DerinDunya Haber Açıldı! Sizleri de bekliyoruz : DerinDunya Haber

Papa'nın Milleti ve Atatürk'ün Mektubu

AhmetYozgatAhmetYozgat Gönderiler: 2603. Derece
Mayıs 6 düzenlendi Kategori DERİNDUNYA MAKALELERİ
Papa'nın Milleti ve Atatürk'ün Mektubu
Yusuf Kemal BOZOK 

2017 yılı, Mart’ın son haftasında, Avrupa Birliği Antlaşmasının, Roma’da temellerinin atılmasının 60. seneyi devriyesinde bir tören oldu; aynı şehirde. Bu sebeple AB liderleri oradaydı yani İtalya’nın başşehrinde.
Biliyorsunuz Roma, iki ülkeye başkentlik yapmakta; İtalya’ya ve Vatikan’a. Hatta Vatikan, başkent olmasının yanında bizatihi devlet. Yani Papalık demek devlet içinde devlet anlamına da gelmekte… Bu arada Papa demek, aynı zamanda Katolik Dini demek… Fakat Avrupa Hıristiyanlarını hepsi, Katolikliğe intisap etmiş değil. Aralarında Luteryan Protestanlığına mensup olanlar da bulunmakta; Anglikanist inancına sahip olanlar ve Ortodokslar da var.
Olsun: Yukarıda sözünü ettiğimiz 27 zevat, hazır İtalya'dalar… Roma’da da buluşmuşken, kaçırmamaları gerek mübarek fırsatı, değil mi? Kaçırmadılar da zaten...
Avrupa lider takımı, Katolizm’in yeryüzündeki en büyük Papazı anlamına gelen ‘Kutsal Peder Papa’larıyla da bir araya geldiler. Ve muhtemelen, ‘havadan sudan’ konuştular. Bu cümleyi “Eften-Püften” anlamamalısınız; elbette ‘Hava ve Su’ hayatın temel taşları olarak varlar arzda. Bu itibarla Papa Francesco, Papalık Sarayında gerçekleşen görüşmede, hayatın tam da ortasından kelam etti yani havadan, sudan: ‘ AB’nin, bugün karşı karşıya olduğu krizleri yenebilmesi için kendisini sorgulaması gerekli…’ dedi. Üstelik AB’ne üye olmayan Vatikan Tanrı Devleti adına.
Aynı hafta içerisinde Erdoğan; ‘AB üyesi ülkeler Vatikan’da buluştular. Papa, ne zamandır Avrupa Birliği üyelisi?’ diye verdi haberi ve sordu. Ardından da; ‘Haçlı İttifakı kendini, önünde sonunda gösterdi.’ diyerek, nihai yorumunu yaptı Türk devleti adına. Hatta; ‘Siz, Türkiye’yi Müslüman olduğu için Birliğe almıyorsunuz.’ diyerek tüm meseleyi özetledi. Hatta ardından da; “Siz Nazistsiniz be!” demeyi de unutmadı. Dinleyenlerin aklına hemen şu gelmiş olmalı: “Bu retorik koparttı ipi! Bundan sonra alacakları varsa da almazlar bu Nazi’ler… Hitler kızdı çünkü!”
Erdoğan, bu konuşmadan birkaç gün önce katıldığı bir televizyon programında da soru üzerine, işaret fişeğini çakmıştı: ’16 Nisan’dan sonra Avrupa Birliği ile ile ilgili sürpriz kararlar alabiliriz…’ mealindeki cevabıyla. Bu arada, şunu da unutmayalım: 2016’nın ortalarında Almanya ile müstakbel krizin ilk işaretleriyle beraber, yıl sonunda AB’ye girip girmeme meselesini halk oylamasına götürebileceklerini…’ haykırmaktan çekinmemişti Sn. C.Başkanı. Hatta bu beyanat üzerine Avrupa’da bir telaşa neden olduğu da akıllarda…
Kutsal kitabımız, dünya beşeriyetinin kavim kavim yaratıldığının haberini verdiğini gibi aynı Yaratıcı’nın buyruğuyla bir başka hakikatin de altını çizdiğinin farkındayız: Küfür, tek millettir. Kavim kavim olsa da ayrı ırklar halinde farklı genetiği taşıyarak ayrı dili konuşsa da savaşlarla çizilmiş başka başka hudutların çerçevelediği devletlerin halkları olarak yaşasa da ayrı mezheplerin bağlıları ve hatta ayrı dinlerin-inançların müntesibi olsa da tek millettir. Ve altı çizilesi kelam olarak da; ‘Üstelik tek millet olduğunun da farkındadır.’ diyebiliriz. “Bunun için de tek millet olmanın gereğini her yerde yapar…”
Elbette, gerçeğin üstünü örtmeyen ve salt hakikate inanlar olarak ‘ Müminler’ de tek ümmettir. Lakin gerçeği perdeleyen küfür, Ümmetin gözlerini perdelemede de çok başarılı olduğunu göstererek ‘Ümmet yekpareliği’ni bozabilmekte. İşte! ‘Vah Vah!’ edilesi realite budur tarihte de günümüzde de de… Ama neden?
Elbette ırk olarak; dil, meşrep, siyasalite ve devlet olarak gerek küfür ve gerekse ümmet parçalı bir yapı arzedebilir. Kavim kavim yaratılma esprisinin gereği olarak tabii ki. Ancak bu durum gerek küfrü ve gerekse müminatı, tek millet ve tek ümmet olmaktan alıkoyamaz. Eğer başlarında bir kösem, bir kılavuz ya da lider, önder varsa. İşte, o kılavuz, gerektiğinde parçalı gibi duran küfrü, ‘tek millet’ haline getirebilir. Ve o merkez Vatikan’dır ve de Papa’dır. Ümmetin kılavuzu ise Hilafet ve Halife olmalı doğal olarak. Ne yazık ki bugün, hem de Tanrı ve bir dünya devleti olarak Vatikan var ama Hilafet merkezi yok; Papa hayatta lakin Halife vefat etmiş durumda.
Ya da soralım: Hakikaten bir Hilafet merkezi yok mu, Halife öldü mü?
Efendim! Bu soruların cevabı olarak; ‘Yok ve öldü!’ sözcükleri kullanılamaz. ‘Hilafet yok; Halife hayatta değil!’ demek diyeni çarpar; diyenin mensup olduğu milleti tüm ideallerinden soğutur ve tarihini iflas ettirir, istikbalini karartır. Hatta söz konusu milleti, yeryüzünden siler; devletinin kapısını ilelebet kapatır. Bu tespit, günümüzün gerçeği değil; sadece: 90 yıl öncesinin de hakikatiydi. Ama isteyerek ama istemeyerek; daha doğrusu bir kısmı zil takıp oynayarak, bir bölümüde içi kan ağlayarak, Cumhuriyet’in kurucu babaları ‘Halifeliğin ilgası’ na karar verdiklerinde meseleye son noktayı koymuş olamadılar. ‘Hileyi Şeriye’ yoluna saparak, kaldırır göründükleri makamın bedenini ortadan yok ederken, ruhunu sakladılar. ‘Gün gelir, lazım olur!’ düşüncesiyle… Allahualem! Nereye mi? Tabii ki Meclis’in şahsı manevisine ve o maneviyatta ‘mündemiç’ hale koydular yani bir bakıma “banka kasasında sır ettiler.” Peki, ne zamana kadar?
***
Hatırlayın! Yazının girişinde ne demişti Sn. Cumhurbaşkanı, Roma’da toplanan 27 AB liderinin Vatikan Apostolik sarayında el pençe divan durdukları kıyamlarını ve orada dini bir otorite olarak ‘sınıf başkanlığı’ yapan Papa Frances’e işaret ederek hatta doğrudan onları hedef alıp; ‘Siz, Türkiye’yi Müslüman olduğu için AB’ye almazsınız…’ Ya da alamazsınız çünkü Vatikan, buna müsaade etmez; topunuzu ‘Aforoz’ eder de tarihteki Kutsal Roma İmparatorluğunun anlı şanlı kralı Şarlman’ın durumuna düşer de “eşekten düşmüşe” dönersiniz . O durumda, affedilmek için Apostoloik Sarayında kabul etmez Papa sizi. İsviçre Alpleri’ndeki yazlık sarayının kapısına ‘yalınayak’ getirir ve orada günlerce bekletir. Kandırmayın âlemi! Dün, dün de kalmış değil’ bugün dahi dünün aynısıdır… Hristiyan Teolojisinde, değişmedi ya din ve din içerisindeTanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak ‘Papa’ ve ‘kul’un pozisyonu. Dün ne ise bugün de aynısı…
Üst paragrafta Erdoğan’ın başlattığı cümleyi, alıp ‘mahallede çekişme’ jargonuna döndüren fakir, ne anlatıyorum ve kime anlatıyorum ki? Havan boş; keşke su olsa da onu dövseydim…
O halde… ?
Bugün, Apostolik Sarayında içtimaya geçtikten sonra 27 AB’li ülke liderlerinden biri, densizlik edip; ‘Evet! Bay Erdoğan… Sizi ve ülkenizi; Müslüman olduğunuz için AB’ye alamayız!’ dese… Bununla kalmasa; ‘Var mı diyeceğin?! Keyif bizim değil mi? Sen kendini keyf kahyası mı zannediyorsun!?’ Bu retorik, o densiz adamla kalmasa; 27 liderin, 27’si birden, koroya katılsa ve aynı sözü tekrar etse… Bilahare, bir deklarasyon yazıp bassalar imzayı. Böyle bir durumda ne diyebilir Türkiye? Hiç!
Erdoğan, diyeceğini dedi; üstelik muhataplarını, ‘Nazistlik ve Faşistlik’le itham edip en sinir bozucu kavramları kullanarak suçladı… Fakir, bu makalesinde Şarlman’ı da işin içine katarak bir paragraf ölçüsünde ‘Mahalle dili’ kullandım. Şimdi varsayalım: 27’de bir oranında, Birlikten’de sivri bir dil yükseldi. Ki zaman zaman yükselmişti de… Akabinde 27 ülkeyi temsilen liderlerin alayı, bu aykırı koroya katıldı. Ardından da Papa, söz aldı: ‘Papalık tarihinin, 1096’da Peder Urbanus’tan başlatılan ‘Haçlı İttifak’ı geleneğini ben de tekrarladım. Ve görüldüğü üzere, kefereyi Tek Millet haline de getirdim şükür! Kurdum son Haçlı İttifakını…’ diyerek durumu cümle aleme ilan etti. Bu durumda, en zor soru: Ne yapacak Türkiye? Ne yapacak Erdoğan ve Devlet ve Hükümet? Bu sorunun cevabı var mı? Eğer olmasaydı; Erdoğan bu şiddette basmazdı, Avrupalı burnu büyüklerin damarına /damarlarına.
Yine yukarıda bahis mevzu televizyon programında; ’16 Nisan’dan sonra AB ile ilgili, bir takım kararlar alabiliriz.’ cümlesi, ne anlama gelir ki? Tabi, kendine güvenen, ciddi bir hazırlığın habercisi olmalı. Fakat neyin? Bilmiyoruz, bu yazının yazıldığı saatte, yayınlandığı günlerde ise henüz söz konusu hazırlığın ortaya döküleceğinin erken olduğunu varsaymak durumundayız. Ki makalenin son bölümüde yazılmış olsun.
Üst paragrafta ‘en zor soru’ olarak kayda geçtiğimiz hususun sonundaki suali şöyle tekrar etsek, “O durumda ne yapacak milletimiz ve ne edecek ümmet?” Yukarıda bunun muadili olan soruya muhatap olan, genel anlamda devletin ne diyebileceğini kestiremedik. Çünkü Ankara’nın elindeki kozların ne olduğunu bilmiyoruz. Fakirin tek bildiği; bir yılı geçkin bir süre önce kaleme almış olduğumuz, ‘Mesih Geldi, Ankara’da Dinleniyor!’ makalemizin muhtevasındaki koz olmalı… O kozu dasomut anlamda, bizzat ellemiş değilim haddizatında. Eldeki argümanlara basa basa ilerleyişin, varıp dayandığı müspet bir tahmindi bizimkisi de… Ondan ötesi yok! Yo, bir daha var aslında. Ne mi? İzahını yazının sonuna bırakarak kaldığı yerden devam ettirelim makaleyi…
Fakat! Milletin elindeki kozların hepsini, tek tek biliyoruz çünkü bizde o milletin bir evladıyız. Bu hususta millet, lafı eğip bükmüyor ve ‘dümdük’ söylüyor: ’17 Nisan itibarıyla al bir plesibit kararı daha ve sor millete: Bir; Halifeliğin ilgasıyla ilgili kanunu kaldıralım mı? Ve zaten Meclisin, şahsı manevisinde saklı olan Hilafeti ve Hailfeliği yeniden getirtelim mi Mısır’dan İstanbul’a. Zaten, kanal İstanbul’la oluşturduğum tarihi kısmı, özerk bir Hilafet Devleti’ne dönüştürelim mi? İki: Ayasofya’yı müze yapan metni/ emri yırtıp atarak, Koca Fatih’in vakfının kapısındaki kilidi kıralım mı? Tamı tamına; işte böyle diyor halk. Ve dergâhta bargaht, çarşıda pazarda, evde kahvehanede, gazetede televizyonda; ‘Al referandum kararını ve sor bize… Haydi sor sor!’
‘Başımıza iş açmayalım o zaman!? Ya AB yaptırım uygularsa… 6. Filosuyla, 16. Filosuyla üzerimize saldırırsa… İncirlik’ten uçak kaldırırsa… -sa, sa sa…’ Bu sözler içimizdeki pimpirikli, 15 Temmuz’da miadı dolmuş olan gafil ve hainlerin vırvırı… Önemli mi? Değil! Zaten, referandum da elleri alıştı tayfanın; yine ‘Hayır!’ basacaklardır. Bastıklarıyla kalırlar.
***
Gelelim en önemli hususa: Ümmetin başsız bir gövde gibi bırakılmasının vicdan azabını çekip çekmediğini bilmediğimiz, Cumhuriyet’in kurucu babalarının geride bıraktıkları vasiyetnamelerden en önemlisine: Evet, M. K. Atatürk’ün şu ünlü mektubundan söz edeceğiz.
Bilindiği gibi kamuoyunda, yıllardır varlığı ve muhtevası konusunda çeşitli iddialar ileri sürülen bir mektuptan söz edilmekte. Aslında buna, bir vasiyet demek daha doğrudur. İddiaya göre, Atatürk, Cumhuriyetin kuruluşunun ellinci yılında ya da bir diğer iddiaya göre, kendi ölümünün üzerinden elli yıl geçince açıklanmak niyetiyle bir mektup yazma kararı aldı. Ölümünden iki ay önce Dolmabahçe’ye Beyoğlu 6. Noteri’ni çağırttı. Ve ona bir kendi el yazısıyla yazığı vasiyet metnini tasdikletti: “Bu mektup, elli yıl sonra açıklansın!” diye vasiyet etti.

İki ay sonra 10 Kasım yaşandı ve Atatürk vefat etti. Bunun üzerine, vasiyet gündeme geldi: Üç yerinden kırmızı bal mumu dökülüp mühürlenmiş olan büyük zarf, vafattan18 gün sonra, 28 Kasım 1938’de Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından, salonda hazır bulunan resmi bir heyet huzurunda açıldı. İddialara göre, mühürlü büyük zarfın içinden, bir başka zarf daha çıktı. İşte, bu vasiyet zarfı, mahkemece kayıt altına alındı. Ve Ziraat Bankası’nın gizli kasalarından birine kondu. Kasanın, gününden önce açılmasını engellemek maksadı ile kapısı, kaynaklandı.

Verilen mühlet doldu ve 1988 yılında, mektubun açılma vakti geldi. Devrin idarecileri, Kenan Evren ile Turgut Özal tarafından mektup açıldı ve okundu. Ancak ülkenin henüz, mektupta/vasiyette yazılanlara hazır olmadığı şeklinde bir kararla içerik kamuoyuna açıklanmadı. Vasiyetin, gizliliği yirmi beş sene uzatıldı. 2013’te açılmak üzere tekrar yerine iade edildi.
O günlerde, mektuptan haberdar olanlar ve açılma gününü bekleyenler, merak etti ve akıbet sordular Kenan Evren’e. O, böyle bir mektup olmadığını söyledi önce. Ve ardından varlığını kabul etmek zorunda kaldı. Lakin içeriğin, önemli bir şey olmadığını söyleyerek, konuyu geçiştirdi. Atlamadan: Bu vasiyeti, 1958’de Adnan Menderes de öğrenmişti. “Siz, isterseniz Hilafet’i bile geri getirebilirsiniz!” cümlesini de bu nedenle söyledi iddiası yaygındır.

Atatürk’ün gizli vasiyetinin açıklanması için beklenen süre dolup da kimseden ses çıkmayınca, konuyu takip eden bazı insanlar tarafından, bu kez konu, mahkemeye taşındı. 2005’te Atatürk’ün gizli vasiyeti iddiası, mahkeme gündemine getirildi. Lakin mahkeme, “Davacıların iddia ettiği gibi bir vasiyetnamenin varlığı sübuta ermediği…” gerekçesiyle davacıların talep ve davasının reddine karar verdi.

Bunun üzerine, Atatürk’ün ölümünden bugüne kadar tartışılan ve varlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve devletin bazı yetkilileri tarafından yalanlanan, söz konusu “Atatürk’ün gizli vasiyeti” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi/AİHM’ taşındı. Uluslararası mahkeme, kırk sayfadan oluşan 17820/07 sayı-tarihli dilekçeyi kabul etti. Konu, şimdi Strasburg’da.
Bu noktada en önemli soru şu: Vasiyette ne yazmaktaydı? Mesela muhtevada Hilafet Meslesi var mıydı? Evet! Konuyla ilgilenen araştırmacıların iddiasına göre, Vasiyetin içerdiği konulardan biri de Hilafet’ti. Ve Atatürk, Hilafet’in bir sülale ve kişi üzerinden yürütülemeyeceğini yazmıştı mektubuna. Ona göre Hilafet’e tekrar hayatiyet kazandırılmalı fakat bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak formatlanmalıydı. İşte durum bu!
***
Konuyu devam ettirelim: Bazı özel istihbaratlara dayanarak yapılan iddialara göre, 1942 yılında, bizzat İnönü tarafından kasalar açılar açıldı ve vasiyetin içeriğine bakıldı. Benzeri bir başka bir iddiaya göre, 1980 yılında yapılan darbenin amaçlarından biri de Tarihi Vasiyet’in açıklanmasını önlemekti. Bu bağlamda, 10 Kasım. 1988’de Kenan Evren’in vasiyetnameyi açıp eski Türkçe’den yeni Türkçe’ye tercüme ettirdiği, okuduğu da iddialar arasında. Sonra da ulaşılaması zor düşüncesiyle Genel Kurmay Harp Tarihi Stratejik Ekipler Dairesi Başkanlığına bizzat saklanması üzere verdiği de yaygın iddialar arasında bulunmakta.

Bu arada, gizlenen vasiyette neler olduğu üzerine yapılan iddialara da bir bakmak gerekirse: Dendiğine göre, Türkiye bir petrol denizi üzerinde oturmakta… Atatürk, Türkiye’de yok denilen petrol sahalarını tek tek ve açık adresleriyle birlikte belirtmişti. Yataklar derindeydi ancak çok önemli bir rezervdi.
Vasiyette yer bulduğu iddia edilen bir başka konu da Türkiye Demokratik Osmanlı Cumhuriyetler birliğiydi. Buna göre Atatürk, devletin ileride “Demokratik Osmanlı Cumhuriyetleri” şemsiyesi atında, İslam ve Türk dünyasını toplanacağını öngörmüştü.
***
Son söz olarak: Bir kez daha doldu vakit ve yıl, 2013 oldu. Ama yine işlem yapılmadı. Kim hala ne beklemekte? Yetkililerin, 16 Nisan’dan sonra yapacakları ilk işin, Atatürk’ün Vasiyetnamesini açarak, mutevasını son noktasına kadar açıklamak olmalı. Böylece ülkenin gireceği yeni dönemdeki yol haritası da çizilmiş ve resmi bir arka plan bulunmuş olacaktır. Eğer, vakit şimdi değilse ne zman? Birisi cevap versin…
***

Yorumlar

  • GüneyKutbuGüneyKutbu Gönderiler: 2193. Derece
    Ağzına sağlık ağabey. Vakit geldi de geçiyor bile. Şu vasiyet hayırlısı ile açıklansa ve bunu da bizzat CHP li ve en katı Atatürkçüler yapsa ne güzel olurdu değil mi. 
  • Mehmet Akif SancaktarMehmet Akif Sancaktar Gönderiler: 1323. Derece
    Açıklansın tabi. Ancak kimse bildiğinden şaşmaz zannımca. Öyle demek istemedi yorumlarından geçilmez o zihniyetin hastalarınca. Ve nihayet bu vasiyet sihirli formüller içerir mi ki. Devlet reisleri görmüş ve kamufle etmiş. Ertelemis. Hazır değilmişiz. Bu kadar asağilanma olmaz be kardeşim. Ayıptır.
    Teşekkür edenler (3)BiKarınca FenomenKUARK BAMSI_BEYREK
  • SarıçiçekSarıçiçek Gönderiler: 292. Derece
    Açıklansın abi de idareyi semadan yere indirdik diyen bir insanın halifeliğin geri getirilmesi ile ilgili bir vasiyet yazacağını zannetmiyorum. Öyle olsaydı o vasiyeti çoktan kaybederlerdi. Allahu alem. 
    Teşekkür edenler (1)BiKarınca
  • AzerAzer Gönderiler: 3293. Derece
    hocam ata turk sahsen iyi biliyordu kimin kim oldugunu ve osmanlinin butun vasiyet ve mektublari kendisinde variydi,ve hepsini birlesdirib nerde ne oldugunu ve ne yapmag lazim oldugunu vasiyetmi maslahatmi hepsini toparliyib yazmisdir ve yahut kimlerese okuturmus ve nesilden nesile aktariliyordur en guvenli bilgiler beyinde saklanir,yani bir sekilde gunumuze gelib salamat cikmisdir zanimca, ismet inonu ve judik generaleri sasirmak icin bir vasiyeti devletin kasasina emanet etdi,bile bileki o vasiyetin akibeti nolucak,bence asil vasiyeti baskalarina emanet etmisdir ve okumasi gereken insanlar okumusdur ve okunacakdir,millete aciklanmasininda vakti gelince aciklanacakdir,bu konu hakda cok seyler yazmak olar amaki en dogrusunu Alim olan ALLAH bilir diyorum
    Teşekkür edenler (2)Mehmet Akif Sancaktar BiKarınca
  • FenomenKUARKFenomenKUARK Gönderiler: 843. Derece
    Ağustos 14 düzenlendi
    Ilgililere Soruyorum, Mektup gercek ise vefattan 50 yil sonra dahi niye acilmamistir. Ataturk bile yillaaar onceden petrol denizinin uzerinde yuzdugumuzu bilir. Dogalgaz kuyularinin uzeri kapatiliyor haberleri uzun zamandir piyasada iken! Nasil bir devlet politikasi mantiksizliginin urunu olarak bu vatandas dunyanin en pahali benzinini yillarca kullanmaya zorlanmistir? Bizde mi refahin artmasi icin Padisahliga donup Prens kavgalarina sahit olalim ne dersiniz!
    Teşekkür edenler (1)BiKarınca
  • FenomenKUARKFenomenKUARK Gönderiler: 843. Derece
    Ağustos 14 düzenlendi
    Bu halde mektubun yillardir lozanin gizli maddeleri var midir, yok mudur sorularinada cevap niteliginde oldugu ve Misaki Milli opsiyonel bir sinir zaferi olarak bakar isek. Daha once bir yazimda petrol ve dogalgaz satisina bagimli bir gelirleri olan islek yerdeki Iran,i saymaz Rusya, Arabistan'in GSMH'sinin daha fazla artmasi icin 100 yillik kerkuk petrolunden vazgectigimiz gercegini de es gecer isek. "LAKIN" savasi kazanip Milli Mudafaada verdigimiz onca Aziz sehidimizden sonra, egerki Islam cografasinda birlik beraberlige katkisi olacak hilafet makamindan batililasmamiz icin gecici olarak tedavulden kaldirilmasini kabul ettigimiz. Ve ortadoguda olan butun savaslarin sonuclarinda bu anlasmanin etkileri kesin ise hezimet, zafer mi oldugunu bir kez daha uzerinde el vijdan diyerek tartismak gerekmektedir! Saygilar.
    Teşekkür edenler (1)BiKarınca
  • Cengizhan_29Cengizhan_29 Gönderiler: 3343. Derece
    Ahmet abi İn ağzına sağlık. ..
    Diyerek kendisine bir soru soralım. .

    Brezilya ve türkiyenin İran in uranyum zenginleştirmek için abd ile yaptığı anlaşmanın ödülü olarak turkiye ye kuzey Pars bölgesinden ilk defa yabancı bi güç e petrol çıkarma ve satma yetkisi verildigi..

    dogrumudur. .
  • Cengizhan_29Cengizhan_29 Gönderiler: 3343. Derece
    Atatürk un gizli mirası vardır. .açık landigi zaman en büyük darbeyi chp yiyecek. .
  • Cengizhan_29Cengizhan_29 Gönderiler: 3343. Derece
    En son Abdullah gül ve Erdoğan a sunuldu. .
    2013 yılında ..Benim duyduğum 10 yıl daha açıklanması uzatıldı diye..

    Dönüşüm lu halifelik olayını Suudi Arabistan ve İran in kabul ettiginide söylüyor lar..

    Doğrusu varmı bilmiyorum. .
  • AzerAzer Gönderiler: 3293. Derece
    dunyada sayili insan gizli vasiyet, miras, gerceyini bilecek, vasiyet ve miras hep vardi zaten sadece zirhlari farkli olmusdur
Yorum yapmak içinOturum Açın yada Kayıt Olun .