp yattı.

    Yaşlı bilge Parsî de sustu ve bu konuyu böylece kapattı.

    **** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 38/…

    (…….)

    Birden aklına Parsî geldi: “Senin kahvaltın gelmedi?” diye soran bir sesle ifade etti duygularını. “Neden?”

    Bir anda kapının açılış anını ve yaşlı ateşgidinin eriyen siluetini hatırladı, merakla kaldırdı başını. Yo yo, yanılmış olduğunu anladı. İşte yaşlı adam orada, karşı peykenin üzerinde her zamanki yerinde tıpkı bir akbaba gibi oturuyordu. Üstelik zindan arkadaşının sorusunu: “Oruçluyum.” diye cevaplayarak... Ancak görüntüsü bir gidip bir geliyor gibi miydi ne?

    Benli, kaşlarını alnına doğru kaldırarak; “Ha!” dedi. “Oruçlusun değil mi?” Sonra birden aklına gelmiş olmalı ki, “Parsîlerde oruç var mıydı?” diye sordu.

    Yaşlı adam, kafa salladı; “Var var” diye karşılık verdi. “Ama sizinkine benzemez, yani sayısı daha az.”

    Benli mahcup bir dudak hareketiyle; “Zaten ben de Kadiyani’yim.” diye söylendi. “Daha doğrusu ailem öyle... Oruç, Kadiyanilerde otuz gün değil.”

    Yerde toplanacak bir şey kalmamıştı; bu yüzden Benli, çömeldiği taşlı zeminden dişlerini yalayarak doğruldu. Kavak peykenin yerlerinden gevşemiş çivilerini gıcırdatarak eski yerine otururken aklına geldi; utangaç bir ifade ile “Eyvah!” dedi. “Senin oruçlu hâlinin karşısında yedim. Özür dilerim, galiba pek usulsüz oldu bu davranışım. Değil mi? Ah, kusura bakmayın.”

    Yaşlı bilge başındaki keyfiyenin püsküllerini iki yana sallayarak; “Bir şey olmaz!” diye karşılık verdi “a”yı üç beş ölçüsünde uzatırken. “Biz alışkınız bu kabil durumlara evlat; sen keyfine bak.”

    Benli’nin kolu birden zonklamaya başlamıştı ya da zaten var olan acıyı yeniden duydu. Aklından; “En iyisi bir dal daha çiğneyeyim.” diye geçirdi. “Belki bu acıyı geçirir.” Ve dediği gibi yaptı; gerçekten de Bahtiyar gorilden hatıra kan cop acısı bir anda geçmişti.

    Bilge Parsî bir anda boyut değiştirdi: “İstersen işin a’sından başlayalım ha, ne dersin?” diye. Artık karanlığın ortasında bir silinip bir var olması durmuş; kanlı canlı, tam karşıda oturur olmuştu.

     Benli gözlerinin akı büyürken; “Siz bilirsiniz.” diye cevap verdi. “Belki o zaman daha kolay kavrarım vermeye uğraştığınız şu derin dünyanın şifresini.”

    Eski sözlerine tekrardan başladı ateşgidi: “Her şeyin başı Cermen ırkı yani Tötonlar...” diye... “Bunlar ilk bin yılın başında ortaya çıkıyorlar.”

    Benli, araya girdi; “İsa’dan hemen sonra…” diye sordu.

    Bilge adam, gözlerini yana büktü; “Evet.” diye karşılık verdi. “Ana yurtları büyük olasılıkla Hint Yarımadası olan Aryanlar, -ki bazıları, ana yurtlarının Orta Asya, Gobi çölü olduğunu iddia ediyor.- kendilerini Aryan ya da Ari ırk olarak adlandırıyorlar ve ırklarını insanlık ailesinin en üstüne oturtuyorlar, insanlarını da homosapiens... Ortaya çıkışlarından bin yıl sonra Kavimler Göçü adı verilen tarihteki en büyük yer değiştirme sırasında Avrupa’ya geçiyorlar. O zamanki adları çeşit çeşit; Barbarlar, Vandallar, Ostragotlar, Vizigotlar, Anglar, Saksonlar, Franklar, Lombartlar tabii Allemanlar yani Cermenler... Daha sonra tarihçiler, bu Ari boyların hepsine birden Töton ya da Cermenler adını veriyor. Bunun nedeni bu barbar soylar arasında yer alan Cermenlerin asil sayılıyor olmaları. İnanışa göre, Cermenlerin damarlarında mavi kan dolaşıyor, diğerlerinin kanı kırmızı, yani halk kanı... Bu kan renginden ötürü tüm boyların idarecileri Cermenlerden teşekkül ediyor.”

    Benli şaşkın şaşkın; “Vay vay!” diye araya girdi. “Ne kanmış o öyle?”

    Yaşlı ateşgidi, konuya kaldığı yerden devam etti; “Batı Roma’yı yıkanlar bu vahşi Cermen boyları… Bununla kalmıyor ve yüzlerce sene Doğu Roma’yı yani Bizans’ı da tehdit ediyorlar. Batı Roma’nın yıkılışından sonra kurulan Kutsal Roma/Cermen İmparatorluğu zamanında artık bu barbar boyları, Avrupa’nın Hristiyanlaşmış yerlilerinden sayılıyor. Grekler ve Latinlerle birlikte Büyük Roma İmparatorluğu’nun mirasçıları durumuna geliyor. Aradan geçen zaman içinde Cermenler, Franklar, Anglo-Saksonlar ve Cermen-Lombard-Allemanlar olarak günümüzdeki şekillerini alıyor. Franklar, Galya’ya yerleşip o topraklara Fransa adını veriyor; Anglo-Saksonlar, Britanya adasını ele geçiriyor; Allemanlar, Lombardlar ve diğer Cermen grupları da bugün Germanya denilen ve bizim Almanya adını verdiğimiz toprakları ve çevresini yurt tutuyor.”

    Benli, “Yani şunu mu anlamam gerekiyor.” diye sordu. “Aslında bugün dünyayı ellerinde tutan Fransızlar, İngilizler ve Almanlar aynı ırktan... Üçlü Cermen/Töton çetesi…”

    Yaşlı Parsî; “Evet, aynen öyle.” diye karşılık verdi. “Amca çocukları bu üç ulus aslında ve günümüzde değişik adlarla anılsalar da genel adları Cermen... Halkları da, yukarıda bir cümleyle değindiğimiz sosyal Darwinizm fikrine göre, homosapiens, yani insanlığın evrilerek oluştuğu son hâl. Esmerler, sarılar, Kızılderililer ve zenciler doğal olarak renkli gözleri, saçları ve beyaz derileriyle kendilerine göre gerçek insan sayılan bu homosapienslerin altında yer alıyorlar. İnsandan çok, insan-hayvan arası bir türü temsil ediyorlar: İnsanımsı türünü.”

    Benli, bir süre durup beyninin kıvrımlarında öğrendiklerini sindirmeye çalıştı, sonra şifreyi çözmenin verdiği heyecanla; “Bugün Batı diye adlandırdığımız...” diye başladı cümlesine.

    Yaşlı Parsî, filozofik bir eda ile; “Aslında bu Tötonların uygarlığı...” diye tamamladı.

    Benli; “Yani diğer ulusların hepsi ikincil insanlar grubu.” diye anladıklarını tekrarlamayı sürdürdü. “Hatta Afrika siyahîleri insan sayılmıyor onların görüşüne göre, bunlar maymunluklarını henüz tamamlayamamış ırklar. Çekik gözlü Asyalılar da insanlık sürecinin ilk basamağındalar.”

    Yaşlı ateşgidi, kaldığı yerden devam ederek: “Dolayısıyla her ulus, insanlığın en gelişkin hâli sayılan sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz derili Tötonların/Cermenlerin güdümünde ve hizmetinde olacak.” diye tamamlıyor muhatabını. “Onlara göre bu, insanlığın tanrısal kaderidir.”

    Benli şakağını kaşırken; “Ben, bunları bir yerden daha anımsıyorum ya, nereden?” diye şaşkınlıkla sordu. “Hah! Galiba Tevrat’tan. Bu durumda işin garibi şu; Yahudiler hangi basamakta durmaktalar?”

    Yaşlı Parsî tıs tıs güldü: “Onlar mı?” diye sordu. “Araplarla aynı hizada… Çünkü İbraniler ile Araplar kardeş çocukları; Yahudiler İbrahim’in iki evladından İshak’ın oğulları, Araplar ise diğer oğul İsmail’in sulbünden...”

    “Yani?” diye sordu Benli.

    Yaşlı bilge, yarım güldü; “Yanisi…” dedi. “Senin Yahudiler, kendileri çalıp kendileri oynuyorlar tabii ki bozdukları Tevrat ayetleri eşliğinde. Ancak bir şeyin çok iyi farkındalar.”

    Genç mahkûm sözün burasında meraklanarak; “Neymiş o?” diye sordu.

    Yaşlı adam bu soruya; “O da derin dünyanın efendilerinin Tötonlar/Cermenler olduğudur.” diye karşılık verdi. ”Ki, bu yüzden onlarla, yani Cermenlerle koalisyon hâlindeler.”

    Benli; “Koalisyon mu?” diye kırpıştırdı gözlerini.

    Ateşperest yaşlısı; “Evet.” diye devam etti. “Üstelik bin yedi yüzden beri.”

    “Ya diğer uluslar? Bu gerçeğin farkında değiller mi?”

    “Tam değiller. Dünyada hâkim olan gücün adını ‘Batı’ koydukları için derine inip eski kıtanın Cermenlerini fark edemiyorlar; bazıları Birleşik Devletler’in, bazıları da Rusya’nın heyula gölgesini gerçek sanarak yanılıyorlar.”

    “Şimdilerde ‘Çin’ diyenler de var.”

    “Var ama onlar da siyah beyaz bir rüyanın içinde bir üçüncü renk arayışında ve Sarı Pekin türküsü çığırmanın cahilliği içindeler. Aslında bu da tam bir Cermen yanıltmacası...”

    Sözün burasında Benli, kollarını açıp halsiz halsiz salladı iki yana, anlaşılan doz kaçmıştı. Bu yüzden; “Dur dur!” diye uyardı yaşlı Parsî’yi. “Bu kadar yeter.”

    Zaten, bilge ateşgidi de karanlığın içinde erimiş, yok olmuştu. Benli durdurmasa da, söyleyecekleri bu günlük bu kadardı anlaşılan.

    **** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 40/…

    O kervanın çan ve tongurdak sesleri, ta uzaktan, koygun sis aralığında bir belirip bir kaybolan dağların arasındaki kuş uçmaz vadilerden geliyordu; tabii bir de beyin delen eşekarısı vızıltısı... İvmelenerek artan ve peş peşe dizilmiş onlarca ze’nin yüzlerce küçücük ağızdan çıkışında oluşan rezonansik ses, ne zaman ki Benlinin iki lobunun arasına dev bir körüğün harlandırdığı ateşte kızdırılmış, iki arşınlık kor alev rengindeki şiş gibi sokulur ve durmaz, burulur burulurdu. Elburz Dağlarının en geniş kıçlısının eteğindeki bir obada oturan yaşlı ateşgidi, Mongolyan olduğunun senedi gibi yanaklarının üzerine yapıştırılmış gibi duran koyu karanlık gözlerini şakaklarına doğru daha da çektirerek demişti ki... Ne demişti? Birden hatırlayamadı Benli. Ama alelacele bir şey yapmalıydı. Nerede? Ot torbası nerede? Şaşkın ama hızlı hareketlerle bütün ceplerini yokladı. Sonunda onu başucunda, peykenin en dip köşesinde buldu. Sevindi, üç dal çekip gevişledi. Çıkan öz suyu annesinin sütü gibi emip kısa sürede rahatladı. Oh! Ze arıları perde perde uzaklaşırken, yanlarında develerin çan seslerini de alıp götürmüştü. Ama onların yerine yaşlı Parsî’yi getirip tam karşıdaki peykeye oturtarak…

    Benli, yaşlı ateşgidi geldiğini fark edince; “Koalisyon mu demiştiniz en son?” diye sordu. “Ne koalisyonuydu bu?”

    Yaşlı Parsî; “Evet, üç yüz yıllık bir koalisyondan söz etmiştim.” diye karşılık verdi. “Cermenlerin Anglo-Sakson koluyla dünya İbranilerinin koalisyonu... Günümüzde de süren, sanırım kıyamete kadar sürecek olan dehşet koalisyonu.“

    Kafasına takılan bir pürüzü ayıklamak istediği belliydi Benli’nin, bu nedenle; “Sizin Anglo-Sakson dedikleriniz İngilizler değil miydi?” diyerek söz aldı.

    Parsî bilge; “Öyle” dedi. “Bir sorun mu var?”

    Benli, sözün burasında başını yukarıdan aşağıya doğru bir at gibi salladı. Bu hâliyle, yüzüne musallat olan ivez sineklerini kovalar gibiydi. Ardından eflatun dudaklarını iki çiçek tacı gibi oynatarak; “Yahudi’nin işbirliği yaptığı gücün Sam Amca olduğunu sanıyordum” dedi gözlerini çipildeterek baktı muhatabına ve bekledi.

    Yaşlı Parsî sinirli sinirli oturumunu yeniledi: “Olmadı şimdi evlat.” dedi ki, sesinde sam yeli gibi bir miktar öfkecik vardı. “Verdiğim şablonu kullanmıyorsun be evlat. Ta başta söyledim ya: Birleşik Devletler yok, Kanada yok, Avustralya yok, Güney Afrika yok, Hindistan yok, hatta onunla birlikte Pakistan bile yok...”

    Benli dalgaya vurur gibi; “Yani yok oğlu yok! Öyle mi?” diye sordu.

    Ona, yaşlı ve şu anda sinirli bilge, “Evet!” diye karşılık verdi. “Anla artık, bütün bunlar İngiliz’in ardına saklandığı paravan levhaları... Bu panoların en büyüğü de Sam Amca’yı simgeleyen Amerika... Dolayısıyla ben ne zaman ağız alışkanlığı olarak Amerika dersem ya da sen ne zaman beyin alışkanlığı olarak Amerika diye düşünürsen, derhal bu kavramı silip yerine İngiltere’yi yerleştirmelisin. İşte şablonumuz bu. Ne olur evladım, yorma beni!”

    Benli kafasını hızlı hızlı salladı; “Tamam tamam!” diye acele etti. “Suyun başında oturan dev İngiliz!”

    Yaşlı adam ellerini çırparken; “İşte bu kadar.” diye tasdikledi.

    Burada bir süre durdu diyalog. Bu arada Benli içinden: “Amerika yok, İngiliz var.” cümlesini tamı tamına on kere tekrar etti. Sonra yaşlı Parsî’ye çevirip gözlerini; “Ee?” dedi. “Ondan sonra…”

    Yaşlı adam sakinleşen hâliyle anlatmaya yeniden başladı: “Koalisyonun başlangıç tarihi 1648.” dedi.

    Benli gözlerini merakla kısarken; “Özel bir durumu mu var bu tarihin?” diye sordu.

    Bilge Mecusi, bıyıklarından başlayıp sakalının alt ucuna kadar sıvazladı: “Var.” diye karşılık verdi. “Bu yıla kadar Yahudilerin Britanya adasına girmeleri kanunen yasaktı ama kırk sekizde, Amsterdamlı Yahudi ileri gelenleriyle yapılan bir protokolle İbrani tüccarlar Londra’yla alışverişe ve ardından da oraya yerleşmeye başladılar. Yaklaşık elli yıl süren bu göçün sonunda yeterli sayıya ulaşan cemaat, majesteyle gücünü birleştirdi ve İngiltere’ye ilk hediyesini verdi.”

    Benli; “Neymiş bu hediye?” diye sordu.

    Bilge ateşgidi, çuf çuf diye solur gibi yaparak; “Buhar makinesi... Yıl ise 1701” diye cevapladı. “Böylece başlatılmış olan Sanayi Devrimiyle mavi kanlı kral, dünya egemenliğine giden ilk adımı attı ve hammadde ihtiyacını karşılamak için birbiri ardına dünyanın en geniş topraklarında çarpı Haçlı bayrağını dalgalandırmaya başladı. Yüz yıl içinde güneş batmayan imparatorluk kurulmuş ve neredeyse dünyanın yarısını İngilizce konuşan genel valiler idare etmeye başlamıştı. Artık Londra’nın lüks semtlerindeki villalarda yaşayan Yahudilerin verdiği güç ile her yerde İngiliz vardı. Kralın önüne geçilmez hırsının herkes farkındaydı artık. Tüm dünya ulusları bozgun hâlinde geri çekiliyordu. Ta ki, bin sekiz yüzlü yılların ortasına kadar.

    Benli, gözlerinden merak karıncaları geçerken; “Ne oldu o tarihte?” diye sordu.

    “Lombartlar ve Allemanlar, yani sarı saçlı, renkli gözlü Tötonların mavi kanlıları, bir başka ifadeyle Cermenlerin soylu merkezini oluşturan Almanlar, Anglo-Sakson kuzenlerini örnek alarak kendi birliklerini kurdular.”

    Benli, tarih kitaplarında okuduğu küçük bir bilgiyi hatırlayarak; “Yaşasın Prens von Bismark... Öyle değil mi?” diye araya girdi.

    Bilge hatip; “Tamı tamına.” diye karşılık verdi. “Anlaşılan o ki, yüzyıllardan beri site devletçikleri hâlinde yaşayan ve büyük çiftçiler demek olan derebeylerin en derini, yanı başlarındaki küçük bir adaya sığınmış olan ve kendilerinin kırmızı kanlı Cermenler ya da kıyı Cermenleri olarak aşağıladıkları ve ıssız adalara sürgüne yolladıkları amca çocuklarının önlenemez yükselişinin farkına varmışlardı. Hatta bununla da kalmayıp başarının şifresini de çözmüşlerdi; şifre: Yahudilerle koalisyon…”

    Meraklanan Benli, “Ee?” diye sordu. “Ne yaptılar şifreyi çözünce?”

    Mecusi felsefi bir iç çekişle; “Bunun üzerine derin Bavyera harekete geçti.” dedi. “Adı Prusya olan devlet Alman birliğini kurdu. Tabii ki planın a şıkkı olarak… Ardından b şıkkı devreye sokuldu ve Almanya, Yahudi göçmenlere kapılarını ardına kadar açtı böylece Eşkenazi İbranileri Baden’de toplanmaya başladılar.”

    Benli merakla öne eğildi; “Almanların bu planı sonunda tuttu mu peki?” diye sordu.

    Mecusi, “Şıppadanak!” diye karşılık verdi. “Aradan geçen elli yıl içinde Almanya hızla yükseldi ve aşağıladığı hâlâ da küçümsemeye devam ettiği amca çocuklarıyla baş edecek bir güce ulaştı. Ardından da koloni meydanına çıkıp dünya mirasından pay istemeye başladı, hem de açık açık... Madem Tanrı acunun yönetimini Cermenlere vermişti, bu görev, ada Cermenlerinden daha çok kıta Cermenlerinin olmalıydı, çünkü asaletin şartı olan mavi kan, Almanların damarlarında akıyordu.”

    Benli: “Zaten Londra dâhil tüm Avrupa başkentlerinde oturan krallar Alman soylu değil miydi?” diye sordu.

    Yaşlı bilge serpuşunu salladı, “Evet!” dedi. “Öyleyse dünyayı yönetmek de Berlin’in işiydi.”

    Sözün burasında horladı. Benli, Berlin’i duyamadan güzelavradın kollarına yuvarlanıp bir başka moda geçmişti. Sustu Parsî...

    *** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 42/…

    Yaşlı Parsî, kadim bir masalın en uzun paragrafından çıkar gibi eflatun lila arası renk buğusuyla yine çıkıp gelmiş ve bir Zümrüdüanka kuşu misali kanatlarını peykenin iki yanına serip oturmuştu.

    Benli, onun peykeye konduğunu görünce; “Ya sonra?” diye sormuştu. Bu arada, kenarları esmer bir buğday gibi halkalanan gözlerini ağır ağır açarken kafasındaki merak çağlayanı tüm vücuduna kızgın lavlar hâlinde dökülüyordu.

    Yaşlı Parsî leylak rengine çalan ak saçlarını geriye itip onun sakalıyla olan sarmaşmasını önledi. Baş ve işaret parmaklarını genişleyen bir pergel gibi açarak bıyıklarının yer yer morlaşan püsküllerini yanaklarına doğru sıvazladı. Dudak gülünü konuşmaya hazır açıklığa getirdi, sonra da: “Sonrası malûm.” diye başladı. “Kolay bir şey değil, miras paylaşmak be evlat... Paylaşım düğümünü çözecek tek yol kavgaydı artık. Bunun üzerine, herkesin bildiği Birinci Cihan Harbi başlayıverdi bir sabah. Sarajova’da… Habsburg hanedanına mensup bir arşidükün ölüm haberiyle düğmeye basılmış oldu. Kuzenlerin ilk kapışmasında tabii ki üçüncü amca çocuğu olan Fransızlar, majestenin yanında yer aldılar. Sonuç mu? Alman şansölye, rövanşını daha sonraya bırakarak yenildi. Onunla birlikte Osmanlılar da yenik sayıldılar. Böylece Londra, Berlin’e “Tanrı’nın, Cermenlere kalan terekesi” içinde en büyük yeri tutan Osmanlı’dan zırnık koklatmamıştı. İngilizler, Almanları tam bir bozgun hâlinde Bavyera ovalarına kovalarken, yerle bir olan Türk İmparatorluğu’nun en yağlı parçalarını kendine ayırdılar. Birkaç kuru kemiği Paris’e, sakatatın en gübreli yerini de savaşta yardımını gördüğü İtalyanlara bıraktılar. Yine meşhur İngiliz siyaseti, kaçınılmaz sona yani başarıya ulaşmıştı.”

    Benli, cevabı biliyormuş gibi kıs kıs gülerek; “Yağlı parça dediğiniz yerler neresiydi?” diye sordu.

    Parsî, kesin kanat içindeydi; “Irak tabii.” dedi. “Irak, Saudiya, Mısır ve Türk devletinin güneydoğusunun bir kısmı… Yani altında, siyah sıvı altın yatan her yerden söz ediyorum. Garibim mösyölere de kıraç Suriye toprağı ile Türkiye’nin güneydoğusunun altında petrol olmayan batı yarısı kalmıştı. Hakeza, İtalyanların payı da dağlık Akdeniz kıyıları ve on iki adacıktı. Paylaşım, işte tam böyle oldu.”

    Benli merak içinde; “Bu arada İran?” diye sordu. “Bizde de petrol var biliyorsun.”

    “Petrol ya da menfaat olan her yer gibi buralar da majestenin ilgi alanı içindeydi tabii ki. Ancak kuzey komşumuz Rusya da buralarla ilgileniyordu. Dolayısıyla kral, Türkleri ve tabii kuzeni Almanları çökertmeden Petro’nun torunlarıyla takışmak istemedi. İran’ı B planının ilk parçası olarak daha sonraya bıraktı. Fakat bu, “daha sonra” elde olmayan nedenlerden dolayı tam elli yıl, o da olmadı plan C’ye kaldı, yani yüz yıl sonraya.”

    “Oldukça uzun bir erteleme…”

    “Evet, yüz yıl sonra dediğim milenyum yani iki binli yılların ilk çeyreğidir... Bu yıllarda, Amerika’nın Irak’a girmiş olması C planının gereği olup Kerkük-Basra petrolleri filan değildir. Zaten, söz konusu petrolleri baldırı çıplak Irak bedevileri içmiyordu ya. Yine Sam Amca’nın Arizona çöllerindeki depolarına pompalanıyordu. Örneğin Yumurtalık üzerinden... Yani? Yanisi şu ki, Irak savaşı, majeste kralın, İran kapısının tıklatılarak; ‘Biz geldik. Ha, nerede kalmıştık?’ demesinden başka bir şey değildir.” Yaşlı Mecusi sözünün burasında durmuştu. Bir süre düşündü ve çenesinden sarkan buz saçaklarını andıran bol beyazlı sakalını sıvazladı: “Bu arada, benim her ‘Amerika’ dediğimde ‘İngiliz’ anlıyorsun değil mi?” diye sordu.

    “Tabii ki…” dedi Benli. “Şablonu aldık ya elimize...”

    **** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 44…

    “B planı demiştiniz ya?” diye sordu Benli. “Kuyunun başındaki Majeste ‘Nerede kalmıştık?’ diyerek Sam Amca’nın uçak gemilerinin kaptan köşkünde Orta Doğu’ya döndüğüne ve bu senaryonun yüzyıl sonraya ertelenen İran sayfasını açmak üzere olduğuna göre...”

    Yaşlı Parsî sabırsızca araya girdi: “Ne oldu bu ara yüzyılda diye soracaksın değil mi?” dedi.

    Benli güldü ve yaşlı hocasını yalan çıkarmadı: “Evet, gerçekten de ne oldu bu ara yüzyılda?” diye sordu.

    Bilge Mecusi iki elini iki yana sallayarak; “Neler olmadı ki evlat.” diye karşılık verdi. “Yirminci yüzyılın başı, her şeyin düğümlenişi ise, sonu da çözülüşünü simgeliyor.”

    Benli, aval aval bakarken; “Anlayamadım.” diye karşılık verdi. “Nasıl oluyor bu düğümleme ve çözme işi?”

    Yaşlı ateşgidi alaca karanlık içinde bir gitti, bir geldi sonra Benli’yi: “Dur anlatayım.” diye cevapladı.

                Genç Belucî, yaşlı Parsî’den ilginç şeyler dinlemeye hazırlanmanın verdiği heyecanla kıpır kıpır etti; ayağının birini altına aldı beğenmedi, tekrar sallandırdı, ötekini kalçasının gölerdiği yere topladı ancak o da olmadı, ayağa kalkarak peykenin kenarında durup sırtını taş duvara yasladı ve gözlerini hücre arkadaşına dikti.

    Yaşlı ateşgidi, hep aynı yerde, aynı sükûnetle ve aynı fotoğrafın sıradan, değişmez ve önemsiz bir ayrıntısı gibi duruyordu; arada bir, yukarı kaldırıp havada birtakım şekiller çizdikten sonra tekrar beyaz entarisinin kıvrımları arasına gizlediği kuru işaret parmağı da olmasa insan onu, mermerden bir heykel sanabilirdi… İşte, yine parmağını kaldırıp garip geometrik biçimler çiziyor ve görünmez ama belli bir yeri işaret ediyordu. Ardından usul ve gizemli; “Bozgun hâlinde yüz yıl önce Bavyera ormanlarına dönen Herr Hans, tam bir gurur abidesiydi.” diye başladı söze. “Yenilmiş ama kibrinden ve ideallerinden asla bir şey kaybetmemişti: Dünyadaki lahuti mirastan illa pay alacaktı ve bunun başka yolu yoktu! Üstelik onun da bir B planı vardı. Hatırlarsan, bir önceki yüzyılda dünyanın tali bölgelerini, olmuş armutlar gibi teker teker toplayan majestenin derin devletinin önünde iki hedef kalmıştı: Türk İmparatorluğu Osmanlı ve Rus İmparatorluğu Çarlık... Majeste için bu iki yağlı lokma son vurgun olacaktı ve “Şah, mat!” Yani dünya Anglo-Sakson Krallığı tamamlanacaktı ancak şu amcaoğulları, kıta Cermenlerinin başı olan Almanlar uyanmış ve mirastan pay ister olmuşlardı. Sırası mıydı şimdi bunun? Majestelerinin hâkim olduğu derin dünya, bin dokuz yüze gelirken, her yüz yılın başında rutin olarak yaptığı bir işi yine yaptı.”

    Benli, ilginç bir finali bekler gibi heyecanlandı: “Ne yaptı, ne yaptı?” diye iki kere sormadan edemedi.

    Bilge Parsî bir el hareketiyle; “Oyun değiştirdi.” diye karşılık verdi.

    Anlaşılan Benli, böyle bir cevap beklemiyordu ki memnun olmamış bir yüz ifadesiyle; “Oyun mu?” diye seslendi. “Ne oyunu?”

    Bilge adam kafasını ağır ağır sallayarak; “Evet oyun...” diye karşılık verdi. “Ancak bu oyun, onun ince siyasetinin ana belirleyeniydi. O, her yüzyılın başında, kendisi için söylenen ‘Kral öldü, yaşasın kral!’ jargonunu zamana uyguluyor ve şöyle diyordu: ‘Geçen yüzyıl öldü, yaşasın gelen yüzyıl!’ Bundaki amaç, yeni bir oyun kurmak ve yeni kurallar belirlemekti ki, tabii bu Londra’nın derin mahfelerinde tasarlanmış bir mizansen olduğu için hem oyunu oynamayı hem de oyun kurallarını en iyi majestik takım bilecekti. Doğal olarak, her maçta kazanan da kendisi olacaktı. Diğer takımlar, bu oyunda yenile yenile yenmeyi öğrendiğinde ise, aradan yüzyıl geçmiş oluyor ve sahaya bambaşka bir oyun sürülüyordu. Gel, biz buna bir ad verelim ve ‘yüzyıl oyunları’ diyelim... Ne dersin?”

    “Peki.” dedi Benli. “Yüz yıl oyunları olsun.”

    “Yüzyıl oyunlarına hazırlık…” diye devam etti yaşlı adam. “Bir önceki yüzyılın son çeyreğinde yani yetmiş beşinde başlıyor, mevcut yüzyılın ilk çeyreğine, yani yirmi beşine kadar sürüyordu. Yani aradaki elli yılın ilk yirmi beşini doğum sancıları dönemi, ikinci yirmi beşini de lohusalık devri sayabiliriz. Buna göre, asıl yüzyıl da yirmi beşinde başlıyor, ellisinde tam karakterine kavuşarak yetmiş beşe kadar devam ediyordu. Son yirmi beşte azalarak yerini bir sonraki asrın hazırlık devresine, yukarıda dediğimiz gibi doğum sancılarına terk ediyordu: Senin anlayacağın Anglo-Saksonların dünyayı WASP’laştırma -ki WASP da White + Anglo-Sakson + Protestan kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kavramdı-… Evet, Wasp’laştırma senaryosunun zamana tekabül eden veçhesi buydu. Bu yüzün yansıması olarak majeste, yirminci yüzyılın oyununu kurma düğmesine ne zaman basmış olabilir sence?”

    Anlaşılan o ki, Benli, yaşlı bilgenin anlattıklarının özünü yavaş yavaş kavramaya başlamıştı; bu nedenle cevabı bulması saniye sürmüştü: “Tabii ki, bin sekiz yüz yetmiş beşte basmıştı.” diye karşılık verdi.

    Yaşlı adam sevinmişti; “İşte bu!” diye seslendi. “Yukarıda dediğim gibi hedef, sona kalan iki imparatorluğu kasap tezgâhına almak ve satırlamaktı ki, bunlardan ilki Türk İmparatorluğu, ikincisi Çarlıktı. Ancaak! Şansölyeler şansölyesi Herr Bismark: ‘Elimizi çabuk tutmalıyız, yoksa mirasın son parçaları da kaçar ve biz mavi kan Cermenleri, aşağılık kırmızı kanlıların at uşaklığını yapmak durumunda kalırız.’ demiş miydi, dememiş miydi?”

    Benli bu soruya karşılık olarak omzunu silkti; “Bilemiyorum.” diye cevap verdi. “Demiş de olabilir, dememiş de…”

    Bilge Mecusi; “Var say ki demişti.” diye karşılık verdi. “Bayern Kralı İkinci Wilhelm’in, İstanbul’un en tarihi yeri olan Sultanahmet Meydanı’nda Alman Çeşmesi akıtmasının altındaki gerçek neden: ‘Dost olalım ama su gibi olalım, renksiz ve kokusuz, konduğumuz kaba uyalım.’ öğüdüydü ve Türk padişahı bu öğüde bilerek ya da bilmeyerek uydu. Bu uyumun ardından kapıkulları hızla Alman ekolüne kaymaya başladılar. Bu durumu beğenmeyen majeste kral, sinirden köpürmüş bir hâlde Londra’da tepinirken, ‘Meşruti padişahlık ve kardeşlik-eşitlik-özgürlük!’ diyerek bin sekiz yüz yetmiş beşte başlattığı emperyal çözülmenin amca Herr Hans’ın çocukları eliyle köstekleniyor olmasının öfkesini elinde, yüzünde ve gözlerinde taşıyordu. Aslında biliyordu ki kara ormanlı kuzenler, Türklerin kara kaşına hayran değillerdi, onların amacı da yıkılması mukadder olan hasta adamın ölümünde başucunda bulunmak sahte bir imanla ‘son Yasin’i okumak’ ve tüm mirasa konmaktı. Yani yıkma ameliyesini majeste, kendisi dışarıdan yaparken, Herr Hans ve oğulları atak yaparak, aynı işi içeriden devam ettiriyorlardı ki, bu durumda onların planı, sonucu belirleyecek stratejiyi içeriyordu fakat yapacak bir şey yoktu.”

    Benli bir kaşını yukarı atıp boynunu büktü; “Ya da yok muydu?” diye araya girdi.

    Bilge Parsî; “Elbette Londra’da taktikler tükenmezdi.” diye cevap verdi. “Hasta adamın ecelini beklemeye gerek kalmamıştı. Öyleyse bu durumda cinayet işlenecekti. Gizli mahfillerde cinayet kararı verildi ve Birinci Dünya Savaşı başlatıldı. Böylece hem hasta adam öldürülecek hem de açıkgöz kuzen cezalandırılacak, mirastan pay isteme inatçılığı bir daha depreşmemek üzere yok edilecekti. Tabii ki plan tuttu, dört yıl içinde işlenen cinayetin sonunda zavallı Osmanlı çok elim bir şekilde öldürüldü. Onunla birlikte yenilen şansölyenin adamları derlenip toplandı ve kendi inine yani Bavyera’ya sürgüne gönderildi. Bütün bu olup bitenler, yeni yüzyılın adı ‘Ulus devletler’ olan oyununa uygundu ve biten ‘emperyal yüzyılın’ ardından çökertilen Osmanlı’nın topraklarından kırka yakın ulus devlet yaratılmıştı. İşin garibi, majeste bu planı gerçekleştirirken, sıranın kendisine geleceğinden habersiz olan Çarlık İmparatorluğundan da destek almıştı.”

    Benli, ayakta durmaktan yorulmuş olarak peykeye çöktü. Süzülen gözlerinin aralığından bir çizgi gibi görülen Parsî’ye; “Bozgun hâlinde Bayern ovalarına çekilen şansölyenin adamları yenilgiyi kabullenmeyecek kadar gururlu ve inatçıydı, demiş miydiniz?” diye sordu.

    Mecusi bilge tüm vücuduyla sallandı; “Evet, son konuşmanın başında aynen bunu söylemiştim.” diye karşılık verdi.

    Benli duyulur duyulmaz bir mırıltıyla ve gayriihtiyarî kapanan gözlerine ve vücuduna yayılan bayıltıcı rayihanın gittikçe kabaran iriliğine hâkim olamayıp tahta peykenin üzerine küçük bir Acem kedisi gibi kıvrılırken; “Daha gelmedik mi oraya?” diye sordu.

    **** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 46/…

    O kervan, Ceziretü’l Irak’tan yine yekinmişti; çangıl çungul canları, lambur lumbur tabanlarıyla Benli’nin hem sağ, hem de sol lobunu sarsarak geliyordu ki, zaten bu, şiddetli bir kriz demekti. Böyle durumlarda kervana eşlik eden eşekarıları bütün ordularını sevk etmiş olurlardı. Yani tam bir seferberlik... Uzandığı peykede saatlerden beri gözlerini tavandaki sabit bir noktaya dikip son Beluç beyinin ardından Horasan’daki Özbek kariyesine kadar uzanmak, doğal olarak, bu arada yaşadığı her anı sil baştan ve bütün hüzünleriyle birlikte tekrar tekrar yaşamak, sonunda pahalıya patlayacaktı. Önlem! İki çivi başı gibi çekti gözlerini tavandan, hızla doğrulup yöresindeki Elburz kokulu kesesini arandı. İşte burada… Tarifsiz bir aritmiyle titreyen parmaklarla kesenin ağzını aralarken, karşı peykeye kısa bir bakış attı. Peyke boştu. Her zaman mı boştu, yoksa orada oturan bir arkadaş, hücrede can yoldaşı var mıydı? Hatırlayamadı. Zaten zaman da buna müsait değildi. Kardiyak yapısında, peyke ile yaşlı ve bilge Mecusî rahibini birlikte tab etmenin yeterli kimyası şu anda mevcut değildi. Ayrıca kervan bir konak ötedeydi; ha vardı ha varacak noktada... İki dal ot çekti, yaşasın bella donna! Boğazını yakarak derinlere inen tükürüklü iksir, bu kez az gelmişti galiba. Çünkü eşekarısı ordusunun bu yöne uçuşu hâlâ sürüyordu. Telaşla başını kavradı; saçlarını önden arkaya, arkadan öne sabunlar gibi ovdu. Büyüyen gözbebeklerindeki tab banyosunda şekillenen siluetlerden yardım ister gibi inledi. Cevap önce anlamadığı bir dilden geldi, yaşlı Mecusî: “Mezrat tomo ilikin!” diyordu.

    Sinirle yerinden doğrulan Benli; “Anlamıyorum be adam, anlamıyorum!” diye haykırdı. “Ya Beluçça ya da Acemce konuş benimle. Ya da…” Durdu. Beje çalan beyazlığıyla bir kardan adam gibi karşıdaki peykeye bağdaş kuran yaşlı Parsî bilgeye yalvarır gibi baktı. Sinirli sesinin alt ayara indirilmiş volümüyle: “Ya da Özbekçe!” dedi.

    Bu kez kardan adam; “Birkaç dal daha...” diye karşılık verdi. “Kriz şiddetliyse, ilacın dozunu artırmalısın.”

    Yaa! Neden akıl edememişti bunu kendisi? Yeniden güzelavrat otuna saldırdı, değil iki, bayağı okkalı bir tutam kavradı ve tutamını tam kapasite çalışan patos makinesine doldurur gibi ağzına sokuşturdu ve hamarat dişlerinin arasında hızla öğüttü.

    **** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 60/…

    Benli, ağzındaki yakıcı tadı alelacele yutarken, “Şu Yahudiler konusunu biraz daha açsak mı?” diye sordu. “Yıllar yılı bize öğretilen, beynimizin demirbaş envanterine kaydedilen, ‘Dünyada olan bütün kötülüklerin tek sebebi Yahudilerdir!’ saptaması hâlâ arada bir ortaya çıkıyor ve beni pis kokulu bir karabatak gibi rahatsız ediyor. Kurtar beni bundan.”

    Yaşlı Parsî, bilge bir eda ile başını salladı, sonra da ağır ve kararlı: “Seni anlıyorum genç adam.” dedi. “İşte, kafalara o saptamayı saplayan da majestenin ta kendisi. Bu da tipik bir İngiliz oyunu... Tabii, burada şunu hemen beyan etmem gerekir ki, Yahudi de yedi kez yunmuş yıkanmış değil; üstelik sizin dininize, İslama göre Yaratıcı tarafından lânetlenmiş bir kavim.”

    Benli burada aklına gelen soruyu; “Peki, nedir sizce bu kavmin lânetlenmiş olmasının nedeni?” diye sordu.

    Yaşlı adam; “Bunu bilemem.” diye karşılık verdi. “Bu soruyu Müslüman bilginlere sormak lâzım, çünkü ‘lanet’ konusu onların iddiası. Benim inancıma göre, Yahudiler de diğer ırklardan herhangi bir ırk. Ancak bir Müslim gibi düşünecek olursam, yaratıcının lânetlediği bir yaratık var, adı İblis… O da tıpkı bizim inancımızdaki Ehrimen gibi... Ta genesisten yani yaratılıştan bu yana İblis, dünya semasında ilahi laneti bir halka gibi boynunda taşıyarak dolaşıyor. Ya da dünyalıların damarlarında geziniyor, kıpkırmızı kan gibi. Buradan çıkardığım sonuca göre, onunla işbirliği yapan herkes, doğal olarak taşıdığı lanetten de nasibini alıyor demektir. Buna göre, İblis’le en çok veya topyekûn birlik olan Yahudiler olsa gerek ki, fert fert değil, kitle olarak lânete bulaşmışlar.”

    Benli: “Anladım, ama neden işbirliği?” diye sordu.

    Yaşlı ateşgidi; “Dünya kurulalı beri Yahudi toplumunun bir sıkıntısı var: Bu sıkıntı nüfus azlığı...” diye cevap verdi. Asrımızda bile, tüm dünyadaki Musevî sayısı yirmi milyonu bulmuyor demiştim hatırlarsan.”

    Genç Beluç; “Evet hatırlıyorum.” dedi. “On üç artı yedi… Yani yirmi milyon demiştiniz.”

    Mecusi bilgesi: “Bu insan azlığı, anladığım kadarıyla onları görülmemiş bir dayanışma içine sokmuş.” diye devam etti kaldığı yerden. “Bu dayanışma kültürü, sanki zaman içinde ilahi bir anlam kazanmış ve gide gide Yahudilerin genetik kodlarından biri hâline gelmiş. Biliyor musun, her Yahudi fert, yalnızca toplumu için dünyaya geliyor, yaşıyor ve ölüyor yani kimsenin kendine ait bir hayatı yoktur. Dünya çapındaki ünlü Yahudi şirketleri Rockafeller’in, Rotschildler’in, Rhodeslerin, Oppenhaimerlerin, J. P. Morgenlerin, Carnigelerin, Brontmanlar’ın ve diğerlerinin değil; aslında adını saydığım bu aileler söz konusu şirketler üzerinde toplum adına faaliyet gösteren birer bekçi gibidirler. Bu bekçiler, Yahudi toplumunun ırkî hasleti olan malî/finansal uzmanlığı paraya dönüştürerek kendi toplumlarının bekasını temin etmekle görevlidirler. Yahudiler şunu iyi biliyor ve diyorlar ki: ‘Madem ırkımızı korumamızı sağlamak için sayımız yetmez, öyleyse bir başka alanda güçlü olmalıyız.’ Bu da topyekûn bir güç olmalı…”

    Benli; “Yani ticarette...” diye sabırsızlandı.

    Bilge Mecusi: “Evet, ticarette, yani parayı ele geçirmede...” diye tasdikledi genç arkadaşını. “Bu, yeni bir anlayış değil. Tâ eski Mısır’dan beri bu böyle. Milli yaratıcının Yahudilere bahşettiği ırkî özelliğin gereği olarak bunlar, parayı yönetmeyi ve kendi tekellerinde toplamayı çok iyi bilmiş ve çağımıza gelirken dünyada dolaşan her on liranın dokuz küsur lirasına altı köşeli Davut mührünü basmışlar.”

    Benli, burada araya girip; “Kalan bir lirayı da diğer milletler paylaşıyorlar kendi aralarında öyle mi?” diye sordu.

    Bilge Mecusî; “Evet!” dedi. “Eski Mısır zamanında, Babil’de, Roma’da, eski İspanya ve Portugal’da ve Osmanlı’da olduğu gibi şimdi de Birleşik Krallık ya da onun adına Amerika’nın hâkim olduğu dünyada da bu gerçek değişmez. Evet, bu bir gerçek, ancak Yahudiler, bir başka şeyi de yaşayarak öğrenmiş. O da şu ki: Yahudi milletini ilelebet yaşatmak için sadece paranın gücü yetmemektedir. Bu güç bir yere kadar yararlı olmakta, fakat daima kılıcın karşısında çaresiz kalmaktadır. Bununla beraber, paranın bizatihi kendisini kazanmak ve korumak için de kılıca ihtiyaç vardır yani Yahudi halkında olmayan bir şeye, orduya... İşte burada Yahudi’nin işlek zekâsı yine kendini göstermiş ve onlar tarih boyunca kendilerini başka milletlere korutmuşlar.”

    Benli, sözün burasında hınzır hınzır gülerek; “Ne karşılığı?” diye sordu, ardından da; “Ben anladım!” der gibi başını salladı.

    Yaşlı Mecusi; “Tabii ki para karşılığı.” diye karşılık verdi.

    Benli; “Şimdi de süper güç Amerika’ya mı korutuyor?” diye sordu.

    Yaşlı Mecusî, kocaman bir limon dilimini çiğner gibi yüzünü buruşturdu: “Hani Amerika demeyecektik?” diye uyardı muhatabını. “Kafamızdan geçen Amerikan kavramının dille tarifi İngiliz olacak, karşımızdaki Amerika demişse, onu da majestenin ülkesi olarak anlayacaktık?”

    Benli, acul bir tepinmeyle ayağını yere vurdu: “Ah!” dedi. “Unuttum ama bundan sonra dediğiniz gibi olacak, ancak anlattıklarınızda yer yer gedik olmalı ki, ben bu hatayı yapabiliyorum hâlâ.”

    Mecusi; “Bu da doğru, ancak her şeyin bir sırası var.” dedi. “Basamak basamak tırmanacağız merdiveni değil mi?”

    Burada yaşlı Parsî konuşmasına bir süre ara verip mutat Mecusyan zikrini eda etti, ardından da: “Süper güç Amerika dedim ya konuşmamızın son cümlelerinin birinde...” dedi. “Tam yeri gelmişken bu konuyu biraz açmak istiyorum. Dünya tarihinde, günümüzden birkaç bin yıl geriye gidersek, o yıllarda da âleme nizam veren başat devletlere rastlıyoruz. Tıpkı şimdinin Amerika’sı gibi... Bunlar da zamanlarının süper güçleri olarak belli bir tarih diliminde uluslara egemen olup insani maceraya yön veriyorlar. Bu süper güçlerin ilki eski Mısırlılar... Zamanında Mısır imparatorları olan firavunlar, sanki birer yeryüzü tanrısı gibi saltanat sürüyor, zenginliğin ve ona bağlı hayatın en debdebelisini tadıyor ve bugün de parmak ısırtan ehramları yani Mısır piramitlerini inşa ediyorlar. Tabii ki, bununla beraber bir süper güç olarak çağlarındaki bütün uluslara söz geçirip herkesi hizaya sokuyorlar. Bu güçleri nereden geliyor biliyor musun?”

    Benli; “Bilemiyorum.” diye karşılık verdi. “Nereden?”

    Yaşlı adam; “O yıllarda Yahudiler, Mısır’da yaşadıkları ve firavunların himayesinde olduğu için süper güç hâli onlardan geliyor.” dedi. “Sonra... Gün geliyor, Mısır halkı ve devletiyle arası bozulan Yahudi halkını Musa Peygamber Kızıldeniz’i yarıp selamete yani Sina Çölü’ne çıkarıyor. Onlar tam kırk yıl çölde bıldırcın eti ve kudret helvası yiyerek altın buzağılara tapınırken, Mısır ne oluyor dersin?”

    Benli yine, “Bilemiyorum.” dedi. “Ne oluyor?”

    Bilge Mecusi “Koca Mısır çöküyor.” diye cevap verdi. “Yahudi ülkeyi terk ettikten sonra süper güç olma hâli, zavallı firavunların kucağında sönmüş bir balon olarak kalakalıyorlar.”

    “Vah zavallılar vah vah!”

    Bilge adam; “Yahudiler ise kırk yıllık Hali Sina serseriliğinden sonra altın buzağılarını eritip küçük parçalar hâlinde para keselerine doldurarak Babil’in yolunu tutuyorlar, sonra ne oluyor biliyor musun?” diye sordu.

    Benli; “Hayır bunu da bilmiyorum.” dedi.

    Mecusi; “Dünyanın yeni süper gücü belli oluyor.” diye karşılık verdi. “Bu güç Babil.”

    Benli burada; “Peki, ne zamana kadar?” diye sordu.

    Yaşlı adam; “Tabii ki Babil’den altın keselerini, ticarî bilgilerini ve en önemlisi malî genlerini ve dayanışma bilinçlerini alan Yahudilerin gittikleri yeni adresin doğumuna kadar.” dedi. “O yeni adres ise Roma... Kısa zaman sonra yeni süper güç kendini gösteriyor ve Roma İmparatorluğu doğuyor... Bir zaman sonra Yahudi toplumuna bir zorunlu göç yolu daha görünüyor; bu kez rota, İberik Yarımadası... O tarihten sonra İspanya’nın yenilmez armadasının dünya denizlerine hâkim olduğunu, kralın emrindeki coğrafyacıların gemilerle Amerika kıtasına ulaştıklarını ve dünyayı dolaştıklarını görüyoruz. Neredeyse o yıllarda tüm dünya İspanyol süper gücünün önünde diz çökmüş bir hâlde... Günümüzde bütün Güney Amerika kıtasının İberik dillerini konuşuyor olması, o yılların süper gücünün nişanesidir. Tabii ki, süper İspanya’nın da bir ömrü oluyor. Devleti ve halkıyla arası bozulan Yahudileri İspanyollar, filikalara bindirip Akdeniz’de ölüme terk ediyorlar. Yahudi ileri gelenlerinin “İmdat!” çığlıklarına, Akdeniz’in en doğusundan cevap geliyor; Osmanlı’dan… Osmanlı sultanı sırf vicdanî kaygılar ile tebaasının amansız denizcisi Kemal Reise haber edip: ‘Tiz gidesüz!” diyor. “Musa evlatlarını zalim İspanyol zulmünden ve Akdeniz’in azgın dalgaları arasında telef olmaktan kurtarasüz, sağ ve salimen memalik-i Osmanî’nin selametli topraklarından beğendikleri yere iskân edesüz. Bundan beri Musa oğulları tebaamdandır, herkes tarafından bilüne!’ Bu emr-ü ferman üzerine, Sefarad Yahudileri Akdeniz’den toplanıp Osmanlı topraklarına taşınıyor ve İzmir, İstanbul, Edirne ve ağırlıklı olarak Selanik’e yerleştiriliyorlar. Sonra ne oluyor dersin?”

    Benli konuyu tamamladı: “Ne olacak? O zamana kadar Osmanlı Devleti olarak bilinen Türk yurdu, kısa zamanda Osmanlı İmparatorluğu adını alarak dünyanın yeni süper gücü oluyor.” diyerek... “Öyle değil mi?”

    Yaşlı bilge; “Evet.” dedi. “Sultan İkinci Bayezid, bu davranışıyla ve büyük ihtimalle işin sırrını bilmeden devletinin süper güç olma yolunu açmıştı. Kendisinden sonra gelen oğlu Yavuz Selim ve Muhteşem Süleyman zamanında tam bir süper güç olan Osmanlı, dünyanın tamamında sözü dinlenen bir ülkeydi artık. Tabii ki bunun da bir sonu oldu, birkaç kuşak ya da yüz küsur yıl sonra Osmanlı topraklarında tedirgin olan Yahudilere yeniden yol göründü. Göç denklerini ve süper genlerini bir kez daha yükleyen Musa evlatlarının yol haritası bu kez Birleşik Krallığı gösteriyordu. Majesteyle aralarında bir mukavele imzalanıyordu. Bu sözleşme, Yahudilerin Britanya topraklarına serbestçe yerleşebileceğini beyan ediyordu. Yıl, bin altı yüz kırk sekiz/elli idi. Tabii ki, bu tarihten elli yıl sonra yani bin yedi yüz birde Yahudi sermayesi ile birlikte Musevî bilginlerin zekâsı, majesteye buhar makinesini hediye ediyor ve yeni süper güç iş başı yapıyordu. İşte, buhar gücünün başlattığı Sanayi Devrimi ile start alan bu süreç hâlâ günümüzde de devam etmektedir. Ve bunun adı Batı uygarlığıdır ya da Batının üstün teknolojik devri…”

    Benli, Mecusî’nin konuyu tamamlamasının ardından beyninin korteks kıvrımlarında şöyle bir seyran etti; kafasına takılan birkaç pürüzü gidermek arzusuyla öne doğruldu. Muhatabını soran gözlerle yarı beline kadar taradı, orada durup yukarı döndü; gözlerinin içine bakmaya çabaladı ama bunu beceremedi. Nedeni meçhul bir tedirginlikle bakışlarını rastgele bir yere sabitledi. Yaşlı bilgenin gözlerine kaçamak bir bakış atarak; “Şey,” dedi, “Neden Yahudiler, herhangi bir ulusu ya da devleti süper güç yapmanın ardından onlarla işbirliğini ilelebet sürdürerek orada kalmıyorlar da, bir süre sonra ülkeyi terk ediyor ve her şeye sil baştan başlıyorlar. Biraz garip geldi bu durum bana. Yoksa onların hobisi de arada bir süper güç yaratmak mı? Bir nevi çocuk oyunu gibi, olmadı yeni baştan… Ha?”

    Yaşlı Parsî belki de ilk kez güldü, sonra eriye eriye silindi; çok geçmeden peyke boş kalmıştı.

    Benli, bu arada olanları baştan sona kadar şaşkınlık içinde izlemişti. Gördüklerine inanası gelmedi hatta tedirgin oldu, buna korktu bile denilebilirdi. Karışık duygular içinde; “Üstat üstada!” diye bağırdı ancak sesini, o anda uzaklardan sökün eden o gizemli kervanın zil, çıngırak ve tongurdak sesleri boğdu. Çok geçmeden paslı bir matkap ucu gibi araya giren eşekarısı vızıltıları ise taş duvarlara çarpa çarpa kocamanlaştı ve küçük hücreyi lebalep doldurdu.

    **** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 62/…

    (……………………….)

    Yaşlı Mecusî bilge, buğulu sesiyle; “Hazır mısın?” diye sormuştu birdenbire.

    Benli onu; “Geldiniz mi?” diye karşı soruyla cevapladı ve nedense hiç şaşırmadı. “Sizi hepten gittiniz sanmış ve üzülmüştüm Allah sizi inandırsın.”

    Parsî; “Hiç gider miyim?” dedi. “En azından son sorduğun soruyu cevaplamadan asla!”

    Benli unutmuştu ne sorduğunu ama ortada karşılık bulmamış bir sorunun durduğunu da biliyordu. Sabırsızlığı bu yüzdendi: “Ee,” dedi. “O hâlde ne duruyorsunuz öyleyse yaşlı efendim? Cevaplayın, şu son sual her ne idiyse?””

    Bilge Mecusî, bir grip arkasından kesik kesik öksürerek balgamını temizlemeye çalışan hastalar gibi bir zaman oyalandı. Sonra yapışkanı yerinden sökmüş olmalı ki; “Musa evlatlarının sık sık ülke değiştirmesinin nedeni... Soru bu idi hatırlarsan.” diye girdi lâfa. “Tarihler gösteriyor ki, Yahudilerin ellerindeki sihirli değnekle bir ulusa dokunarak onların orta boy devletini süper güç yapmalarının ömrü ortalama yüz elli yıl.”

    Benli sabırsız gelinler gibi kıpırdadı; “Neden ki?” diye sordu.

    Yaşlı bilge “Nedeni şu ki evlat,” diye devam etti. “Yahudiler bir ülkeyi, o ülke insanının kaşına gözüne hayran olduklarından ya da halkına iyilik olsun diye güçlü yapmıyorlar.”

    Benli: “Tabii ki efendim” diye karşılık verdi. “Bu, gün gibi aşikâr...”

    Yaşlı adam devamla: “Onlar, kendi uluslarının bekası ve gelişmesi için bir başka ulusun nüfuz ve nüfus gücünden faydalanıyorlar.” dedi. “Ancak, yaratılan ortak değeri kardeş payı yapma cömertliğini gösterebilseler hiçbir sorun çıkmayacak. Fakat ne yazık ki, irsî Yahudi cimriliği buna imkân tanımıyor.”

    Benli cevabı bilen dinleyicilerin rahat sırıtışıyla; “Ya ne yapıyor?” diye sordu. “Heb bana, Rabbena misali mi yani?”

    Mecusi bilgesi; “Evet.” diye cevap verdi. “İki ulusun birlikteliğinin ilk elli yılının sonunda malî ve ticarî ağlarını ören Yahudi esnaf, tüccar ve sanayiciler kısa zamanda konuk oldukları ya da himaye gördükleri ülkenin en zenginleri oluyorlar.”

    Benli, “Peki, basıl sağlıyorlar bunu?” diye sordu.”

    Parsî; “Öncelikle diğer ülkelerdeki Yahudi mevkidaşlarıyla yaptıkları ithalat ve ihracat sayesinde.” dedi. “Ve bir de ülke içindeki ticari Yahudi dayanışması var. Bu gelişmeler, kaçınılmaz sonu oluşturuyor ve bir süre sonra ülke içindeki yerli unsurları bitiriyorlar.”

    Benli, kavramaya başladığı konuya katkı olsun diye; “Yani Yahudiler ile yerliler ters orantılı olarak pozitif ve negatif yönlerde pozisyon değiştiriyorlar.” diye saplama yaptı. “Öyle mi?”

     Bilge adam; “Aynen öyle.” diye karşılık verdi. “Bu arada devlet, gerçek bir süper güç olurken, geniş halk yığınları açlık ve sefalet içinde zengin Yahudi konaklarının çevresinde yutkuna yutkuna dolaşmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Ve gelsin ardından sosyal öfke! Çok geçmeden yoksullar, düşkünler, dilenciler ve işsizler çekilmez durumlarının müsebbibi olarak Yahudi toplumunu görmeye başlıyorlar. Yahudilerin ülkedeki yerleşimlerinin, ortalama yüz ellinci yılına gelinirken yerli halk: ‘Bu Yahudileri topyekûn kırmadan ya da ülkeden sürüp çıkarmadan bize rahat yüzü yok!’ fikrisabitine saplanıp kalıyor; ardından eyleme geçip varlıklı Yahudileri taciz etmeye hatta mallarını yağmalanmaya başlıyorlar. Bununla kalsalar iyi! Ne zaman ki devlet görevlileri de bu duruma göz yumuyorlar, işte o zaman olanlar oluyor. Yahudi ileri gelenleri: ‘Nihayet buradan da göç zamanı geldi.’ kararını verip kendilerine yeni bir süper güç namzedi aramaya başlıyorlar. Aradıklarını buldukları anda da göçü, küleği yüklenip yeni kozalarına doğru yola çıkıyorlar.”

     “Yani eski süper güç öldü, yaşasın yeni süper güç mü?”

     “Tamamen öyle!”        Benli, en son sorduğu sorunun cevabını almış olmanın verdiği beyinsel rahatlamayla memnun memnun gülümsedi. Ardından yan döndü, tam uyuyacaktı ki yaşlı Parsî; “Tarih boyunca bunun hep böyle olduğunu ve tekrarlana tekrarlana zamanımıza kadar geldiğini görüyoruz. Önce Mısır, ardından Babil, daha sonraları Roma, İspanya ve Osmanlı...” dedi. “Ancak bir istisna var. O istisna, tarih boyunca yaşanan süper güç deneyimlerinden ders çıkarıp yepyeni bir pozisyon ve strateji belirleyen tek süper güç… Yani süper güçler içinde en akıllı olanı...”

    Benli sözün burasında yeniden heyecanlanmıştı, bu heyecanla yeniden yaşlı Mecusi’den yana döndü. Merak içindeydi: “Kim o?” diye sordu, ancak beyni oldukça yorulmuştu; bu yüzden cevabı almaya fırsat bulamadı ve kayar gibi uyku moduna atlayıverdi.

    *** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 72/…

    (……………………………..)

    Sonra... Sonrasını hatırlamıyordu. Hatırlamadıkları arasında buraya nasıl geldiği de vardı ama beynindeki birkaç sorunun cevabını ölümüne merak ediyordu. Bu yüzden, ilk olarak, “Buraya nasıl geldim üstat?” diye sordu.

    Tahta peykesinin üzerinde tünemiş bir baykuş gibi oturan yaşlı Parsî; “Boş ver be evlat!” diye karşılık verdi. “Eğer yorgunsan, peykeye biraz uzan diyorum. Eğer açsan, başucunda kumanya paketi var.”

    Benli, “Yo yo!” diye mırıldandı, ne yorgunluk ne de açlık duyuyordu şu anda. Yalnızca hafif bir baş dönmesi… Ha, bir de ağzında nötr bir tat vardı; toz gibi, toprak gibi... Hatta gübre tadı gibi bir şey...

    Bu gibi konularda da tecrübe sahibi olma ihtimali olan yaşlı bilge; “Birkaç yudum su iç evlat.” dedi. “O zaman geçer.”

    İşte bunu yapabilirdi. Benli, peykenin başucundaki kumanya paketinin yanındaki pet şişeye doğru uzandı, aldı. Şişenin plastik kapağını birkaç döndürüşle açıp tepesine dikti ve yarısına kadar hiç ara vermeden içti.

    Yaşlı bilge, muzip bir ses tonuyla hücre arkadaşını, “Dur dur…” diye uyardı. “Az soluklan hele. Yudum yudum be evlat.”

    Benli, şişenin kapağını kapatırken etiketteki yazılanlardan belki de puntosu en küçük olan ibareyi okumadan geçememişti; kendi kendine: Made in England.” diye mırıldandı.

    Yaşlı Parsî, Benli’nin okuduğu şişenin üzerindeki ibareyi, “İngiliz malı…” diye Farisî’ye çevirdi. Sonra da müstehzi bir gülümsemeyle, “England, kendi küçük adasında halkına içireceği tatlı su bulmakta güçlük çekiyor ancak görüldüğü gibi su kültürü ve teknolojisi oldukça gelişkin. Baksana bizim suyumuzu bile şişeleyip tekrar bize satıyor.”

    Benli, kaşlarını çatarak; “Ne zamandan beri?” diye sordu.

    Yaşlı Parsî, yılların yorgunu olan yaşlı zihnini yokladı:

    Ateşgidi, gerilere doğru gitmeden önce kısa bir süre duraksadı, ardından; “İkinci cihan harbinden sonra majesteleri bir milat yaşadı.” dedi. “Ve bu milatla beraber onun royal devleti, yüzlerce yıllık anlayışını ve tüm planlarını değiştirme gereğini duydu.”

    Benli merakla, “Bu gereğin gereği olarak ne yaptı peki?” diye sordu.

    Yaşlı Mecusi, bu arada başında bir kovboy şapkası varmış gibi garip bir hareket yaparak, “Amerikan konseptini geliştirdi.” diye karşılık verdi. “Ve bunu dünyanın önüne tek seçenek olarak koydu: Ya seç, ya kurda yem ol!”

    “Kurt kimdi peki?”

    Benli’nin son sorusuna yaşlı adam; “Tabii ki Sovyetler Birliği” diye cevap verdi. “Ancak o kurdun sahibi de kendisiydi.”

    Benli, “Dur dur!” der gibi iki elini birden kaldırıp, “Felsefe yapma be üstat!” dedi şakacıktan. “Şu işe yeniden ve en son kaldığımız yerden başlasana...”

    Yaşlı Parsî kıs kıs güldü. Ardından amfisinde ders veren bir hoca gibi ciddileşti: “Nerede kalmıştık ki?” diye sordu. Ancak muhatabının cevabını beklemeden devam etti sözlerine: “Ha, Nazi Almanya’sı... Değil mi? Ya, Üçüncü Reich Cumhuriyeti’nde iplerin tamamını eline alan Hitler iki şeye inandırılmıştı. Bunlardan birincisi, Cermenlerin tanrısı, kendisini ilahi Cermen-Roma dünya devletini kurmak için göndermişti. İkincisi ise, söz konusu ilahi devletin saygın yurttaşları ve idarecileri olacak olan arıtılmış Aryanik soyun oluşmasında özürlülerin, hastalıklıların, Çingenelerin ve Yahudilerin negatif bir etkisi vardı. Bu negatif varlıklar süreci uzatıyor, hatta sekteye uğratıyorlardı; hele Yahudiler, yüzyıllardan beri yüce Cermen ırkının kanını emen tufeyli takımıydı. Bu durumda Hitler kararını katileştirdi ve bir sabah “Yakın hepsini!” diye komutunu verdi.

    Aslında bu sonuç da soylu majestenin, asil senaryosunun gereğiydi. Çünkü Almanların kendisi karşısında dikleşmesini sağlayan Yahudi sermayedarları İngiliz tarafına geçmeye/göçmeye nazlanıyor ve ayak sürüyorlardı. Ancak ateşle tanışınca çekirge sürüleri gibi yurtlarını terk etti ve majestenin sevgiyle (!) açılmış kucağına koştular. Böylece “süper güç” işverenleri tek elde toplanmış oluyordu. Geride kalıp da toplama kamplarında Nazi ateşiyle tanışanlarsa, süreçte yeri olmayan avami Yahudilerdi. Zaten onları da adaya taşımanın bir anlamı yoktu çünkü ülkeye yük olacaklardı. Ama Almanya’da da kalmamaları gerekiyordu. Bu yüzden majeste de, Hitler’den bir dikiş önce aynı emri vermiş ve kıtadaki saklı adamlarına; “Yaktırın onları Hitler’e!” diye buyurmuştu. “Yanan yansın, yanmaktan kurtulabilenlerin yönünü de Orta Doğu’ya çevirin. Mesela Türkiye’ye...”

    Plan tutmuştu. Hitler, delirmiş gibi kerametini kendinden menkul sanıp majestenin senaryosunu hayata geçirdi ve ülkedeki tüm Eşkenazları kaçırdı, göçürdü ve çok az bir kısmını da fırınlara gönderdi. Ancak iş işten geçtikten sonra galiba oyuna geldiğini anladı. Ya da kendisinin asıl rakibinin majeste olduğunun farkına vardı. Veya Birinci Cihan Harbi’nde yarım kalan kozların paylaşılmasının tam zamanı olduğunu düşündü. Bunun üzerine harekete geçti, Almanya’nın kuzeybatısındaki orta boy adasında kapana kısılmış, havuç fırsatçısı dişlek bir tavşan gibi duran majeste ve halkını boğmak için tüm gücüyle üstlerine yüklendi. Führer’den: “Tek bir İngiliz’in sağ kalmasını istemiyorum.” talimatını alan Reich ordusu, bir haftada adanın altını üstüne getirdi. Ama henüz iş bitmemişti; bir de Cermenlerin diğer kolu, üstelik majestenin doğal müttefiki Franklar vardı. Onlar da haritadan ve yeryüzünden silinmeli ki, tanrısal mirasın tek varisi olarak Almanlar kalmalıydı. Tabii, kıyı Cemreni olan Frankların ülkesi Fransa, Nazi ordusuna ada Anglo-Saksonları kadar bile dayanamadı ve topuyla tüfeğiyle birkaç gün zarfında yok oldu. Şimdi sıra Ostpolitik’e yani doğu politikasının ta imparatorluk zamanından kalma ideallerini gerçekleştirmeye gelmişti. Osmanlı kalıntılarına yönelmeden önce ufak bir hesap daha vardı. Bu eski bir hesaptı. Kıta Cermenlerinin yıllar önce, Lenin aracılığıyla el koydukları Romanof Çarlığı’nın yeni sakini Sovyetler’in asıl efendileriyle yani Almanlarla tanışma vakti gelmişti. Hitler’e göre, asıl hesaplaşmadan önce bu küçük iş listeden çıkartılmalıydı. Hem bu arada, Büyük Cermen planını küçük aklıyla hasıraltı etme cüretini gösteren posbıyıklı, Gürcü orijinli sözde çelik adama yani Stalin’e de adi bir plastik olduğunun gösterilmesi gerekiyordu.

    Hitler, Sovyetler’e yöneldiğinde ise yeraltına çekilen majestenin derin devleti önüne dökülen saçına bakıp kendisini; “Nerede yanlış yaptık?” sigasına çekiyordu. İşte bu otokritiğin sonunda majeste, üç yüz elli, hatta dört yüzyıldır uyguladığı derin devlet politikasını değiştirmeye karar vermişti. Çünkü yenilmem sandığı büyük gücüne rağmen, ne yazık ki ülke bir haftada çökmüştü. Bunun nedenlerinden biri de orta boy bir adada meskûn olmaktı. Ki, ada bir süper güç için en kötü mekândı. Majeste bunu yeni anlamıştı, öyleyse derin devlet adadan çıkıp herhangi bir kıtaya yerleşmeliydi. Bu bir... İkincisine gelince: Dört yüz yıl içinde, ürettiği tüm senaryolarında esas oğlan olarak İngilizler, kendileri oynamışlardı. Bu hâl, doğal olarak dünya kamuoyunda majesteyi ve devletini antipatik yapıyor ve hedef hâline getiriyordu; öyleyse yeni dönemde bu durum giderilmeliydi. Nasıl mı? Bundan böyle İngiltere, dünyadaki tüm politik oyunlardan çekilecek, kendi hâlinde bir ada devleti olarak sessiz sedasız yaşayacaktı ya da kendisini öyle lanse edecekti. Bu arada, göze batacak herhangi bir tutum ve davranışı olmayacaktı. Hatta hayatını, eski ideallerinden caymış, halim selim bir ülke ve halk olarak sürdürecekti. Tüm bunlar, majestik krallık idealinden vazgeçme anlamı taşımıyordu elbette. Hatta söz konusu ideale ulaşmak sırasında olabilecek her türlü yol kazasını tâ baştan bertaraf etme anlamı taşıyordu. Ki bu sinsilik, tam majesteye yakışır bir tilkilikti...

    İşte zurna burada zırt diyordu. Çünkü ezeli ideali gerçekleştirecek bir oyuncu gerekiyordu. Bundan kolay ne vardı, nasıl olsa dünyanın yarısı “Commonwealth” adı altında İngiliz Milleti sayılmıyor muydu? Evet. İşte, İngiliz sayılan bu ırklardan biri seçilir, majestik derin devlet de seçilen bu yeni yere taşınır ve yeni konsept işletilmeye başlanırdı. Peki, nere olabilirdi, New Age’in esas oğlanı?

    Derin dünyanın senaryo kurucuları arasında, aranan ülke; “Avustralya olabilir mi?” diye soruldu.

    Orası için; “Hayır olamaz.” dendi. “Çünkü nüfusu az; ayrıca, dünyadan çok kopuk bir kıta. Kıta bile değil, büyükçe bir ada...”

    Bu kez; “Kanada olabilir mi?” diye soruldu.

    “Yo, o da olamaz şimdilik.” cevabını verdi majeste. “Çünkü hem nüfusu az, hem de iklim şartları elvermez. İleride belki…”

    “Hindistan’a ne dersiniz ekselans?” diye soruldu.

    Majeste, orası için de, “Henüz hazır değil.” diye karşılık verdi.

    Son olarak, “Ya Birleşik Devletler?” diye soruldu.

    Majeste, memnuniyetle kafasını sallayarak; “Evet, orası çok uygun.” diye cevap verdi. Ardından da emretti: “Hemen harekete geçilsin. Beyler, derin devletimi Washington’a taşıyın ve derhal Birleşik Devletler’i dünya kamuoyu nezdinde kahraman yapacak bir savaş planlayın. Bu savaşın sonunda hem Birleşik Devletler Süpermen olsun, hem de Reich Cumhuriyeti sonsuza dek mirastan pay istemeyecek şekilde iğdiş edilsin.”

    “Derhal majeste!” denildi. “Normandiya çıkarmasına ne dersiniz?”

    Majeste, bu öneriye, “Harika olur.” dedi ve Buckingham Sarayına yatmaya gitti.

    Bu konuşmanın ardından büyük savaşa katılmaya ikna edilen Birleşik Devletler, tarih sahnesine süper güç olarak çıkma adımını atmış oluyordu. Ancak malum olduğu üzere, süper güç olmanın bir şartı vardı. O şartta Yahudiler ile ortak payda idi.

    İşte, majeste bu sırrı çözmüştü. O, belki de bu sırrı çözen ilk süper güç hükümdarıydı. Bu yüzden: “Krallığımın 1648’den beri Musa evlatlarıyla imzaladığı ortaklık mukavelesi, yaşadığımız bu savaşla bozulmuş değildir.” diye duyurdu. “Aksine daha da pekişmiştir. Bize göre topraklarımızda yaşayan Musevilerin güvenliği, kendi ulusumuzun emniyetinden daha önceliklidir. Bu nedenle bütün Yahudileri sağlık selamet içinde yenidünyaya taşımaya karar verdik.”

    Belki de tarihte ilk kez Yahudiler, hangi toplumu süper güç yapacaklarına kendileri değil, bir önceki süper güç olan İngiltere karar veriyor ve Amerika’yı işaret ediyordu. Ya da majeste, ince bir planla süper güç çekirdeğini sol cebinden sağ cebine geçiriyordu. Sonuçta Yahudiler için şu millet, bu ulus önemli değildi, mühim olan kendi güvenlikleri ve bekalarıydı. Ki, bunu da saygıdeğer majesteleri olabildiğince sağlıyordu. Hatta evcik oynar gibi madem devletçik oynamak istiyorlardı. Onun da kolayı vardı. Majeste, Yahudi ileri gelenlerine; “Bu arada size, bir küçük devlet bile sağlayabilirim.” diyordu. Ne âlâ!

    Sonunda her şey majestik senaryoya uygun olarak gelişti ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeni süper güç işbaşı yaptı: Birleşik Devletler… Onunla birlikte yeni majestik plan, elli yıllık bir zaman dilimi için yani iki bine kadar dünyanın nasıl olacağını belirledi. İki binden sonrası kurulacak dünya için ise majestenin derin devletinin akil adamları, Washington kentinin loş odalarında, örneğin Pentagon’da çalışmaya başlamışlardı bile. Dünya asla senaryosuz kalmazdı.

    *** 

  • AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285

    BÖLÜM: 74/…

    (……………………………………)

    Benli oldukça heyecanlı sayılırdı. Kızaran gözlerini kırpıştırarak, karşı peykede ve her zamanki hâliyle oturan yaşlı Parsî’ye bakıyordu: “İmamı gördüm düşümde.” dedi. “Ankara’daymış.”

    Yaşlı bilge Mecusi; “Evet, o yıllarda Irak’tan ayrılmıştı ve sürgün hayatına Türkiye’de devam ediyordu.” diye açıklama yaptı. “Fakat orada güvende olamayacağını anlayınca, bazı dostlarının tavsiyesine uyarak Fransa’ya geçti.”

    Benli merak içinde; “Kimdi bu dostlar?” diye sordu.

    Yaşlı Mecusi, bir süre durup düşündü ve ardından bilge bir eda ile hafifçe tebessüm etti: “Sen de tanırsın onları.” dedi. “İncir sarısı bir adamla kestane kumralı bir başka adam.”

    Bu tarif üzerine Benli, ensesini uzun uzun kaşıdı: “Tanırım.” dedi muzipçe. “Ulus heykelinin dibindeydiler ve anlamadığım bir lisanda konuşuyorlardı.”

    Yaşlı Parsî, incir sarısı ile kestane kumralının konuştukları lisanı; “Ya Almanca ya da Fransızca…” diye açıkladı.

    Benli, “Yine mi?” diyerek kafasını, bıkkınlıkla iki yana salladı.

    Mecusi, “Yine…” diye karşılık verdi. “Şansölye, kaldığı yerden yeniden başlıyordu. Ama bu kez, daha akıllı davrandığı muhakkaktı.”

    Benli, bu sırada belli belirsiz duymaya başladığı katar çıngıraklarının sesini bastırmak için güzelavrat kesesine uzandı; aralarından iki dal çekip ağzına attı ve yavaş yavaş çiğnemeye başladı.

                Anlatmasına devam eden yaşlı Mecusi’nin sesi birden gürleşmişti: “İkinci Harbin sonunda majeste, Almanya konusunda küçük bir hesap hatası yapmıştı.” diyordu. “Ama bu küçük hata, harpten otuz sene sonra heyula heybetiyle karşısına dikiliyordu. Bu arada, majestenin hatası, yalnızca Almanya için değil, Japonya için de geçerliydi.”

    Benli, onun aksine alçak bir sesle; “Neydi bu hesap hatası?” diye sordu.

    “Harbin ardından majeste, bir daha ayaklanmasınlar düşüncesiyle bu iki ülkenin ordularını terhis etmişti. Böylece onları, askeri güçten yoksun bırakacaktı. Ancak Alman derin devleti, başta BND gizli servisi olmak üzere, derin ideallerinden vazgeçmiş değildi; bu yüzden, Hans amcalar, yeni durumu çabucak lehlerine çevirmeyi bildiler. Orduya ve silahlanmaya harcanacak bir kalem olmadığı için bütçelerinin tamamını ülkenin kalkınması için seferber ettiler. Çok değil, on beş sene sonra da savaş öncesindeki seviyelerini yakalamayı başardılar. Hatta ülkedeki işgücünü karşılamak için başka ülkelerden işçi bile ithal ettiler. Bu çalışkan ve ucuz işçiler, Alman kalkınmasını on yıl gibi kısa bir sürede mucizeye dönüştürmüşlerdi bile. O yıllarda şansölye, derin koridorlarda: ‘God, bizim kuzenlerden razı olsun.’ diye diye dolaşıyordu. Nedenini soranlara da şu karşılığı veriyordu: ‘Niye olacak cancağızım, bizi silahsızlandırarak Alman mucizesinin yaratılmasına ve askeri ordudan daha güçlü bir polis ordusunun kurulmasına fırsat verdiler. Şimdi her şeye kaldığımız yerden başlıyoruz. Royal Cermenler, ilahî mirastan vazgeçecek değillerdi ya! Zaten buna tanrı da izin vermez.’ Ee, haklıydı tabii… İşte, bu günlerde majestik derinlikte de derin bir telaş vardı. Kıta Cermenlerinin ikinci dirilişine tanık olan majeste, kafasında daha ehven bir planı şekillendiriyordu: ‘Ne yazık ki, bizim amcalarla iki dünya savaşı yaptık. Ama onlar, her seferinde yenilmiş olmalarına rağmen, yirmi beş, otuz senede bir simurg kuşu gibi küllerinden yeniden doğdular ve karşımıza dikildiler. Şimdi yine aynı durumdalar ve eski inatlarından da vazgeçecek gibi görünmüyorlar. Bu durumda, üçüncü bir dünya savaşının işaretleri görülmeye başladı. Ancak böyle bir savaşı göze alamayız, çünkü bu hepimizin sonu olur. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü… Artık elimizde nükleer bombalar var. Bir önceki savaşta, Japonya’da patlayarak çarpışmayı bitiren bu önlenemez güç, bundan sonraki patlamasında şaka yapmaz ve dünyayı bitirir. Fakat söz konusu atomik güç bizde var; Almanlar, henüz buna sahip değil. Şu anda Almanların nükleer güce sahip olmamaları, hiç sahip olmayacakları anlamına gelmiyor. Unutmamalıyız ki, ilk atom bombasının planları Führer’in karargâhında yapılmıştı. Neyse ki Führer’in planlarını, Von Braun’un ırkdaşı Yahudilerle bizim tarafımıza geçmeye ikna edilmesiyle çökertmiştik. Yoksa ilk bombalar Nagazaki ve Hiroşima’da değil, Londra ve Glasgow’da patlayacaktı.”

     “Ne yapmamızı önerirsiniz majeste?”

    “Tek yol amcalarla anlaşmak. Çare yok, şu inatçı şansölye ile anlaşacağız.”

    “Peki, bu anlaşma ne karşılığında olacak?”

    “Mesela, Avrupa’yı tümden onlara bırakabiliriz. Bu arada, Fransızları da gözetmen ortak olarak başlarına diker ve dizginlenemez hırslarını sürekli kontrolümüz altında tutabiliriz.”

    “Bu durumda, Avrupa Birleşik Devletleri’nin kuruluşu için verdiğiniz karar hayırlı olsun ekselans!”

    Ancak bir zaman sonra majeste şöyle demek zorunda kalabilirdi: “Avrupa, bizim amcalara az gelir. Onun üstüne de, zaten neredeyse tamamı Fransa, Belçika ve Hollandalılara ait olan kara kıta Afrika’yı teklif ederiz. Bu durumda, hayır demez ve teklifimizin üzerine atlarlar. Dünyanın geri kalan kısmı da şimdilik bize yeter: Kuzey Amerika, Asya ve Okyanusya… Ha, bir de Güney Amerika kıtası var ki, onun geleceğini İspanyol ve Portekizlilerle konuşmamız icap etmektedir. Ancak her iki İberik’in de, oturup bizimle pazarlık yapacak güçleri yoktur; ne dersek kabul edeceklerdir. Aslında onlara, Alman Avrupa devletinde gelişkin bir birey olmak yeter de artar bile. Bu arada, Lizbon ve Madrit’e biraz yabancı sermaye akıtın da garibanlar gelişsinler. Ha, bolca boğa göndermeyi de unutmayın. Boğa güreşlerini de dünya kamuoyuna duyurun. Turistler, arenalara akın etsin.”

    ***

    Teşekkür edenler (2)hakimbeyaz Yafesin_Torunu
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .