DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber
DerinDunya Sözlük açıldı! Sizlerin de katılımını bekliyoruz...

DerinForum'da İLK HİKAYE: Sessiz Ses

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 285
Kategori Diğer

 

SESSİZ SES / Ahmet YOZGAT

            “……………değil miyim?” diyor insanın tüylerini diken diken eden bir sessiz ses. Başını duyamıyorum. Yanımdaki başı sarıklı, sırtında boz baranisi, bir bulut gibi üzerine bürülü, kolları ve ayaklarıyla iki kere bağdaş kurmuş olan gri şeffaflık, ayağıma basmış olmalı tam o sırada. Bu yüzden, henüz elime tutuşturulmamış olan kafa kâğıdım, doğum yerim ve doğum tarihim bir acıyor ki… Şehla bakıyorum hatta şaşı da olabilirim, şaşkınım zira bir şeffaf adama bir kendime bakıyorum; “Ben neden üryanım ki?” diyesim geçiyor içimden lakin o zamana kadar konuşamadığım bir lisanın “A” harfiyle başlayan sayfalarından ödünç sözcükler devşirerek susuyorum. Belki de susmayı öğrenmeliyim evvela, ardından konuşma gelir nasılsa çünkü suskunluk değildir ebedi olan, konuşmak olmadığı gibi; ebediyet bir başkasına ait olmalı diye düşünüyorum. Peki kime? İnsanın tüylerini diken diken edene sesin sahibine mi mesela? Bu ne? Yani sonunda “?” işareti olan şey?” Bir soru olmalı fakat soru da ne demek? Evet; ilk öğrendiğim şey bu, yani soru… Sorunun soru olduğu nasıl bilinir o halde? Tabii ki ikiziyle ancak bu ikiz zıt olmalı; siyahla beyaz gibi… Siyah ne peki, ya beyaz? Sıcaklıkla soğukluk gibi bir şey mi? Sıcak, soğuk ha! Onlar da ne peki? Belki? Sorular sorular sorular… Akıp geçiyor alnacımdan, alnımı döve döve… Keşke öğrenmeseydim pişmanlığı içinde sırtım ürperiyor, buz gibi oluyor iki kürek aram; döşümse fırına düşmüş kaz gibi kızarıyor. Birbirinin düşmanı iki duygu içinde kaldınız mı hiç; -benimki de soru mu şimdi- nereden bileceksiniz, siz, varla yok arasında olmalsınız daha hatta  nazarımda yoksunuz. Eğer varsanız ses verin o hâlde. Bekliyorum, kulaklarım kabarıyor ancak hiçbir şey duyamıyorum, gelmiyor bana sesiniz. Gelemez ki zira bende olmayan bir şey sizde de yok şu an; hepimiz sessiziz zira ses diye bir şey de yok henüz. Of! Başım çatlıyor, doğum sancıları çeker gibiyim, beynim kendime gebe, rahmim büyüdükçe büyüyor, içim kımıl kımıl, derunumda bir şeyler var ya da ben öyle sanıyorum; işte; bu yüzden, var sayın ki buhranlar deryasında sörf tahtasındayım. Bir o yana, bir bu yana savruluyorum.

Az ötemde bir adam var. Hatırladım bu ilk gördüğüm sarıklı Adam… Adamın başı büyük harfli, bin elif miktarınca... Vücudu daha yeni yoğrulmuş üç yüz altmış meridyen arası “vadi ül beşer toprağı”ndan; bu sebeple, burnuma nisanda balçık kokusu geliyor. Yanağında, alnında, boynunda, memelerinin üzerinde, yan böğründe parmak izleri var adamın benek benek ve ışıklı. O da üryan bencileyin. Yanından yöresinden kanlı sarı mayiler sızmakta, yeni doğmuş gibi... “Ben doğmadım ki…” diyor. “Anam yok benim, babam da... Anasız babasız  tek Adam’ım ben.” Sonra o Adam, yanındaki bir başka adamı işaret ediyor; “Aha bu da babasız…” diyor. “İkimiz anasız ve babasız iki tek insanız!”

Bu arada, bir kere daha; “Ben…………………..?” diyor o, insanın tüylerini diken diken eden sessiz ses. Herkes duyuyor bunu lakin yine kaçırıyorum ben. O sırada koca kafam, önümdeki  iki adamla meşgul ya… Biri anasız “ol”muş, diğeri babasız... Ya ben kimim ve nasılım? Anasız olamam, babasız da zira biliyorum beynimin hazine sandığında babama dair “sıfır bir” numaralı, anama ait “sıfır sıfır bir” nolu belgelerin var olduğu hissiyatı içindeyim. O hâlde ulaşmalıyım o dökümana, belki ilk önce resimlerine muttali olurum anamla babamın. Bu düşünceyle, geri dönüyor ve düşünceme kaçıyorum. Ondan sonra ara baba ara! Yok yok yok… On üzeri otuz üç tane belge içinde, on üzeri kırk üç zaman harcıyorum; yine ulaşamıyorum aradıklarıma. Yok oğlu yoklar!

İçerden duyuyorum; “Merhaba oğlum.” diyerek yanıma yaklaşıyor bir adam dışarıdan.” Ben, senin babanım.”

Fırlayıp çıkıyor ve bakıyorum mel mel... Ne babam mı?  Peki, nereden tanıyacağım ki bu mavi gözlü adamı? Babammış. Olabilir. Ancak onu önceden tanıyabilmemin imkânı mı var sanki? Ne gezer? Yani doğru mu söylüyor, yanlış mı? Onu da bilmiyorum. Başım dönüyor zira babamı içerde ararken dışarıda buldum daha doğrusu karşımdaki adam, sakin ve sessiz; “Ben senin babanım evlat!” diyor. Bırak suretini, kokusunu bile tanımıyorum adamın, nereden bilebilirim ki sahiden babam olduğunu?! Cık bilemem… Bunu, bilse bilse sadece bir kişi,  anam bilir; “Anne!” diye bağırasım geliyor o an, ağzım sudan çıkmış balık gibi açılıp açılıp  kapanıyor. Sesim yok ki çıksın ancak o an içimdeki tüm nefesi absorbe ediyor “Büyük Patlama”nın çekim gücü. İşte, bundan dolayı dönmede başım; fırıl fırıl fırıldak misali… Sağa, sola saldırıyor ve tutunacak bir yer arıyorum. Çevremde ne bir atom, ne bir molekül ve ne de herhangi bir madde…

Gri baranisine bürünmüş oturan anasız-babasız, başı büyük harfli Adam, analı ve babasız genç ve babam olduğunu iddia eden biri, ben ve o sırada karanlıklardan doğan yeni yeni tipler yani hepimiz bir boşluk mekânındayız. Yer namevcut ama olsa bile ayaklarımız yok ki yere bassın. Hoş, ayaklarımız olsa da basacak yer yok ya… Bir adamın babası ve anası, öteki adamın anası yokmuş çok mu sanki? Bu durumda, sihirli bir yel esse; “Ben, senin babanım diyen adamın kolundan tutup kendine çekse. Ben de tek başıma kalakalsam olmayan mekânın sıfır zamanında tıpkı diğer iki adam gibi… Belki mutluluk öyle olmada. Cık, onları mutlu eden yalnızlık bana yaramaz kanısına kapılıyor ve bu düşüncemden vazgeçiyorum; dalıyorum bir başka eflatun sisin arasına: Bu arada, anam da çıkıp gelse; “Biliyor musun evlat?” deyiverse diyesim var nedense. Ona cevap olarak; “Neyi biliyor muyum?” diyesimse ardından gelse anam olacak kadının; belki o zaman rahatlarım, en azından sığınacağım sıcak bir kucak ya da rahim bulur dehşetten kurtulurum.

İşte, nihayet geliyor ve diyor; “Benim de senin annen olduğumu biliyor musun diyorum.”

Şaşa kalıyorum; “Öyle misin sahiden hanımefendi?” diyor gibi hissediyorum kendimi.

“He ya oğlum.” Diye karşılık veriyor galiba bir görünüp bir kaybolan ak saçlı, şeffaf hanım: “Yaylada, koyun sağmadan gelirken doğuracağım ya seni.”

Anam olacak kadının dedikleri karşısında artı şaşkın ve bir o kadar sevinçli bir şekildeyim ancak ona nasıl yansıtacağım ki bu duygumu? Hiçbir bilgim yok! Tek bildiğim yansıtmak için hâli vakti yerinde bir surete gereksinimim var. Maalesef şu anda ne gözüm, ne ağzım ve ne yüzümün var olduğunu biliyorum. Bunca bilmediğim şeyler arasında bir de; “Doğurmak da, ne demek anne?” desem ne çıkardı ki? Hiç. Aha da deyivermiştim galiba.

Meğer o da bilmiyormuş; daha önce hiçbir çocuğu doğurmamış ki hatta hamile bile kaldığını hatırlamıyordu annem olacak kadın. Onunkisi de bir başka sessiz duyguymuş işte, hüzünlü... O an; “Görüyor musun, kadının kafasını da karıştırdım.” diye geçiriyordum galiba içimden. Mamafih, sisler arasında ilerleyen bir çöl kervanı gibi geliyor kendime içimden geçirdiklerim. Bunalıyorum; ağzıma gözüme kumlar doluyor, ekşimtrak bir deve bevli kokusu duyacağım fakat bir burnum olsa! Maalesef... Ya varsa? Kolaçan etmeliyim suretimdeki burun nahiyemi; evet derhal ellemeliyim üst dudağımın üzerini... Ellerim! Ellerim nerde benim be? Ah; ellerim olsa burnumu da ağzımı da kulaklarımı da kontrol eder neyin ne olduğunu şekillendirir ilaveten etrafımda arsız bir balçık seli gibi akan ve bu arada beni de beraberinde sürükleyen kozmik bulamacın zamksı yapışkanlığından korunabilirim ama yok ki. Olmalı! Ellerim yoksa biri bana el olur, ayak olur, yardım eder… Kim peki? O an; “Anne!” diye dehşetli bir çığlık atasım geliyor bu duyguyla; hâlâ, akvaryumdan dışa düşmüş bir balık gibi açıyorum ağzımı; sessiz ve nefessiz… Yapayalnız ve kimsesizim. Ne kötü duygular bunlar! Ah!

Bir kez daha sarsılıyor her şey. O, insanın tüylerini diken diken eden sesin; “………… Rabbiniz…………” kısmını duyuyorum yalnızca bu kez.

Zamksı sel içinde, ta arkalarda bir yerde kalan annem, bana endişeyle bakıyor ve ilerilerde bir başka yeri işaret ediyor sonra parmağını kulağına götürüyor; galiba “Duydun mu duydun mu?” diye soruyor.

Bir şeyi ilk kez keşfetmenin heyecanı içinde; “Evet evet…” diyorum; bu kez, benim sesim de çıkıyor olabildiğince. Bir kez daha deneme niyetindeyim; “Evet evet!” diye diye çırpınıyorum. Çın çın yankılanıyor evetlerim. İşte, kendi sesimi, daha doğrusu bir gerçeklik olarak bizatihi sesi, o zaman tanıyorum. “Demek ki ses bu imiş ha?” diye düşünüyorum. Ya öncekiler? Ses değil, düşünce … Ama anlaşılmaya ve anlaşmaya en az ses kadar yarıyor. İşte; o, insanın tüylerini diken diken eden sessiz cümleyi bütünüyle duyuyorum şimdi de; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyor, insanı ve evreni bir sahip bulmanın huzurlu sükûnetini taşıra taşıra.

Ben de huzura eriyorum ve coşkun bir su fışkırması gibi dökülüyor ağzımdan, bir; “Evet!” daha... Söylediğim ilk, söyleyeceğim en haz verici sözcük bu olsa gerek. Ondan sonra durmadan tekrar ediyorum; “Evet evet evet…” Etrafımdaki her şey, açılan ağızlarıyla çığlık çığlığalar: “Evet, evet, evet…”

*** 

Teşekkür edenler (1)nevres

Yorumlar

  • SerdarTopuz_SerdarTopuz_ Gönderiler: 451
    Bir hanımefendi diyor ki; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
    Güzel bir kızdım.
    Dünür gelmeye başladılar.
    Biri avukatmış.
    Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.
    Nişanlandık.
    Nişanlımı seviyordum.
    Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
    Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
    (Ayşe'nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyor muş) dediler.
    Alt üst oldum.
    Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…
    Yıkıldım.
    Nişanı atıp, ayrıldık.
    Aradan 5 yıl geçti.
    Evlenmiştim,
    Bir de çocuğum olmuştu.
    1924 yılıydı.
    Artık ülkemiz özgürdü.
    Bir gün Beyoğlu'nda rastladım ona.
    Oğlum yanımdaydı.
    Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.
    Saygı göstererek durdu önümde.
    Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
    Olur, dedim.
    Bir büroya girdik.
    Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
    İçeride yardımcıları çalışıyordu.
    Siz gerçekten avukat mısınız, dedim.
    Evet, dedi.
    Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.
    Durdu, başı öne eğildi.
    Beni affedin,dedi.
    İstanbul işgal altındaydı,
    Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
    Her şeyi didik didik arıyorlardı.
    Biz de Anadolu'ya ,Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
    Bu ülke için hayati bir işti.
    Bunu size bile söyleyemezdim...
    BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.
    (alıntıdır)
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .